İçgüdüler, Öğrenme ve Farkındalık


Falih Köksal*

Bu yazıda bilincin ve farkındalığın evrimi ve gelişimi hakkındaki düşüncelerimi anlatmak istiyorum. Tabii, bilinç de birden ortaya çıkmadı. Hey şey canlıların hayatta kalmak ve genlerini sonraki nesillere geçirebilmek için gereken davranışlar ile başlıyor. Peki, davranışlarda daha katı, basit ve ilkel sistemlerden daha karmaşık sistemlere nasıl bir geçiş oldu? Şimdi en başından başlayalım.

1. Aşama: Doğuştan, İçgüdüsel

Bütün hayvanlar (balıklar, sürüngenler, böcekler, kuşlar ve memeliler) hayatta kalmak (avcılardan kaçmak, suya ve yemeğe ulaşmak, aşırı sıcak veya soğuktan korunmak gibi) ve genetik kodlarını bir sonraki nesle taşıyabilmek (eş bulmak ve doğan yavrulara bakım vermek) için gerekli davranışı doğru zamanda ve doğru şekilde yapmak zorundadır. İlk tip davranışlar kendisinin var oluşunu, ikinci tip ise genlerinin var oluşunu ilgilendirir. Bitkilerde ise davranış pek gerekli değildir. Bu sebepten bitki kelimesinin İngilizcesi plant (plantation kelimesinden geliyor, yerleşik demek), hayvanların ise animal (animation yani hareket, Latincesi animatio). Bitkiler hayatta kalabilmek için gereken enerjiyi fotosentez sayesinde güneş ışınlarından, gereken mineralleri ise kökleri sayesinde topraktan aldığından harekete, yani davranışa pek gereksinim duymazlar. Bazı bitkilerin tropismi (gün boyunca güneşi takip etmesi) tam hareket sayılmaz (Barker, 1997). Hayvanların hayatta kalmaları ise bitkilerin tersine yaptıkları davranışa bağlıdır. Güneş ışığını kullanamadıklarından enerji için ya bir bitkiyi ya da bir bitkiyi yiyen başka bir hayvanı yakalayıp yemeleri gerekir. Yani hayatta kalabilmek için canlılar doğru davranışı doğru zamanda yapmak zorundalar. Davranış bu kadar önemli olunca sinir sistemi ön plana çıkıyor. Sinir sisteminin (merkezi ve periferal) en önemli fonksiyonları dış dünyayı duyular (göz, kulak gibi) ile izlemek, elde ettiği bilgileri merkezi sinir sistemi (omurilik ve beyin) ile işlemek ve bu bilgiler çerçevesinde kaslara gerekli emirleri göndererek doğru davranışı oluşturmak, bir de organizmanın açlık gibi iç süreçlerini izlemek . Yani sinir siteminin en önemli fonksiyonu davranışı düzenlemektir. Peki davranış bir canlının hayatta kalması için bu kadar önemliyse doğru davranışın ne olduğunu organizma nasıl bilir? Sinir sisteminin gelişmişliği, ortalama ömür gibi parametrelere bağlı olarak evrim sürecinde canlıların bu soruya farklı farklı cevapları olmuştur (Davey, 1989).

Sinir sistemi daha basit, ömrü kısa (mesela erkek sivrisinek gibi bir hafta ömrü olan) canlılar, hayatta kalmaları için gerekli davranışları genetik olarak kodlanmış olarak dünyaya gelirler. Sivrisinekler yumurta, larva ve pupa aşamalarından su içinde geçtikten sonra normal yetişkin bir sivrisinek olarak doğarlar (Clements, 1992) (bkz. Resim 1).

diyagram içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

Resim 1. Sivrisineğin hayat döngüsü (U.S. Environmental Protection Agency, 2022)

Yani pupa hâlinden sonra sivrisinek hâline gelen organizma doğduğunda gerekli davranışların hepsine genetik olarak sahiptir. Ondan bir önceki nesilde sivrisinekleri ne tip davranışlar hayatta tutmuşsa bu davranış kalıplarına sahip olarak doğuyor. Zaten öğrenecek de pek vakti yok, erkek sivrisinekler sadece bir hafta yaşayabiliyorlar. Böyle doğuştan gelen davranışlara, yani bir sivrisinek oluştuğu andan itibaren gereken doğru davranışa sahip olarak yaşamaya, “içgüdüsel davranışlar” diyoruz. Dünyada yaşayan birçok tür canlı bu yöntemle doğada kalmaya çalışıyor. Böcekler, balıklar, sürüngenler, kuşlar hatta memeliler… Genetik bilgi ile kontrol edilen davranışlar da çeşitli kategorilere ayrılırlar: Refleksler, kinesis, taxis ve modal hareket örüntüleri (modal action patterns, MAPs). Hepsinin ortak yönü canlıların dışarıdan gelen uyarılara hangi tepkileri vereceğini doğuştan biliyor olmaları, yani onları hayatta tutacak davranışı doğuştan bilmeleridir. Dış çevreden gelen spesifik uyarının davranışı tetiklemesi sonucu davranış son noktasına kadar gösterilir. Örneğin bir kaz, yumurtasını yuvanın dışına yuvarlanmışsa dişi kaz uzun boynunu uzatır, yumurtayı çenesinin altına alır ve geriye doğru çekerek getirir. Bu sırada bir deneyci, yumurtayı çenesinin altından çekip alsa bile sanki yumurta varmış gibi yuvasına kadar çenesini çekme hareketine devam eder (Barker, 1997). Kısaca, refleksler göze yaklaşan bir obje olunca istemsizce göz kapağını kapatmak gibi en temel olandır. Kinesis, çevreden gelen uyarının davranışın sadece hızını etkilemesidir. Mesela ağaç bitleri nemli yerlerde daha yavaş, kuru yerlerde ise daha hızlı hareket ederler. Nemli yerlerde grup hâlinde bulunurlar. Bunun sebebi nemli yerlerde daha yavaş hareket etmeleridir. Taxis ise çevreden gelen uyarının davranışın yönünü belirlemesine sebep olmasıdır. Taxis, canlının çevreden hangi uyarıya hassas olduğu ve davranışın bu uyarıdan uzağa mı yoksa yakına mı doğru olduğunu belirler. Mesela pozitif-foto taxis, davranışın ışığa hassas olduğunu (foto) ve ışığa doğru olduğunu (pozitif) belirtir (Domjan, 2014; McFarland, 1998). Öte yandan canlının beyin yapısı karmaşıklaştıkça genetik kod ile kontrol edilen davranışlar yerlerini öğrenme ile kontrol edilen davranışlara bırakırlar (bkz. Resim 2).

Resim 2. Canlılar daha basitten daha gelişmişe doğru gittikçe davranışları içgüdüden öğrenmeye doğru gidiyor (Concepts in Biology, b.t.).

İçgüdüsel davranışların iyi tarafı, canlının dünyaya gelir gelmez hayatta kalması için gereken bütün gerekli davranışları biliyor olmasıyla, hayatta kalma şansını artırmasıdır. Olumsuz tarafı ise doğada yeni sorunlar çıktıkça davranışını adapte edememesidir. İçgüdüsel davranış esnek değildir, yani öğrenmeye pek açık değildir. Eğer çevre nesiller boyunca değişmiyorsa genetik olarak aktarılan içgüdüsel davranış canlının hayatta kalmasını sağlar. Daha evvelki nesil hayatta kalmış ise bu nesil de aynı ortamda aynı davranışlarla başarılı olabilir. Fakat çevre, nesiller arasında veya canlının yaşadığı zaman sürecinde değişiyorsa yeni duruma göre davranışı deneyime dayalı olarak değiştirmek, yani öğrenmek, bu canlılarda pek mümkün değildir. İçgüdüsel davranış, değişen bir çevrede hayatta kalabilmek için hiç uygun olmayabilir. Canlının yeni ortama uygun davranışları deneyim sonucu öğrenmesi gerekir. Demek ki çevredeki değişim canlının yaşantısı süresinde oluyorsa, sadece içgüdüsel davranış hayatta kalmasına yetmez. Bu durumda öğrenen bir sinir sistemine ihtiyaç vardır.

2. Aşama: Biyoloji Temelli Öğrenme

Canlıların hayatta kalabilmek için yeni durumlara uygun davranışları öğrenmeleri gerekir. Bu öğrenme sürecinin temeli klasik koşullamadır. Önemsiz bir uyaran (Koşullu Uyaran-KU, örneğin zil sesi) önemli bir uyaran (Koşulsuz Uyaran-KZU, mesela yemek) ile eşleşince yemeğe gösterilen salgılama, zil sesine de gösteriliyor. Yani zil sesi bir önem kazanıyor. Zil sesi yemeğin geleceğini haber veriyor. Daha önce önemsiz bir uyaran olan zil sesi, eşleşme sonucu önemli bir uyaran hâline geliyor. Aslında bu, doğanın oluşturduğu bir tahmin mekanizmasıdır. Önemli uyaranlar ile eşleşen önemsiz uyaranlar kendileri de bir önem kazanıyor. Önemli uyaranları önceden tahmin etmek hayatta kalma olasılığını artırıyor. Şöyle düşünelim, bir av hayvanı onu avlayan hayvanın sesini (ilk önce önemsiz uyaran, KU), hayvanın saldırısıyla (önemli uyaran, KZU) eşleştirdiğinde daha sesini duyar duymaz kaçmaya ve saklanmaya başlar. Böylece önemli olayı daha önceden tahmin etmiş olur. Bu öğrenme mekanizması hayatta kalma şansını ciddi bir şekilde arttırır (Manzur, 2016). Deprem olmadan birkaç saniye önce, olacağını belirten bir alarm sesini duymak gibi… Klasik koşullama hayvanların hayatta kalmalarına çok önemli ölçüde yardımcı olur ve bu, biyolojik olarak önemli olayın tahmini üzerinedir. Edimsel öğrenme (koşullama) ise yapılan bir davranışın sonucuna göre o davranışın yine o ortamda tekrar yapılıp yapılmayacağını etkiler. Eğer davranışın sonunda olumlu bir şey elde edilmişse (yemek gibi) davranışın yine o ortamda tekrar edilme olasılığı artar, eğer sonuç olumsuz ise davranışın tekrar edilme olasılığı düşer. Her iki süreç de (hem klasik hem de edimsel koşullama) mekanik bir şekilde olur. Başlangıçta önemsiz olan uyaran tek başına verilmeye başlandığında ise zamanla önemini kaybeder, sönme olur. Deneyim sonucu öğrenilerek hayatta kalmak için gereken davranışların kazanılması bu kadar iyi ise neden bütün canlılar bu sistemi kullanmıyor diye sorabilirsiniz. Bunun sebebi, öğrenme yoluyla hayatta kalan bir sistemin de bazı dezavantajları olmasıdır. Önemli birkaçını sıralarsak daha fazla ebeveyn yatırımı (zaman ve enerji) ister. Öğrenme sistemleri ebeveyn olmadan hayatta kalamaz. Bir kurt yavrusu (memeli bir canlı) doğduğunda anne ve babası olmadan yaşama şansına sahip değildir. Daha gelişmemiş olduğundan doğru davranışı yapacak kapasitesi yoktur, ayrıca hangi davranışın doğru olduğu bilgisi de yoktur. Hem gelişmeye hem de doğru davranışın anne ve babası tarafından öğretilmesine ihtiyacı vardır. Ebeveyn koruması ve bakımı olmadan hayatta kalma şansı yoktur. Hatırlayacağınız gibi sivrisinekte böyle bir sorun yoktu, sivrisinek pupa hâlinden normal sivrisinek hâline dönüştüğünde hayatta kalması için gereken bütün bilgilere sahipti. Gerekli davranışı bilmeden bu dünyaya gelmenin diğer önemli bir sorunu da yanlış öğrenme potansiyelidir. Ebeveynler yavrularının hayatta kalabilmesi, doğru davranışları öğrenebilmesi için önemli gayret gösterirler. Öğrenme sistemine sahip canlılar doğru değil de yanlış davranışı öğrenebilirler. Yine diğer bir sorun zamandır. Öğrenme sistemi üzerine kurulu canlının hayatta kalabilmek için gerekli davranışları öğrenecek zamana ihtiyacı vardır. Hayat süreleri kısa olan canlılarda bu sistemin gelişmesi imkânsızdır. Bu dezavantajlara rağmen eğer canlının hayatta kalması için gereken davranışlar nesilden nesile değişiyorsa öğrenme üzerine kurulu bir sistemin gelişmesi, evrimi kaçınılmaz olur. Aksi takdirde hızla değişen doğa koşullarına ayak uyduramaz, yok olur. Bu düzeyde öğrenme süreci canlıların biyolojik olarak önemli olanları önceden tahmin edip gerekli davranışları gösterebilmesidir. Öğrenme biyolojik temellidir, yani amaç biyolojik olayları henüz gerçekleşmeden tahmin edip gerekli davranışı gösterme üzerine kuruludur. Tekrar belirtecek olursak klasik koşullama canlının çevresindeki olaylar arasındaki ilişkileri zihninde temsil etmesidir. Hangi olay ile hangi biyolojik olarak önemli olay arasında ilişki var, bize bu noktayı gösterir, aslında bu durum çok adaptif. Gelecekte biyolojik olarak ne tip önemli bir olay meydana gelecek, bunu tahmin etme potansiyeli sunuyor ama tam tersi de olabiliyor, geleceği tahmin edeyim derken kişi her anını geçmişte yaşayabiliyor. Bu anı değil de bu andaki olayın zihninde aktive ettiği duyguyu yaşıyor ve gerçeklerden kopabiliyor. Aşağıdaki bölümde bu sorunu anlatacağım.

3. Aşama: Kompleks Öğrenme Sistemleri ve Temsiller Denizi

Öğrenme sistemi çok gelişen canlılardaki bunun en uç örneği insandır, hayatta kalmak için gereken davranışların neredeyse hepsi öğrenme üzerine kuruludur. Bizler bazı temel refleksler ve bazı duygusal eğilimler dışında neredeyse bütün davranışlarımızı öğrenme (klasik, edimsel veya gözlemsel koşullama) ile kazanır ve şekillendiririz. Kişiliğimizin oluşmasında önemli olan, kültürel semboller, kültürel davranışlar hepsi öğrenme süreci içinde ortaya çıkarlar (Cheny ve Pierce 2013). Öğrenme süreçleri (koşullamalar) çok adaptif mekanizmalardır. Önemli bir olay ile eşleşen önemsiz olayın önem kazanması üzerine kuruludur. Böylece canlı biyolojik olarak önemli olan olay ortaya çıkmadan önce onun geleceğini tahmin eder, zaman kazanır. Bizde yoğun duygular uyandıran semboller ve işaretler çocuklukta maruz kaldığımız koşullama süreçleri sonunda bu özelliklerini kazanırlar. Mesela bir çocuğun ebeveynleri bir sembole bakıp hayranlık duyuyorsa, bu süreci izleyen çocukta da hayranlık hissi uyanır ve bu his sembolle eşleşir. Bu birkaç defa tekrarlandığında aynı sembol çocukta da benzer duyguları tetikler. Bu gözlemsel (klasik) koşullama sonunda belli kültürde doğan çocuklar belli sembollere maruz bırakıldığında benzer duygular hissederler. Yani biyolojik olarak önemli olaylar var ve o olaylarla eşleşen aslında yaşamsal bir öneme sahip olmayan ama eşleşme sonucu yoğun duygu kazanmış, semboller ve işaretler vardır. Bu semboller ve işaretler önemli olayları temsil ediyor ve temsil ettikleri olayların sahip oldukları duyguları taşıyorlar (Pavlov’un deneyinde zil sesinin yemeğin geleceğini temsil etmesi gibi). İnsanlar doğdukları günden ölünceye kadar bu koşullama süreçlerine maruz kalıyorlar. Doğduğumuzdan beri koşullama sonunda zihinlerimizde o kadar yoğun temsil dizileri oluşuyor ki, bu temsiller yoğun duygular ile eşleştiğinden kendi başlarına bir gerçeklik kazanıyorlar. Eğer dikkat edersek aslında bizler çoğu kez olaylara tepki vermiyoruz. Olayların zihnimizde oluşturduğu temsile ve bu temsilin tetiklediği duyguya tepki veriyoruz. Örneğin, çocukluğundan beri ebeveynleri tarafından çok sert eleştirilmiş bir kişi yetişkin hayatında iyi niyetli bir şekilde nazikçe eleştirilse bile çok incinebilir, kızabilir. Çocukluk deneyiminden dolayı eleştirilme süreci o kişinin zihninde çok kırıcı bir olay olarak temsil edilmiş oluyor. Yetişkinlikte birisi iyi niyetle, nazikçe onu eleştirse bile zihninde çocuklukta yaşadığı o deneyimler (olayın temsilleri) ve bu deneyimlere bağlanmış duygular tetiklenir ve kişi çok incinebilir. Yani kişi bu anı yaşayamaz (nazikçe eleştirilmek), bu andaki olayın kişinin zihninde yarattığı (temsilin tetiklediği) duyguyu yaşayabilir (çocukluktaki eleştiriler). Yani çok adaptif olan koşullama süreci, önemli olayları tahmin eden bir mekanizma olarak ortaya çıkmasına rağmen kişinin şu andaki gerçek olaydan kopup zihnindeki temsiller dünyasına hapsolmasına sebep olabilir. Temsiller, duygu yüklü oldukları için, gerçekten önemli olan biyolojik olayların yerine geçmeye başlar. Temsillerin gerçeklerin yerine geçmesi insanların ve toplumun gerçeklerden kopup bir temsiller denizine hapsolmasına sebep olabilir. Temsiller yoğun duygular tetiklediği için kişiler onları gerçekler ile karıştırabilirler. Bu aslında psikopatolojinin başlama noktalarından biridir. Psikopatoloji de bir açıdan gerçeklerden kopup zihindeki temsiller dünyasında kaybolmak anlamına gelir. Bir kişi “ben aslandan çok korkuyorum, bu korkudan kurtulmak istiyorum” diye terapi almaya gelirse, tek yapacağım şey “tabii ki aslandan korkulur çünkü insan hayatı için tehlikelidir” demektir. Ama “ben kedi yavrusundan korkuyorum” derse işler çok farklıdır. Kedi yavrusunun gerçekten korku verecek, insan hayatını tehlikeye atacak herhangi bir potansiyeli yoktur. Kedi yavrusunun kişinin zihninde yarattığı temsilin tetiklediği duygu aslında korkuyu yaratıyor. Bu kişi belki kedi yavruları ile ilgili bir travma yaşadı, belki bir travma yaşarken kedi yavruları vardı ve iki olay eşleşti. Bu durumda kişinin korkusunun dış gerçeklerle bir ilişkisi yoktur, iç temsiller ve duygular ile ilgilidir. İnsanların iç dünyasını oluşturan temsiller ile kişinin dış dünyasındaki gerçeklik arasında ne kadar fark varsa kişide o kadar çok psikopatolojiden bahsedebiliriz. Örneğin, çok uç bir noktada paranoya böyle bir şeydir. Bir kişi kendi iç dünyasında insanlar tarafından izlendiğini veya takip edildiğini düşünüyor, ona inanıyor olabilir. Gerçekte böyle bir şey olmasa bile böyle bir inanca çeşitli nedenlerden dolayı sahip olabilir. Dışarıdaki olayları böyle bir iç dünya penceresinden yorumluyor olur. Bizler dışımızdaki dünyayı kendi iç dünyamız (kendi koşullanma geçmişimiz) perspektifinden algılarız. Ne yazık ki çok az insan bunu fark edebilecek zihinsel olgunluğa sahip. Herkes kendi algısının, kendi temsillerinin gerçek olduğunu ama karşısındakinin temsillerinin sadece temsil (koşullanma) olduğunu, gerçek olmadığını düşünür.

Sembollerin tetikledikleri yoğun duygularla gerçeklerin yerine geçmeleri aslında kişilerin zihninin gelişiminin tam oluşmadığını gösteriyor. Herhangi bir olay bizde yoğun bir duygu tetiklediğinde bu duygunun bir temsille mi yoksa gerçekle mi ilişkili olduğunu değerlendirmek, zihinsel olgunluk gerektiriyor (Bunun farkındalığın gelişimi için önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.). Kişinin duyguları üzerine bir zihinsel aynalama (reflection) yapabilmesi gerekir. Mesela bir spor müsabakasında taraftarı olduğumuz takımın bayrağının kenarını yırttı diye karşı takımın taraftarına fiziksel zarar vermek tam olarak böyle bir şeydir. Taraftarın yaptığı yanlış bir hareket olabilir fakat fiziksel bir zarara neden olmayan bir davranış. Bir sembole, bir temsile karşı yapılan bir şey. Bunun karşılığında o kişiye fiziksel zarar vermek ise sembolik bir hareket değil, biyolojik bir harekettir. O kişiye sanki bize gerçekten fiziksel bir zarar vermiş gibi davranıyoruz. Bizim de davranışımızın sembolik olması rasyonel olanıdır, mesela o kişiye yaptığının yanlış olduğu anlatılabilir. Kelimeler sembollerdir, biyolojik olaylarla eşleştikleri için anlam kazanırlar. Bilmediğimiz bir dilde söylenen bir kelimenin bizim için bilişsel veya duygusal hiçbir anlamı olmaz; sadece ses dalgasıdır.

Gördüğümüz üzere, temsiller kişisel veya kültüreldir, biyolojik olarak önemli olan şeyler ise evrenseldir. Bu anlamda evrensel/yaşamsal/biyolojik önem taşıyan olguların, kişisel ve kültürel olgulardan daha fazla önemsendiği toplumların daha gelişmiş toplumlar olduğu söylenebilir. Temsiller bir kişi veya kültürün yüklediği anlamlardır, fakat yaşamsal gerçekler öyle değildir; evrenseldir. Mesela bir kişinin malını çalmak, bütün toplumlarda zararlı bir harekettir. O kişinin emek ve zaman verip kazandığı bir şeyi rızası olmadan elinden almaktır. Evrensel olaylar bütün bireyler ve toplumlar için önemlidir, kültürel ve kişisel olaylardan önde gelir. Tersi ise sağlıksız bir durum yaratır. Yani kişisel veya kültürel olaylara evrensel olaylardan daha fazla değer vermek. Pavlov’un deneyini düşünecek olursak, hayvanların yemeğe değil de zil sesine daha önem vermesi gibidir. Maalesef insan hayatında böyle çok örnek vardır. Bir şehirdeki hava kirliliği evrensel bir olaydır, insanların sağlığı ile ilgilidir, gerçek bir olaydır, evrenseldir, önemi doğrudan sağlıklı bir hayat ile ilgilidir.

Öte yandan temsiller çok yoğun duygularla eşleşmişlerse ve eğer çok sayıda insanda bu yoğun duyguyu tetikliyorlarsa gerçeklerle karıştırılabilirler. Kişiler veya toplumlar gerçeklerle ilgileninceye kadar zaman ve enerjilerini yoğun duygular tetikleyen temsillerle tüketebilirler. Aslında bu, toplumun zihinsel ve duygusal olarak ne kadar olgunlaştığını gösteren önemli parametrelerden biridir kanımca. Temsilleri gerçek zannedip onları gerçeklerle karıştırmak, vaktini ve enerjisini onlara harcamak, aslında boşa harcanan bir çabadır. Bu durumun sebebi koşullamadır, yani temsillerin yoğun duygu uyandırması ve kişinin bu duyguları üzerine düşünemeden davranmasıdır.

Maalesef bizler (insanlar), yoğun duygular tetikleyen olayları, yani temsilleri, gerçeklerle karıştırmak gibi ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Yine futbol örneği ile açıklamaya çalışayım. Futbol karşılaşmaları bir spordur, bir oyundur. Fakat kulüpler ve onların renklerini (temsillerini) o kadar fazla içselleştirmişizdir ki o kadar çok sosyal koşullama (gazete, radyo, televizyon da çok etkili) sürecine maruz kalmışızdır ki bizde çok yoğun duygu yaratırlar. Bir futbol karşılaşmasında çok yoğun duygular yaşadığımız için sembollere çok önem atfederiz. Halbuki hava kirliliği veya toprak kirliliği gerçek ve hepimizin hayatını doğrudan ilgilendiren biyolojik öneme sahip bir olaydır, evrenseldir. Fakat birçok toplumda yoğun duygu tetiklediği için futbol karşılaşmaları çok yoğun ilgi görür ve heyecan uyandırabilir. Oysa hava kirliği üzerine bir toplantı o kadar ilgi görmez, heyecan uyandırmaz. Temsillerin duygu uyandırması kendi başına sorun değildir. Aslında temsiller, semboller çok önemlidir, hayata renk ve anlam katar. Asıl sorun bu temsillerin gerçeklerin önüne geçmesidir. Bu, gerçekler yerine onların gölgeleri ile uğraşmaya benziyor. İnsanlar yaşadıkları kişisel ve toplumsal öğrenmeler (eşleme), deneyimler sayesinde iç dünyalarını oluştururlar. Hangi temsil ne anlama gelecek, hangi duyguyu uyandıracak? Yaşadığımız koşullama süreçleri sonunda temsiller farklı farklı anlamlar kazanır zihinlerimizde, sonra dışarıdaki dünyayı içselleştirdiğimiz bu temsiller açısında algılar, yorumlar ve anlamlandırırız. Bu sebepten zihnimizde oluşan iç dünyanın, dış dünyadan önemli olduğu, insanların davranışlarında çok daha etkili olduğu eskiden beri bilinmektedir. Toplumlar bu iç gerçeklik ve duyguları yönlendirilerek yönetilmişlerdir yıllarca, hâlâ da öyle maalesef. Bir örnek verecek olursam klasik koşullamanın kurucusu Pavlov’un hocası Sechenov da Rusya’nın en bilinen nörofizyologlarından biriydi. 1864 yılında İsmi Beynin Refleksleri (Reflexes of the Brain) olan bir kitap yazdı. Fakat 1867 yılında hakkında bir dava açıldı ve mahkemeye çağrıldı. Savcı kendisini Rus halkının ahlakını çökertmekle suçladı. Sechenov bu suçlamaya çok şaşırdı çünkü kendisi hiç sosyoloji veya politika ile uğraşmamıştı. Hayatı boyunca kendi laboratuvarında hayvanlar üzerine deneyler yapmıştı, kitabı da bu deneyler üzerineydi. Fakat savcı ona şöyle dedi: “Kitabınızda bir yer var, ’insan beyninde sadece nöronlar ve bu nöronların elektriksel iletileri vardır. ’Yani siz şimdi Rus Çarının beyni ile bir köylünün beyni aynı mı demek istiyorsunuz? Eğer köylüler Rus Çarının kendilerininki ile aynı beyne sahip olduğunu düşünürlerse biz bu ülkeyi yönetemeyiz. Köylülerin Rus Çarının ilahi bir güçle ülkeyi yönettiğine inanmaları lazım” (Boaks, 1984). Yani Çarın kendilerinden farklı bir beyne sahip olduğuna inanmaları gerekir. Tarih boyunca ülkeleri yöneten kişiler kendilerinin halktan farklı olduğu duygusunu (algısını) yerleştirmek için sıradan bir insandan farklı görünmeye ve yaşamaya çalışmışlardır. Böylece insanlar gerçek olaylara tepki vermiyor, koşullama süreci sonunda olayların kendi zihinlerinde oluşturduğu temsillere (buna algılar veya inançlar da diyebiliriz) ve bu temsillere bağlı duygulara tepki veriyorlar.

Tabi insanlarda temsiller “Ben” hissinin oluşması ile daha da karmaşık bir hâl alıyor. “Ben varım” diyebilen belki de tek canlıyız. “Ben nasıl oldum, nereden geldim? Bu hayatın sonunda ne olacak?” gibi sorular bizleri diğer canlılardan farklılaştırıyor. Varoluşa, biyolojik bir düzeyden başka, bir de psikolojik bir boyut ilave ediyor, “ben” boyutu. En temel ve biyolojik açıdan bütün diğer hayvanlarla ortak amaçlarımız var, hayatta kalma süremizi uzatıp (yiyecek, su vs. bularak) genlerimizi bir sonraki nesle aktarma gibi. Ben kavramı ile bir de psikolojik boyut ekleniyor, var oluşumuzu anlamlandırma gibi. Hayatımızda hangi davranışlar doğru, hangileri yanlış nasıl bileceğiz? Sivrisinek için böyle bir sorun yok, neredeyse bütün davranışları genetik kodlarla verilmiş ama bizler için durum çok karmaşık. Bu konuda ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemediğimiz için öğretilere gidiyoruz, ideolojilere ve dinlere dönüyoruz. Belli bir temsil ağının içine doğuyoruz. İdeolojiler ve dinler bizlere bir liste sunuyor; hangi davranışlar doğru, hangileri yanlış diye. Bizler de bu anlatılardan birini içselleştiriyoruz (çoğu zaman bu süreç farkındalığımızın dışında oluyor). Her ikisi de zihnimizde bir temsil sistemi kurarak hayatı anlamlandırmaya çalışıyor. İdeolojiler bu dünyada daha güzel bir hayat için hangi davranışlar doğrudur diye bir davranış listesi sunuyor bizlere. Bizler de sunulan bu davranış listelerinden birini seçip onun sayesinde hayatımızı anlamlandırmaya ve davranışlarımızı düzenlemeye çalışıyoruz. Bize sunulan anlatımı içselleştiriyoruz, bu anlatımın içine doğduğumuz, belli sembollere ve onlarla eşlesen olaylara maruz kaldığımız için. Bu semboller bizlerde çok güçlü duyguları tetikleyebiliyor, çocukluğumuzdan beri maruz kaldığımız klasik koşullama sürecinden ve içselleştirmeden dolayı. O kadar güçlü duygusal tepkileri tetikleyebiliyorlar ki bu sembolleri gerçekler zannediyoruz, bu sembollere herhangi bir şey olursa hayatımız tehdit edilmiş veya yok olacak gibi hissediyoruz. Yani psikolojik varlığımız tehdit altında oluyor. Semboller ve temsiller aslında hayatımızı daha anlamlı ve renkli hâle getiriyor. Sorun olan nokta, temsillerin duygularımızı tetiklemesi değil, yoğun duygu tetikleyen bu temsiller dünyasının gerçeklerin yerine geçmesinde. Asıl sorun olan nokta burası. Bu semboller üzerinden bir hayat yaşamaya başlıyoruz. Böyle bir hayatın en önemli sorunu gerçeklerden kopmuş olmak ve temsiller üzerinden bir hayat yaşamak. Bir örnekle anlatmaya çalışayım. Hayal edin ki 50-60 kişilik bir odada bir akademik toplantı yapılıyor. Toplantı sırasında içeride bir yangın çıkıyor ve insanlar panik içinde sağa sola koşuşuyorlar, kapıdan çıkmaya çalışıyorlar, kimileri eziliyor, kimileri yangından etkileniyor, tam bir panik ve kaos. Daha sonra bu olaylar o toplumdaki radyo ve gazetelere konu olunca şöyle anlatılıyor: “Bir toplantıdan hızlıca dışarı çıkan insanlar ilk defa sol ayakları ile odanın dışına bastılar.” Çünkü o toplumda sol ayakla odanın dışına basmak çok önemli ve çok olumsuz bir anlam taşıyor. Buradaki biyolojik olarak önemli olaylarla, kaç kişinin ciddi yaralandığı veya yandığı gibi can alıcı konularla ilgilenilmiyor ve o toplumca önemli olduğu düşünülen aslında hiç anlam taşımayan olay üzerinde duruluyor. Toplumdaki herkes aşağı yukarı benzer koşullama süreçlerine maruz kaldığı için güçlü duygusal tepki verdiği davranışı çok önemli zannedebiliyor.

Özetlemek gerekirse insanların gerçeklerini duyguları; duygularını da koşullama sürecinin yönlendirdiğini düşünüyorum. Kültürlerin içindeki koşullama, kavramların oluşmasında ve tercihlerde çok önemli oluyor. Örneğin, Etiyopya’daki Mursi toplumunda güzellik kavramına bakalım. Kadınlar alt dudaklarını keserek küçük tabaklar yerleştiriyorlar ve bunun kendilerini daha güzel yaptığına inanıyorlar (Kopanja, 2019) (Bkz. Resim 3). Muhtemelen Mursi erkeklere de böyle görünen bir kadın daha güzel geliyordur. Bizlere her ne kadar çok farklı gelse de dünyada yaşayan insan toplulukları yaşadığı hayatı belli düşüncelerle anlamlandırmaya çalışıyor. Bu anlamlandırmaları zihninde koşullama ile oluşturduğu temsillerle yapıyor. Her toplum için kendi temsilleri, kendi anlamlandırmaları önemli ama diğerininki anlamsız ve önemsiz gelebiliyor.

Resim 3. Bir Mursi kadın (Kopanja, 2019)

İnsanlar veya toplumlar dış gerçeklikten ne kadar uzaklaşmışsa o kadar patolojik ve sorunlu bir hayat yaşayabiliyor. Tabii bunu anlamaları çok kolay olmuyor. Aslında Orta Çağ Avrupası tam bir algılar (iç temsiller) çağıdır. Buna benzer sayısız olaylar vardır, mesela bazı kadınların “cadı” diye din adamları tarafından suçlanarak öldürülmesi bunlardan birisidir (Goodare, 2016). O dönem temsillerin, algıların gerçeklerden çok daha önemli olduğu bir dönem. Din adamlarının sözleri ve sağlıksız zihinleri onları dinleyen ahalinin gerçekleri oluyor. Aslında sözler, kelimeler hepsi klasik koşullama ile anlam kazanıyorlar, hepsi temsiller ama insanlar kelimeleri gerçek zannediyor. Kelimelerin tek başlarına anlamları yok, belli olaylar ile eşleştikleri için anlam kazanıyorlar. Bir insana kelimeler ile çok güzel şeyler söyleyebilirsiniz, o kişide çok olumlu duygu yaratabilirsiniz. Fakat aslında durum sizin gerçek niyetinizden çok farklı olabilir. Kelimeler sadece havada ses dalgalarıdır. Orta Çağın sonunda bilimsel düşüncenin gelişmesi ile temsiller ve algılar, yerini gerçeklere bırakmaya başlıyorlar. Bilimsel yöntem ve gözlem bizlerin bu farkı anlamamızı sağlıyor.

Aslında günümüzde klasik koşullama yoluyla zihinlerde temsiller yaratma ve insanların duygularını yönlendirme daha evvel belirttiğim gibi medya üzerinden yapılabiliyor. Belli kavramlar, imajlar belli duyguları tetikleyen görüntülerle eşleştiriliyor. Reklamlar da aynı mekanizma ile çalışıyor. Bizlerin duyguları belli ürünlerle eşleştirilerek tercihlerimiz şekillendirilebiliyor (Schachtman ve ark., 2013). Duygusal tepkilerimizi gerçek olaylara değil de gerçek zannettiğimiz temsillere gösteriyoruz. Sonuç olarak da gerçeklerden koparak bir temsiller denizinde kayboluyoruz. Bu süreçten kurtulmanın tek yolunun farkındalığımızı geliştirmek olduğunu düşünüyorum: Duygularımızın üzerinde düşünebilmek. “Bu olay bende çok yoğun duygu tetikliyor ama gerçekten de çok önemli bir olay mı acaba” diye bir değerlendirme yapabilmek, sorgulayabilmek. İnsanların zihninde bu kapasitenin olduğunu, çocukluktan beri yaşadığı deneyimlerle gelişebildiğini veya gelişemediğini düşünüyorum. Yaşamsal olan ile temsili olanı ayırt edemezsek koşullu uyarılar ile duyguları tetiklenerek yaşayan, gerçekler ile temsilleri birbirine karıştıran canlılar olarak yaşamaya devam ederiz. Bütün hayatımız gerçekler ile değil de onların gölgeleri (temsiller) ile uğraşarak geçer. Bir şeyler yapıyor hissine kapılırız ama vaktimizi ve enerjimizi boşa harcarız, temsillerin esiri olarak.

4. Aşama: Farkındalığın Gelişimi

Bu aşamada zihin temsillerin esaretinden kurtulabilir. Temsiller, semboller yine önemli olsun ama gerçekler ile karıştırılmamalılar. Temsiller gerçekleri tahmin ettikleri için, hayatı daha renkli yaptıkları için önemlidir, fakat gerçeklerin yerine geçmiyorlar. İnsanların temsillerin sadece temsil olduğunu, ne kadar yoğun duygu tetiklerse tetiklesinler yaşamsal gerçekler olmadığını anlayabilmesi için sorgulayan, düşünen bir zihne gereksinim vardır. Böyle bir zihin ise merak, sorgulama ve anlama ortamlarının sağlandığı bir aile ve eğitim sisteminde gelişebilir. Küçük yaşlardan itibaren çocukların özgürce her şeyi sorgulayabildiği bir eğitim sistemi. Çocukların küçük yaşlarda içlerinde oluşan merakın ebeveynleri ve okul sistemi tarafından beslenmesi çok önemlidir. Çocuk etrafındaki olayları özgürce sorgulasın ki daha sonra gençlik ve yetişkinlikte kendi düşüncelerini ve duygularını da sorgulayabilsin. Aksi takdirde kendisine verileni olduğu gibi kabul eden, düşünme, eleştirme ve sorgulama yetilerini geliştirememiş bireyler ortaya çıkar. Bu insanlar kendi düşünce ve duygularından uzak olduğundan, kendisine ne verilmişse onu yaşayabilir, kendi benliğinden uzaklaşmıştır. Böylece kendi potansiyellerine de uzak olur, yaratıcı olması olanaksızdır. Winnicott “sadece gerçek benlik yaratıcı olabilir, sadece gerçek benlik gerçekten hissedebilir” der (Tuber, 2008). İnsanların kendi duygularını sorgulayabilmesi zahmetli ve acı verebilen bir süreçtir. Kişinin şimdiye kadar gerçek, çok önemli veya vazgeçilemez diye düşündüklerinin aslında hiç de öyle olmadığını, çocukluk ve gençlik sürecinde içselleştirildiğini anlaması hiç de kolay değil. Aslında bayağı acı verici, çünkü benliğimiz içselleştirdiğimiz bu temsillerden ve onlara bağlı duygulardan oluşuyor. Bizlerin insanlar olarak belki de en önemli özelliğimiz anlama ve farkına varabilme kapasitelerimizin olmasıdır. Böyle bir potansiyel ile doğduğumuzu düşünüyorum. Fakat bu kapasitemizi geliştiremediğimiz takdirde kompleks bir koşullama ağında diğer canlılar gibi belli uyarılara belli tepkiler vererek yaşarız. Ama bu hayat bilinçli olmaktan, anlamaktan çok uzak olur, mekanik, bilinçsiz bir varoluş. Bu koşullama ağını kim ve nasıl oluşturmuşsa onun istekleri doğrultusunda belli uyaranlara belli tepkiler vererek yaşarız, bilinçsiz bir şekilde. Kendi özgür irademizle davrandığımızı düşünürüz. Aslında iki seçeneğimiz var, ya anlayarak ve farkına vararak yaşayacağız ya da mekanik ve bilinçsiz bir şekilde içinde bulunduğumuz ortamlarda klasik ve edimsel koşullama ile kazandığımız duygusal tepkileri göstererek ve bu tepkileri bizim özgür irademiz zannederek. Buradaki en önemli engellerden biri insanların mekanik ve bilinçsiz yaşadıklarının farkına varmalarının çok zor olmasıdır. Herkes kendi seçimlerinin ve davranışlarının bilinçli, farkında ve doğru olduğunu düşünür. Çünkü bu davranış örüntülerini çocukluğunda maruz kaldığı çeşitli koşullama süreçleri sonunda kazanmıştır. Belli olaylara ve sembollere verdikleri duygusal tepkileri içselleştirmiştir, bu duygusal tepkiler artık benliklerinin bir parçası olmuştur. Bu mekanik var oluşun ötesine geçebilmek için kritik süreçler, anlama ve farkına varmadır. İnsanların farkında olabilmeleri için önce kendilerine, sonra kültürlerine daha sonra da bütün hayata kritik bir açıdan bakmalarının önemli olduğu görüşündeyim. Fakat insanların çoğu bu mekanik varoluşun içinde yaşamalarına rağmen kendilerini özgür davranabilen, özgür düşünebilen canlılar zannederler. Çünkü bu düşünce onları mutlu eder, aksi ise mutsuz. Kim robot gibi bir otomat olmak ister ki. Smith ve Engel’in (1968) deneyi bu açıdan çok ilginçtir. Katılımcı 120 yetişkin erkeğe otomobil resimleri göstermişlerdir. Bu resimler iki tiptir, her ikisinde de birbirinin aynı otomobiller vardır, fakat bir tanesinde farklı olarak bir kadın model resmi vardır. Katılımcılara bu iki resimden biri gösterilip otomobillere bakıp fiyatlarını, süratlerini ve tehlikeli olup olmadıklarını belirtmelerini istemişlerdir. Sonuçlar kadın model resmi ile gösterilen otomobillerin diğerlerine göre ortalama 340 dolar daha pahalı, 15 kilometre daha hızlı ve daha tehlikeli görüldüğünü göstermiştir. Daha sonra katılımcılara fotoğraftaki kadın modelin tahminlerinin etkileyip etkilemediği sorulduğunda ise 23 kişiden 22’si böyle bir şeyin söz konusu olmadığını, tamamen otomobillerin özelliklerine bağlı kalarak objektif yargılarda bulunduklarını iddia etmişlerdir. Davranışlarımızın nasıl çevresel uyaranlar tarafından tetiklendiğini, davranışlarımız ve tercihlerimizin yaşadığımız koşullama süreçleri ile şekillendiğini anladığımız, farkına vardığımız zaman bu bilinçsiz ve mekanik var oluşun ötesine geçme şansımız ortaya çıkabilecek. Bu sürecin farkındalığın ilk adımı olduğunu düşünüyorum. İnsanların farkındalığı arttıkça dikkatleri kendi iç süreçlerinden dışarıdaki olaylara kaymaya başlıyor. Alfred Adler’in sosyal ilgi (social interest) (Corsini ve Wedding, 2005) diye bir kavramı var. Adler, psikoterapi sonucunda kişilerin çevresel olaylara daha hassas olduğunu fark etmiş. Yani kendi sorunları çözüldükçe kişilerin ilgileri çevresel sorunlara kayıyor. Ben bunu kişinin farkındalık kapasitesinin gelişmesi olarak anlıyorum. Daha evvel farkında olmadığı, kendisi dışında kalan sorunlar da artık farkındalığının içine giriyor. Örneğin, Eski Roma’da insanları vahşi hayvanlara veya birbirlerine parçalatırken izleyiciler keyifle bu olayı seyrediyorlardı (Minowa ve Witkowski, 2012). Orada acı içinde hayatlarını kaybeden insanların ve hayvanların duygularını hiç hissetmiyorlardı. İspanya’da boğalar yavaş yavaş acı içinde öldürülürken seyirciler coşku içinde matadoru alkışlıyorlardı, boğanın yaşadığı acı onların farkındalığının içine girmiyordu. Neyse ki zamanla bu iki olayın da vahşet olduğu anlaşıldı. İspanya’nın Katalonya bölgesinde 2011 (CNN News, 2011) yılında boğa güreşleri yasaklandı, umarım diğer bölgelerinde de boğaların acıları göz önüne alınır. Bizler de biraz görmediğimiz ve biraz da tam yalanlama (denial) içinde olduğumuzdan mezbahalarda yaşanan o trajedilerin hiçbirini hissetmiyoruz. Hayvanların korku ve çaresizlik içinde öldürülmelerine karşı tamamen ilgisiz kalıyoruz, bizim farkındalığımızın içine girmiyor, bu durum gerçekten çok üzücü. Beatles’ın gitaristi Paul McCartney, 1970 yıllarında bir mezbahayı ziyaret ettikten sonra gördüklerinden çok etkilenmiş ve “eğer mezbahaların duvarları camdan olsaydı herkes vejetaryen olurdu” demişti (The Beatles Interview, 1970). Ümit ederim insanlığın farkındalığı olgunlaşmaya devam eder, bizim dışımızdaki diğer canlıların yaşadıkları acıları hissederiz ve anlarız, doğadaki bütün canlılarla uyum içinde yaşamanın yollarını buluruz. (Bütün anlattıklarımın kısa bir özeti aşağıdaki şekilde gösterilmiştir, bkz. Tablo 1).

Tablo 1. Davranışın Evrimsel Aşamaları*

Doğuştan Davranış ------------------------------------------Öğrenilen Davranış------------------------------------------------

1

2

3

4

Biyolojik

Koşulsuz Uyaran
(Biyoloji)

Koşullu Uyaran
(Temsiller)

Farkındalık

Genetik

Öğrenme

İlk BENlik hissi

Anlamak

Refleks 

Klasik koşullama

Sönme etkisiz

Farkına varmak

Kinesis, MAPs

Edimsel koşullama

Temsiller ağı çok etkili

Temsillerin gerçek

Taxis

Gözlemsel Koşullama

Gözlemsel Koşullama

Olmadığını anlamak

 

Temsil oluşturma ama biyolojik temelli bir hayat

Temsiller üzerine bir hayat

 

*Bu dört aşamanın birbiri içine geçmiş şekilde oluştuğu; örneğin dördüncü aşamaya gelmiş bir zihnin diğer üç aşamayı barındırdığı düşünülmektedir.

Kaynaklar

Barker, M. L. (1997). Learning and behavior: Biological, psychological and sociocultural perspective. Prentice Hall.

Boaks, R. (1994). From Darwin to behaviourism: Psychology and the minds of animals. Cambridge University Press.

Clements, N. A. (1992). The biology of mosquitoes, volume 1: Development, nutrition and reproduction. CABI Publishing.

CNN News (2011, 26 Eylül) Spain’s Catalonia region bans centuries-old bullfighting, https://edition.cnn.com/2011/09/25/world/europe/spain-bullfighting-ban/index.html

Concepts in Biology (b.t.). Part IV, Evolution and Ecology 18. Evolutionary and Ecological Aspects of Behavior. 18.5. Instinct and Learning in the Same Animal. https://schoolbag.info/biology/concepts/122.html

Corsini, J. R. ve Wedding, D. (2005). Current psychotherapies (5. Baskı). Brooks/Cole Thompson.

Davey, G. (1989). Ecological learning theory. Routledge.

Domjan, M. (2014) The principles of leaning and behavior (7. Baskı). Wadsworth Publishing.

Goodare, J. (2016). The European witch-hunt. Routledge.

Kopanja, J. (2019, 30 Ekim). The Mursi tribe and lip plates. International Cultural Diversity Organization. https://www.icdo.at/the-mursi-tribe-and-lip-plates/

McFarland, D. (1998) (Ed). Animal behavior: Psychobiology, ethology and evolution (3. Baskı) Prentice Hall.

Minowa, Y. ve Witkowski, T. H. (2012). Spectator consumption practices at the Roman games. Journal of Historical Research in Marketing, 4(1), 510-531.

Pierce, W. D. ve Cheny, C. D (2013). Behavior analysis and learning (5. Baskı). Psychology Press.

Schachtman, T. R., Walker, J. ve Fowler, S. (2011). Effect of conditioning in advertising. T.R. Schachman ve S. S. Reilly (Ed), Associative learning and conditioning theory: Human and non-human applications içinde (ss. 481-506). Oxford University Press.

Smith, G. H., ve Engel, R. (1968). Influence of a female model on perceived characteristics of an automobile. Proceedings of the 76th Annual Convention of the American Psychological Association, 3, 681-682.

The Beatles Interview. (1970, Mart). Broadcast 1970 March Paul McCartney interview David Wigg including the future of the Beatles [Audio]. YouTube. https://www.youtube.com/watch?v=UGmediciHjY

Tuber, S. (2008). Attachment, play, and authenticity: A Winnicott primer. Jason Aronson Inc.

U.S. Environmental Protection Agency (2022). Mosquito life cycle. https://www.epa.gov/mosquitocontrol/mosquito-life-cycle


* İzmir Ekonomi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Prof. Dr.

Bu makalenin son hâline gelmesinde emeği geçen başta Hilal Yorulmaz ve Dr. Hasan Bahçekapılı olmak üzere herkese çok teşekkür ederim.