Gurbetçi Şaban
Mehmet Karasu
Arş. Gör.
Film, ‘bir Türk dünyaya bedeldir’ ideolojisinin yer yer ayyuka çıktığı, mantık hatalarının alabildiğine fazla olduğu, eksiklik hissine bağlı Alman düşmanlığının söylemlerde vücut bulduğu bir alt yapı içerse de, üst yapı olarak 1980’lerde Almanya’ya göç eden Türk işçileri ve onların kültürlenme süreçleri hakkında önemli ipuçları sunmaktadır.
Malatyalı Şaban Yıldız, çalışmak niyetiyle gönüllü olarak Almanya’nın Köln şehrine gitmek için İstanbul’dan otobüsle yola çıkar. Biraz gariban, biraz muzip ve ‘Türk samimiyeti’ tavrıyla otobüs içindeki yolcularla birincil ilişkiler kurmaya çalışır. Söz gelimi herkese toplu olarak ‘iyi yolculuklar’ temennisinde bulunan Şaban, yolcu arkadaşını yol boyunca yolculuktan adeta bezdirir. Onun gazetesini izinsizce alır, bisküvisini sormadan yer, ayaklarına basar, omzunda uyur ve ona rahat vermez. Aynı otobüste Bahar da vardır. Bahar da Şaban gibi çalışmak niyetiyle gönüllü olarak Almanya’ya gitmek için otobüstedir. Şaban’ın ondan duygusal etkilenmeleri ilk olarak otobüste başlar. Geleneksel toplumsal roller sebebiyle esprili bir dille, dolaylı yoldan Bahar’la ilgilenir. Bahar tipik Anadolu kadını görünümündedir: başörtüsü, uzunca bir etek, ‘edepli tavırlar’ …
Münih’ten aktarmayla Köln’e geçiş yapan Şaban ilk olarak amcaoğlu olan Nuri’nin yanına gider. Tipik bir göç etme davranışının resmedildiği sahnelerde şehrin biraz daha periferinde, eski tipli bir evde kalan akrabası Nuri de Almanya’da çalışan bir Türk’tür. Şaban ‘yol yordam bilen’ akrabasının yanına gider. Kendine barınacak bir ev bulmuştur. Ancak ev karmakarışıktır. Teknik ve sanayi açısından gelişmiş Almanya, bazı diğer ülkelerce de cazip istihdam alanıdır. Söz gelimi evde Cezayirli, Yunanistanlı insanlar ve pek çok çocuk bir arada yaşamaktadır. Bu karmaşık evde akrabasını arayan Şaban önce Cezayirli kadınla, sonra da Yunanistanlı kadınla Türkçe konuşarak akrabasını bulmaya çalışır. Hâliyle anlaşamaz. Daha sonra ortalıkta dolaşan bir çocuğa devrik Türkçe cümlelerle yani turist Türkçesiyle akrabası Nuri’yi sorar. Çocuk Türk’tür. Şaban rahatlamıştır. Çünkü derdini anlatabilecektir artık. Konuştuğu çocuğun, akrabası Nuri’nin evladı olduğunu öğrenince ona önce elini öptürür. Sonrasında da kendisi de Nuri’nin annesinin elini öper. Kültürel ortak davranış kodlarının vurgulandığı sahnelerde Şaban adeta sosyal destek aramakta ve evde başka Türklerin olup olmadığını merak etmektedir. Evin bir odasında Nuri ve ailesi, diğer odasında da başka bir Türk ailesi kalmaktadır. Nuri diğer odadaki soydaşlarıyla Şaban’ı tanıştırmak ister. Tesadüf bu ya diğer odadaki Türk ailenin içinde Bahar da vardır.
Şaban, Almanya’ya turist pasaportuyla geldiği için ne oturma izni ne de çalışma izni vardır. Yasalar bağlamında pek çok haktan mahrum kalan Şaban, kaçak olarak çalışmak için kendisine tarif edilen metro şantiyesine gitmeye çalışır. Köln caddelerinde birbirleriyle öpüşen çiftleri, herkesin gözü önünde yiyecek tüketenleri ve ‘açık’ kadınları gören Şaban bu durumu yadırgamış ve biraz utanmıştır. Elindeki minik adres kâğıdıyla geleneksel kıyafeti ve şapkasıyla dolaşırken bir grup Türk görür ve onlara adresi sorar. Türkler, Şaban’ın oturma ve çalışma izninin olmamasından dolayı onun çok dikkatli olması gerektiğini ve Alman polisine kesinlikle yakalanmamasını öğütler. Alman polisinin sertliğine atıf yapılan sahnelerin ardından Şaban çok korkmuştur. Güvenlik kaygısıyla köşe bucak polislerden kaçmaya çalışır. Dolayısıyla mekân kullanımı kısıtlanmıştır. Paranoyak davranışlar sergiler. Siren seslerinden, polis arabalarından ve polislerden alabildiğine tedirgindir. Sonra caddede yürürken bir mağazanın önünde Almanların taktığı şapkalardan görür. Hemen mağazaya girer ve o şapkalardan bir tane alır. Mağazadan yeni şapkasıyla çıkan Şaban üzerinden tedirginliği ve gereksiz fazla korkuyu atmıştır. Çünkü artık o bir ‘Alman’ olmuştur. Kültürlenme süreçlerinden entegrasyon stratejisini başarıyla başlatan Şaban, artık kendinden emin adımlarla Köln caddelerinde yürür. Bir Alman büfeciyle giriştiği pazarlık bir taraftan kendi kültürel özelliklerini korumak için bir hamle gibi yorumlanabilirken, diğer taraftan onun kurnazlığına da atıf yapmaktadır. Filmin pek çok sahnesinde Almanlar çoğu kez kendi aralarında Türkçe konuşurken, Şaban ve Alman biri ya da birilerinin olduğu sahnelerde Almanların birbirleriyle Almanca konuşmaları, filmin Almanya’da çekildiğini ve karakterlerin Türk olmasına rağmen bir Almanı canlandırmaya çalışmalarını dilsel vurgularla güçlendirmek için yapılmış olsa gerektir.
Bahar’ın evde çıkan kavgadaki söylemleri sosyal kimlik ve grup aidiyeti açısından önem arz etmektedir. Kavga, evdeki Yunanlılarla Cezayirliler arasında gerçekleşmektedir. Bunu gören Bahar’ın pozisyon alarak ‘Yunanlılar bir olmuş, dindaşlarımızı dövüyorlar. Yürüyün, şu keferelere hadlerini bildirelim. Savulun Türkler geliyor’ demesi bu açıdan epeyce manidardır. Çünkü her ne kadar Bahar, dini kimliğini ulusal kimliğiyle harmanlayıp böyle bir söylem içine girmişse de İslam dininin ritüellerini kendi hayatına geçirmesi açısından gayet pasiftir. Ancak verili ortamdaki ‘karşı grubun’ varlığı Bahar’ın Müslüman-Türk kimliğinin kontrast etkisiyle belirginleşmesine ve keskinleşmesine neden olmuştur. Sonradan eve polis gelir. Şaban ve Bahar tuvalete saklanmışlardır. Polisler evdeki yaşlı kadına onları sorar, Almanca sorduğundan yaşlı kadın anlamaz ve hâliyle cevap veremez. Polisler gittikten sonra Bahar ve Şaban tuvaletten çıkar. Onların aynı yerden baş başa çıktıklarını gören Bahar’ın evdeki yakını, şaşırır ve bayılır. Zira Bahar’ın yakını, mahrem alan ihlalinden mevcut durumu içselleştirememiştir.
Şaban dışarıda gezerken bir Alman’a rastlar. Biraz Türkçe biliyordur Alman ve Şaban gibi kaçak olarak Almanya’da yaşayan kimseleri bularak, düşük ücretle çalıştırmayı kendine iş edinmiştir. Bulduğu her kaçak işçi için komisyonunu almaktan da geri durmaz. Filmin bu sahnelerinden sonra Hitler sevdalısı fabrika sahibi, işçileri ezen ‘zalim’ ustabaşı abartılarak sahnelenir. Eşini sekreteriyle aldatan fabrika sahibi, Türk işçilerinden gereksiz yere kestiği yevmiyelerle, sekreterine pahalı bir hediye alır. Ayrıca fabrika sahibinin (Hans) odasındaki perdeli kısımda Hitler’in portresi vardır. İlginç olan ise Hitler’in portresinin perdeyle gizlenmiş olmasıdır. Böylece hem Hitler’in fetişleşmesi araçsallaştırılmış hem de iktidar ilişkilerindeki mahrem mesafe pekiştirilmiştir. Hans kimi sahnelerde perdeyi açarak portrenin önüne gelir ve Hitler’e selam verir. Ritüellerle bezenmiş sahneler dikkat çekicidir. Fabrika sahibi faşist ve bir Türk düşmanıdır. İşçilerin öğle yemeklerini dışarıdan yemesine izin vermez. Fabrika kantininde yemeklerini yemelerini zorunlu kılar, üstüne üstlük bozuk ve kokmuş yemekler verdirir. Böylelikle Türk işçilere verdiği cüzi miktar yevmiyeyi, bozuk ve kokmuş yemeklerden çıkartır. Hatta kimi Türk işçileri bazen rahatsızlanır ve hastaneye kaldırılır. Filmin mantık hatalarından birisi de burada gün yüzüne çıkar: İlkesel olarak hastaneye kaldırılan işçilerin sigortasının olmamasından dolayı, kaçak olarak Almanya’da çalıştığının ortaya çıkması gerekir. Ardından polise haber verilerek gerekli işlemlerin yapılması beklenirken hiçbir sahnede bu konuya atıf yapılmaz. Filmdeki Türk düşmanlığı ve faşizm taraftarlığını içeren söylemler ve fiiller Türklerin kültürleşme süreçlerini olumsuz etkilemektedir. Çünkü bir toplumsal yapıda entegrasyon sürecinin başarılı olması sadece azınlık kültüre değil, çoğunluk kültüre de bağlıdır. Yani çoğunluk kültür sağlıklı bir kültürleşmeye ne kadar müsaade ederse, azınlık kültür de o sürece o ölçüde kanalize olur. Ancak filmde bu olgunun tam tersi işlenmektedir. Hâl böyle olunca kendi içinde gettolaşan Türk mahalleri ya da gruplarının, kendi dinamiği içinde, meydana gelmesi kaçınılmaz bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Azınlık psikolojisiyle ve sosyal kimlik kuramıyla ilişkili olarak, kendini sadece Türk kimliğiyle tanımlayan insanlar, Almanlara karşı önyargı ve ayrımcılık tutumlarını pekiştirmektedir. Bu süreçle kimi Türk işçileri entegrasyon stratejisi yerine segregasyon stratejisini benimseyerek, kendi kültürel öğelerini baskın olarak koruma ve deklare eğilimi içerisine girmektedir. Örneğin, Şaban’ın kaldığı evdeki odalardan birinde duvarda asılı olan Türk bayrağı ve Kuran-ı Kerim entegresyon stratejisiyle ilişkili gibi görünürken, genel bağlamda segregasyon stratejisiyle daha yakından ilişkili olarak değerlendirilebilir.
Almanya’da yaşayan Hatice Yıldız adındaki yaşlı bir teyzenin oğlu ölür. Ancak bunu devlete bildirmez. Hatice teyzenin oğlunun adı da Şaban Yıldız’dır. Ayrıca, Hatice teyzenin oğlu Şaban Yıldız, devletten çocukları için ‘çocuk bakım parası’ alıyordur. Alman devleti durumdan haberdar olmadığı için ölen Şaban Yıldız yerine Gurbetçi Şaban’ı arar, çocuk bakım parasını teslim etmek için. Şaban da kendisinin kaçak olarak çalıştığının fark edildiğini sanarak polislerden kaçar. Neticede yakalanır ve yakalanmasıyla bayılması bir olur. O hâliyle polis merkezine götürülür. Orda olanlara başta anlam veremez. Ama sonradan aldığı çocuk bakım parası sebebiyle kurnazca bir fikir düşünür. Türkiye’de baba adı Şaban Yıldız olan çocukların belgelerini almak için Malatya’daki köy muhtarıyla görüşür. Türkiye’de bir taraftan bu işlerin halletmeye çalışan Şaban, Bahar’a mektup yazar. Onu çok özlemiştir. Mektubun en sonunu Almanca veda kelimeleriyle (-Tschüss) sonlandırır. Sürece entegre olmasının bir başka ipuçlarını taşıyan bu dilsel değişimler Şaban’ın kültürleşme süreçlerinde önemli köşe taşlarındandır. Neticede Şaban, 14 tane baba adı Şaban Yıldız olan çocuğun belgeleriyle Almanya’ya döner. Bahar da Şaban için hem oturma izni hem de çalışma izni almıştır.
Hans sekreteriyle kumar masalarında binlerde Mark para kaybetmeye başlamıştır artık. Bankadan ‘işini büyütme’ gerekçesiyle sürekli kredi alan Hans, aslında içten içe yıkılmaya başlamıştır. Kahramanımız da bunun aksine zengin olmanın yollarını sonuna kadar zorlamakta ve ilginç fikirler düşünmektedir. Bu çabaları onu süt satma fikrine götürür ve Hollanda’ya giderek bir inek alır. İneği evinde besleyen Şaban, çöplerden topladığı muz kabuklarıyla ineğini besler, evde sütünü sağar ve Alman sokaklarında bardak bardak süt satmaya başlar, ilham verici bir azimle. Süt satışlarını Alman kültüründeki giysi biçimleriyle destekleyen Şaban iyiden iyiye Almanya’ya entegre olmaya başlamıştır. Daha sonra evlere süt servis yapma aşamasına geçer ve işlerini büyütmeye olanca hızıyla devam eder. Ardından inek çiftliği ve mezbaha açar. Şaban bir taraftan aldığı çocuk bakım paralarıyla diğer taraftan inek çiftliği ve mezbahadan kazandığı paralarla parasına para katar, Hans da iflasın eşiğine gelmiştir.
Bahar, Şaban’ın Hollanda’ya inek almaya gittiği günlerde karnı burnundadır ve apar topar sancıları nedeniyle hastaneye götürülür. Orada Şaban yanında olmadan doğumunu yapan Bahar çok mutludur. Hemşireler yeni doğanın adını Monica koyarlar. Bunu öğrenen Şaban başlangıçta biraz kızsa da sonradan bunun ‘Alamanya Hatırası’ olduğunu söyleyip, diğer çocuğunun adını Türkçe koyacağını söyler. ‘Alamanya Hatırası’ söylemi bile bizim kültürümüzde baskın görüş olan eninde sonunda vatan topraklarına dönüş fikrine atıf yapan bir yapıdadır.
Zenginleşen Şaban-Bahar çiftinin giysileri de değişmeye başlamıştır. İstanbul’dan geleneksel başörtüsüyle gelen Bahar, saçlarını açmıştır. Şaban daha ‘spor giysiler’ giymeye başlamıştır. Ancak Bahar geleneksel bir motif olarak örgü işlerine devam etmekte ve bu durum da onun ortak kültürel kodları tamamen terk etmediğine gönderme yapmaktadır adeta. Şaban’ın yürüyüşü bile değişmiştir. Daha güvenli, biraz kibirli tavırlarıyla Türk bankasına para yatırmaya geliş sahneleri buna örnektir.
İflas eden Hans fabrikanın kantinini kiralamaya karar verir. Bu fırsatı kaçırmayan Şaban kantinin işletmesini alır ve hemen oradaki düzeni değiştirir. Daha kaliteli yemekler çıkmaktadır artık ve işçi-patron herkes bir arada yemeklerini yer. Kantinin duvarına da ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ ibaresini astırmıştır. Ulusal kimliğin bu kadar abartılı vurgulandığı bir diğer sahne de Hitler’in portresinin yerine Atatürk’ün portresini astıran Şaban’ın, Hans ve diğer Almanları portrenin önünde çöktürmesidir. Açık bir şekilde Alman teknik ve sanayisi karşısındaki eksiklik duygusunun yansımaları olarak değerlendirilebilecek bu sahneler, filmin genel harmonisini olumsuz yönde etkilemektedir.
Hans’ın banka kredi borçlarını ödemesi zorunluluğu yüzünden Şaban’la işbirliği yapması gerekmektedir. Filmin başlarında Şaban’ın yanında Almanca konuşan Hans, sanki birden Türkçeyi sökmüştür ve Şaban’dan alacağı borçlar yüzünden yumuşamıştır. Nazi yanlısı tavırlarının yerini süt dökmüş kediye doğru çeviren Hans, fabrikanın %51 hissesini Şaban’a vermek durumunda kalır ve Şaban da Almanya’ya ilk geldiğinde çektiği zulümlerin karşılığı olarak ‘intikamını’ teker teker Hans ve ailesinden alır.
Geleneksel kültürel kodların bariz bir şekilde vurgulandığı 1985 yapımı film, pek çok yönden eleştiriye açık olsa da dönemin sosyo-politik ve kültürel yapısı hakkında ciddi veriler sunması açısından değerli kabul edilebilir.