Gördüm, Beğendim, Paylaştım


Çağlar Solak
Ege Üniversitesi
Sosyal Psikoloji Doktora Öğr.

Geçtiğimiz günlerde dünyanın güç merkezinin, yani Batının, «yüce» vicdanını sızlatan iki fotoğraf karesi ekranlarımızı epeyce meşgul etti. Biri, savaştan kaçma yolunda can veren bir çocuğun kıyıya vuran bedeninin fotoğrafı; diğeriyse açlıktan kemikleri meydana çıkmış bir kutup ayısının fotoğrafı. Biri insanın, diğeri tabiatın içten içe kan kaybettiğinin görsel kanıtı niteliğinde. İki fotoğraf da telefon ya da bilgisayar ekranından gözlerimize, oradan kaygı, üzüntü, öfke ve sair duygularımıza temas etti. İnsanlık nasıl bu hale gelmişti, dünya nereye gidiyordu, bu savaş ve yıkım dolu günler ne zaman son bulacaktı? En çok da kıyıya vuran o çocuğa üzüldük, ağladık; hatta o fotoğrafın servis edilmesinin ardından kimi Batılı hükümetler daha fazla sığınmacıyı ülkelerine almayı kabul ettiler, falan filan…

Peki, bir şeyler değişmiş miydi? Tek bir fotoğraf karesiyle daha vicdanlı, adil, duyarlı insanlar hâline mi gelmiştik? Mesela, Suriyeli çocukları, restoranımızdaki müşterileri rahatsız ettikleri için dövmeyecek miydik artık ya da varil bombalarının altında hâlâ yanan Suriye’deki çocuklar da uykularımızı kaçıracak mıydı veya Afrika kıtasının her yerinde hâlâ süren sömürgeciliğin bizlere armağan ettiği aç ve susuz çocuk bedenlerine de bakışlarımızı çevirecek miydik veyahut da kendi sokağımızda, apartmanımızda, iş yerimizde daha yardımsever biri mi olacaktık? Tabii bütün bunlar, önümüzdeki ekranda beliren retweet, like, vs. simgesinin üzerine parmağımızın ucunu usulca dokundurduktan hemen sonra olacak şeyler. O sihirli dokunuştan sonra dünya, eski dünya değil mi acaba?

* *

Görselin (fotoğraf–video) anlamı hakkındaki sosyolojik, psikolojik, felsefi akıl yürütmeler bu yüzyılın sosyal biliminin merkezinde yer almalı bana kalırsa. Modern insanın görselle ilişkisi ve davranışlarının görselden nasıl etkilendiği gibi meselelere dair araştırmalar henüz çağın hızına yetişebilmiş değil. Psikoloji tarihinin ağır tuğlaları sayılan teorilerin, günümüz insan–teknoloji düzeninde geçerliliklerini ne derece koruduğu sorusu, üzerinde düşünülme ihtiyacı giderek artan bir soru. Binlerce kilometre ötedeki insanlarla görüntülü konuşabilen, tanıdığı kişilerin gündelik hayatına ekran sayesinde anbean şahit olabilen, izlediği TV programına saniyede mesaj iletebilen, sanal ve yapay kimliklerle binlerce insanı odasında oturduğu yerden peşine takabilen insanın sosyal davranışlarının, kimliklerinin, psikopatolojisinin, benlik algısı ve değerinin inşası ve içeriği, bundan on beş yıl önceki hâliyle ne kadar benzerdir? Bir yaşında tablet bağımlısı, yedi yaşında sosyal medyaya dahil olan çocukların, bildiğimiz gelişim teorilerine meydan okuyuşlarına ise hiç girmiyorum. İnternet ve görselin beraberce insanın dikkat, algı, duygu, anlam ve kimlik dünyasını neredeyse tamamen ele geçirdiği, diğer bir ifadeyle internet ve görselin benliğin tüm harcını sağladığı bir devirde yaşıyoruz. Bu devir, çevrimiçi benlikler devri.

Çevrimiçi benliğin en karakteristik özellikleri arasında, eyleme ve gerçeğe dair yanılgılı bir algı dikkat çekiyor. Şöyle ki; çevrimiçi ya da sanal dünyanın sınırları içerisinde gösterdiği herhangi bir tepkinin gerçek dünyadaki eyleme tekabül ettiği veya gerçeğin en iyi temsilcisinin çevrimiçi içerik olduğu yanılgısı, modern insanın en temel yanılgısı halini almış durumda. Öte yandan duyguları ise çevrimiçi gerçekliğin ve eylemlerin güdümünde, kolayca manipüle edilebilir ve etki altına alınabilir. Bizler, önümüze gelen bir deri bir kemik kalmış kutup ayısı fotoğrafı ya da kıyıda cansız yatan çocuk fotoğrafı karşısında sahici duygular yaşarken ve çevrimiçi eylemler repertuarı içerisinde bir şeyler yaparak bu duygularımızı dinginleştirirken, asıl gerçeklik gözümüzden gayet kolay kaçıyor veya ustaca kaçırılıyor. Bu noktada sorumluluğu küreselleşme, kapitalizm, emperyalizm, vb. kavramlara yükleyen alışıldık tutumdan uzak durmaya çalıştığımı vurgulamak isterim. Bütün bunların günümüz insanının zihnini şekillendirmede pekâlâ payı vardır; fakat ben modern insanın gündelik davranışlarının makro sistemler ve ideolojilerden çok teknolojiden, yani hemen yanı başındaki, cebindeki aletten etkilendiği kanaatindeyim.

Çevrimiçi eylemler arasında başı çekenlerse hiç kuşkusuz, görselin beğenildiğinin bir simgeyle ifade edilmesi ve ekranlar dünyasında yaygınlaştırılması. Ve her iki eylem için de birer saniye yeterli. Bundan sonrası sıradaki ve sıradaki görsellerin değerlendirilmesi şeklinde uzayıp gidiyor. Yani buranın tanrısı bir bakıma hızdan başkası değil. Ancak böylesi bir hız, insanın algısal kapasitesi göz önüne alındığında, kaçınılmaz olarak bir illüzyona yol açıyor; illüzyon çoğu zaman gerçekliğin yerini alıyor. Üzüntü, sevinç, öfke, aşk, nefret, milliyetçilik, dindarlık, her türlü ideoloji ve duygu çevrimiçi dünyaya sokulduğunda hız tanrısı tarafından yeni bir anlama büründürülüyor ve bu hâliyle beğenilebilir–paylaşılabilir bir biçim alıyor. Yeri yurdu ekran olan bu biçim üzerinden gerçekleştirilen eylem, dönüp bir kez daha duyguya etki ediyor. Böylece, feci şekilde can vermiş mültecilerin görsellerinin milyonlarca insan tarafından paylaşılmış ve altına hızlıca yorum bırakılmış olması, herkesin–hepimizin vicdanı rahat bir şekilde gündelik hayatını sürdürmesini sağlıyor; lakin görselin bolca paylaşılması, acının da paylaşıldığını gerçekçi bir yansıması diyebilir miyiz?

Kimilerine göre bu görsellik devri pek çok fırsat da sunuyor. Haksızlık, adaletsizlik, zulüm ve baskının dünyanın her yerinde görselleştirilerek tüm insanlığın önüne serilmesi imkânı var artık. Hepimiz yanımızdan ayırmadığımız muhteşem aletlerle her an, her şeyi kaydetme ve milyonlarca insana ulaştırma şansına sahibiz. Bu durum «kötü»nün cesaretini kırmada etkili mi diye sorarken, diğer yandan, acaba bu da mı çevrimiçi eylemler arasında yerini alıyor diye düşünmeden edemiyorum. Bizler için acı ve zulüm içeren bir görseli kaydedip paylaşmak, o görsele sebep olan koşulları ve düzeni değiştirmeye çalışmaktan daha mı elzem yoksa?

Haydi, şimdi bu yazıyı da paylaşın, tabii «beğendiyseniz». Ve sıradaki…