Göreli Zaman ve İnsan


Mehmet Karasu
Arş. Gör.

Günümüze hâkim olan zaman anlayışının izlerini Antik Çağ’a, Lucius Annaeus Seneca’nın

Başlayan Her Şey Biter

sözüne kadar götürülebiliriz ve hatta belki de daha gerilere. Zaman anlayışlarını çizgisel ve döngüsel olarak incelemek pek çok açıdan işimizi kolaylaştırabilir, elbette bu kategorilerin sınırlılıklarını bilerek.

Çizgisel zaman anlayışının en temel özelliği ilerlemeci bir dokuya sahip olmasıdır. İlerleme fikri kendi içerisinde ‘ideal’e ulaşma alt metnini barındırır ve dolayısıyla normatif bir yapıya sahiptir. Eğer bir yerde kural yani yasa varsa yasak da kendiliğinden ortaya çıkar. Yasa ve yasakların bireyi sınırlayıcı tutumu, zamanın çizgisel formunun kabulüyle entelektüel düzlemde meşrulaşır. Belki de bu duruma entelektüel faşizm demek de uygun düşebilir. Ayrıca zamanı bir çizgi üzerinde art arda meydana gelen olaylar dizisinin akışı olarak kabul etmek, anlama-yorumlama faaliyetlerini nedensellik ilkesi temelinde gerçekleştiren modern bilimler adına pek çok yönden işlevsel olabilir ve fakat bir hat üzerinde akan zaman kabulünü yaşamın diğer bütün alanlarına genellemek bazı açılardan bizi yanıltabilir ve dolayısıyla hayatı kavrarken hayal kırıklığına uğratabilir.

Döngüsel zaman anlayışında ise başlayan her şey bitmez, değişir ve dönüşür. Hint kültürü döngüsel zamanın izlerini en verimli yakalayabileceğimiz zengin bir havza. Zamanın döngüsel kabulünde geçmiş ve gelecek, şimdinin içine gizlenmiş bir biçimde bize yüzüne gösterir ve aslında geçmiş-şimdi-gelecek gibi üçlü bir sınıflama, zihnin bir kurgusundan ibaret olarak değerlendirilebilir. Şimdi’nin içinde geçmiş ve gelecek de varsa, zaman aslında sadece bir nokta gibi olan bir ‘an’dır. Belki de bu bakımdan Prof. Ahmet İnam’a göre zaman, bizim acizliğimizden doğar. Döngüsel zaman anlayışında ilerlemeci bir evren tasavvuru yoktur. İlerleme tasavvurunun olmayışı tutku ve hormonlarımızı bir ‘an’ dahi olsa paranteze alıp hayatı seyretmeyi mümkün kıldığı için ‘iyi’ yaşanmış bir hayatı tecrübe etmeye olanak tanıyabilir.

İnsanlığın kendi dışında olanları cinsiyetleştirme eğiliminin pratik yansımalarını pek çok yerde görebiliriz. Örneğin Güneş eril, Ay dişil; keza gök eril, toprak dişil kabul edilir. Değişebilir olan, döngüsel olan, zarif olan dişil; keskin olan, çizgisel olan, sert olan erildir. Bu bakımdan biçimsel olarak çizgisel zaman fallusla, döngüsel zaman vulva ile sembolize edilir.

Zaman
çizgisel formda öğrenilir, döngüsel olarak yaşanır
ve fakat ikisi de değildir.

İnsan zihni zaman-mekânla sınırlanmıştır. Dikkat ederseniz, zaman ve mekân şeklinde değil, zaman-mekân olarak yazmayı tercih ettim. Zira aradaki ‘ve’ bağlacı iki ayrı ‘şey’e gönderme yapıyor. Oysaki biri olmaksızın diğerinin var olamayacağı bir yapıda iki ayrı varlığın oluşundan söz etmek hatalı çıkarımlara sebep olabilir. Bunun yanında mekânın özelde maddenin ve hatta daha da derinde hareketin (titreşimin) zamanı var kılan önemli bir değişken olduğunu biliyoruz ve bu durum modern zamanlarda sıklığı artarak devam eden bilinç yarılmalarının hızını daha da artırabilir. Hareket-zaman arasında ilginç bir bağ vardır ve hareket arttıkça zaman yavaşlıyormuş gibi algılanır, diğer bir deyişle, zaman hareket eden için daha yavaş akar diyebiliriz.

Zaman geleceğe doğru akıyormuş gibi görünür, atılan okun hedefine doğru gidişi gibi ve muhtemelen bu bir illüzyon. Zira hareketin ve hızın yönü bu yanılsamanın asıl tetikleyicisi olabilir. Daha özelde, Big Bang’ten kalan enerjinin boşalmasına bağlı olarak, süre gelen düzensizleşme bu algıyı oluşturuyor olabilir. Düzensizleşme, maddenin bir özelliği olarak kabul edebileceğimiz entropi yoluyla mümkün olmaktadır. Uzun vadede dünyaya bırakılan bütün eserlerin entropi yoluyla bir ‘hiç’ olacağı gerçeği bizi şaşırtabilir ve şu anki yaşantımız üzerine bilgece düşünmeye itebilir.

Geçmiş denilen şey belleğimizin bireysel, toplumsal ve varoluşsal yönlerine bakan duyusal ve dolayısıyla algısal bilgilerinden ibarettir. O hâlde zihnimizdekiler olgular değil algılardır, yani manipüle edilebilen oluşumlardır. Geçmiş yaşantılarımızı çoğu kez değiştirme olanağımız olmayabilir ancak geçmişin yaşanmışlıklarını her yeni bilinç durumuyla yeniden ve farklı bir biçimde anlayabilmek ve hatta yorumlayabilmek bize kavrayış derinliği katması bakımından değerli kabul edilebilir.

Zaman nesnel mi yoksa öznel mi, gibi bir soru naif bir epistemoloji içerir. Sloven düşünür Slavoj Žižek sanılanın aksine felsefenin mütevazı bir alan olduğunu düşünüyor ve bu düşünüş, bana böylesi kategorik formlu ve bazı açılardan aşkın sayılabilecek soruların kibirli olarak değerlendirilebileceğini düşündürtüyor. Tüm bunların yanında zamanın nesnel ve algılanan dolayısıyla öznel bir yüzünün olduğunu söylemek de pek âlâ mümkündür. Zamanın nesnelliğini ölçülebilir oluşuyla anlayabiliriz ve bunun için ihtiyacımız olan şey, ritmik özellik taşıyan herhangi bir araçtır. Ritmik hareketi olan her şeyi saat için referans almak mümkündür. Örneğin bütün atomların kendilerine özgü ritimleri vardır ve bu bakımdan her atom, saat olarak kullanılabilir. Diğer taraftan her oluşun kendine özgü ritminin olması zamanın o nispetle farklı algılamalarına kapı aralıyor gibi görünmektedir.

 

Kaynaklar

Geçtan, E. (2012). Kimbilir? (4. Baskı). İstanbul: Metis Yayınları.

Griffiths, J. (2003). Tik Tak Zamana Kaçamak Bir Bakış (1. Baskı). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hawking, S. (2006). Zamanın Daha Kısa Tarihi (1. Baskı). (S. Oğunç, Çev.). İstanbul: Doğan Kitapçılık AŞ. (Orijinal çalışma basım tarihi 2005.)

http://www.youtube.com/watch?v=OShR5ht5oik

http://www.youtube.com/watch?v=yuEGhN3wNsE