İklim Değişikliği: Tarihsel Tartışmalar, Ekonomik Dinamikler ve Adalet Arayışı


Bahar Aykaç

Düzce Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Dr.

İklim değişikliği ile ilgili psikolojik çalışmalar genelde bireylerde değişim yaratmak üzerine odaklanır. Bu bağlamda sistemi meşrulaştırma (Feygina, 2010), sosyal normlar (Sparkman ve ark. 2017), psikolojik mesafelenme (Jones ve ark., 2017; Şahin, 2023) gibi sosyal-psikolojik yaklaşımlarda iklim değişikliğinin bireysel yansımaları üzerine pek çok çalışma yapılmıştır. Bu bağlamda geri dönüşüm, çevreci ürünlere yönelme, ikinci el alışveriş, toplu taşıma kullanımı, hibrit araç kullanımı gibi alanlarda sosyal değişim nasıl sağlanabilir sorusu önemli bir araştırma alanıdır (Doell ve ark. 2024). Bu yazıda ise bireysel seviyeden sosyal seviyeye doğru bir bakış açısı benimsenmiştir. İklim değişikliği konusu birey-devlet-tarih-uluslararası düzen arasındaki ilişki adalet algısı ekseninde incelenecektir. Bu amaçla iklim değişikliğine yönelik tarihî adalet tartışmaları, bu konunun ülkeler ve şirketler bazında nasıl ele alındığı, karbon satmak ve karbon vergisi konularına nasıl gelindiği açıklanmaya çalışılacaktır. Bu çerçeve sayesinde ilerde bu konu hakkında yapılacak ampirik araştırmaların daha geniş ve derin bir yelpazede gerçekleştirilmesi ve tartışılmasına bir zemin hazırlanması hedeflenmektedir.

İklim değişikliği ile ilgili tartışmalardan önce iklim değişikliğinin anlaşılabilir bir tanımı ve zararı ile başlamak yerinde olacaktır. İklim değişikliğinin zararlarından söz ederken derece farkları, karbon/dioksit miktarı yüzdesi gibi bilgiler ve bunlara yönelik senaryolar çok ayrıntılı şekilde bulunabilmektedir (IPCC, 2018; 2023). Bunlar bazen çok karmaşık sayı hesapları olarak görülüp okuyucu tarafından atlanabilmektedir. Daha basit ve metaforik bir ifade ile düşünülürse karbon aslında “organik” daha başka bir deyişle de canlılık ve yaşam ile ilişkilidir. Fosil yakıt, aslında onların bir zamanlar canlı oldukları ancak artık öldükleri ve zamanla fosile dönüştükleri anlamına gelir. Bu fosilleri yakmak esasında ölülerin geri çağrılmasıdır. Bu sayede âdeta her geçen gün yaşayan sayısı artmaktadır. Belki şu an dünyada 30 milyar yaşıyor gibi hissettiriyor ve artık gezegenin sınırları bunu kaldıramamaktadır da denilebilir. Öte yandan bu fosil yakıtların yer altında kalması da ayrıca gezegen için faydalıdır. Kömürün yer altında durduğunda örneğin arsenik gibi zehirli maddeleri tutucu etkisi olduğu da bilinmektedir (Munawer, 2018). Bugün Rusya gibi ülkelerde, halk sağlığında insanların mideleri zehirlendiğinde zehri absorbe edeceği düşüncesiyle aktif karbon, başka bir deyişle kömür hapı kullanılmaktadır (Moscow Times, Haziran 2016). Kömürün yakılması, aslında tutulan zehrin açığa çıkarılmasıdır ki bu tutulan zehirli maddelerin salınması kendi başına bir sağlık sorunu olarak gündemdedir (Finkelman ve ark. 2002). Bu iki durum beraber değerlendirildiğinde aslında çıkan sonuç insanın kendini zehirlemesi ve sınırların büyük ölçüde zorlandığı ve bunun sonuçlarını yaşadığımızdır.

Gezegenin sınırlarının zorlanmaya başlaması ve iklim değişikliğinin başlangıcı Sanayi Devrimi dönemini işaret etmektedir. İklim değişikliği krizinin kökeninde, Aydınlanma Dönemi’nde ortaya çıkan kaynakların sınırsız ve herkes için yeterli olduğu yönündeki temel inanç bulunmaktadır. Bu inanç, iklim değişikliğinin gezegenin sınırlarını görünür kılmasına dek geçerliliğini korumuştur. Isınmanın başlangıcı sayılan Sanayi Devrimi ile liberal ekonomik fikirler zamanın ruhuna (zeitgeist) uygun şekilde yakın yıllarda ortaya çıkmıştır. Kaynakların sınırsızlığı ve sanayi devriminin eş zamanlı ortaya çıkması bize fikirlerin ve üretimin arasındaki bağlantıyı doğrudan göstermektedir.

İklim değişikliğinin fark edilmesi ve bilimsel olarak ifade edilmesi erken bir dönemde gerçekleşmiştir. Atmosferdeki karbon emisyonunun gezegeni kalıcı olarak ısıtacağına yönelik ilk bilimsel kaynak 1896 yılında Arrhenius tarafından yazılmıştır. Kendisi İsveçli bir bilim insanı olarak buzul yerlerle dolu ülkelerde tarımın yapılabileceği düşüncesiyle daha yumuşak bir iklimde yaşayacağımızı iddia ederek bu durumu olumlu karşılamıştır (Arrhenius, 1896). Bu değerlendirmenin yanılgısı ve iklim değişikliğinin bütün dünya üzerindeki olumsuz etkileri ise her yerde görülmektedir. Günümüzde sürekli çıkan yangınlar, müsilaj gibi olaylarla iklim değişikliği ve etkileri genel olarak kabul edilmektedir (IPCC, 2021). İklim değişikliğinin zararlı olduğu ve bir çözüm ihtiyacı 1980’li yıllarda ortaya çıkmıştır. 1988 yılı Birleşmiş Milletlerin Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC; Intergovernmental Panel on Climate Change) kurulmuştur. 1992 yılında Birleşmiş Milletler Çerçeve Sözleşmesi imzalanarak (UNFCCC, 1992) iklim değişikliği bir gerçek olarak kabul edilmiştir. 1997 yılında ise ABD’nin imzalamadığı ünlü Kyoto Protokolü imzalanmıştır. Bu sözleşmeler iklim krizinin önem ve ciddiyeti göstermektedir. Bu durumun ciddiyeti devletler bazında büyük ölçüde Kyoto Protokolü (1997), Paris İklim Anlaşması (2015) ile yaptırımları da olan bir sürece dönüşmüştür. 1800’lü yıllarda başlayan bu süreç günümüze kadar daha fazla kanıt ve daha büyük riskler ve daha çok zarar ve son dönemde daha ciddi anlaşmalar ile seyretmektedir.

İlk Tartışmalar: Sorumluluk ve Bedel

İklim değişikliğinden önce de çevresel problemler mevcuttu ve “kirleten öder” prensibiyle hareket ediliyordu; iklim değişikliğinde ise ortak ama farklılaşan sorumluluklar adlı bir ilke uygulanmaktadır. Bu duruma tarihsel açıdan yakından bakalım. İklim değişikliğinden önceki çevresel problemler toprak kirliliği, su kirliliği, atık meseleleri olarak gündemdeydi. Özellikle 1970’ler çevre konusundaki tehlikelerin, kirliliğin dünyada artık ciddi bir mesele olarak algılandığı yıllardır ve bu yıllar çeşitli kanunlar, alınan önlemler vasıtasıyla yasaklama dönemine girilen bir dönem olarak adlandırılabilir (Radkau, 2008). Şirketler ya da zarar verenler kirletme bedellerini ödemek zorundaydı (“kirleten öder” prensibi) (Schwartz, 2010). DDT olarak bilinen tarım ilaçlarının yasaklanması bu döneme tekabül eder (Dunlap, 2014). Bu örnekler çevre problemleri ve ona yönelik yasal ve kalıcı yaptırımların tarihteki yerine işaret etmektedir. İklim adaletinde ise sorunun global olması, tarihsel arka planı, farklı bakış açılarının varlığı uzun tartışmaları ve bir adalet tartışmasını beraberinde getirmiştir. Burada öne çıkan konulardan biri karbondioksit salınımından kimin ne kadar sorumlu olduğunun hesaplanması olmuştur. İklim değişikliğin varlığına yönelik bilimsel konsensusun büyük ölçüde sağlanmasının ardından çözüm aşamasına geçildiğinde çevresel problemlerde yaygın uygulanan “kirleten öder” prensibi gündeme gelmiştir (Ambec ve Ehlers, 2014). Ne var ki bu durum geçmiş çevresel problemlerdeki gibi “kirleten öder” prensibi doğrudan uygulamaya konamamıştır. Daha geniş bir bakış açısıyla gelişmiş ülkeler, geçmişten bu yana yaptıkları karbondioksit salınımından hem kendi ekonomileri için büyük ölçüde faydalanmıştır hem de daha büyük karbon üreticisidirler ve bu durumdan en büyük zararı görecek olanlar genelde onlar değildir (Jones ve ark., 2023). Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler bu süreçte daha çok zarar görmelerinin yanı sıra eğer bir karbon üretimi kısıtlamasına gidilirse ekonomik gelişimleri açısından da yavaşlamak durumunda kalacaktır (Wei ve ark., 2012). Bu sebeple iklim değişikliğinde her ülke aynı yerde durmadığından iklim değişikliğinde ortak ama farklılaşan sorumluluklar prensibinden hareket edilmesinde karar kılınmıştır.

Bu farklılaşmış sorumluluklar meselesi ülkelerin söylemleri açısından tartışmalar yaratmıştır. Bu konudaki tartışmalar “öteki”ni suçlama, bir suçlu arama ve genel bir adaletsizlik algısı şeklinde de seyredebilmektedir. Örneğin Hindistan’ın 1989’daki Başkanı Ramaswamy Venkatarman’a göre Batı’daki tüketim toplumu bu krizdeki esas problemi oluşturmaktadır. Kendisine göre global çevre krizlerinin arkasında gelişmiş ülkelerin tüketimi olduğundan, bu ülkeler olmasaydı dünya daha güvenli bir yer olacaktır. Öte yandan, bazı görüşler günümüzde hızla sanayileşen Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin de iklim değişikliğinin yeni sorumluları hâline geldiğini savunmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin her hafta bir kömür madeni açmasına karşılık gelişmiş ülkelerin -özellikle ABD- karbon salınımını azaltmaya çalışması bir adaletsizlik olarak görülmektedir (Klein, 2014). Bu konudaki ötekileştirme ve meseleyi kendinden uzaklaştırma son derece yaygın bir tepkidir (NDTV, Nisan 2025). Ülkelerin bulundukları konuma göre adalet ve sorumluluk anlayışları değişebilmektedir.

Bu tartışmalar, Birleşmiş Milletler gündemine taşınmış ve iklim kanunları ve ülkelerin uyacağı kriterlerdeki uzlaşmada belirleyici referans noktaları olmuştur. 1997 yılında Brezilya, karbon salınımını tarihsel olarak hesaplamayı önermiş ve buna en çok neden olan ülkelerin daha fazla sorumluluk alması gerektiğini önermiştir (Den Elzen, 2003). Başlangıç senesi, fosil yakıt kullanımı, hayvancılık, metan gazı, kişi başına düşen harcama (nüfus etkisi), ormancılık etkisi gibi pek çok etkenin göz önüne alındığı karışık hesaplamalar ile bu sorumluluk hesabı yıllar sürmüştür. Avrupa Birliği’nin hazırladığı bir raporda da üretim, bölge ve tüketim başlıklarında farklı hesaplama bakış açıları olduğu görülmektedir. Bu duruma bir de senelerin de eklenmesiyle elde edilen verilerin ne kadar tartışmaya açık olduğunu görebiliriz (European Environment Agency, 2013). Bu tartışmaların ekseninde Brezilya’nın önerisine göre yapılan hesaplamada Avrupa ulusları, ABD ve Latin Amerika ülkeleri daha büyük kirleticiler olarak görülmüştür. Bu durumda tarihsel adalet, çoktan endüstrileşmiş bu ülkeleri ilk büyük sorumlu olarak tutmaktadır (Den Elzen ve ark., 2005). Bu sorumlulukla beraber sanayileşme ve gelişimin iyi taraflarının da hesaba katılması gerektiği görüşü ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi’nin bir diğer sonucu, hayatın zenginleşmesi, devletlerin güçlenmesi ve birçok yerde yaşam kalitesinin artması olmuştur. Fosil yakıtlar o dönemin zenginliğinin yakıtı da olmuştur. Bu durum aslında karbon konusundaki zarar hesaplamalarını zorlaştırmaktadır çünkü katkı ve zararı ölçmek kolay değildir. Sömürgecilik geçmişi olan ve sanayileşmiş ülkelerin bu durumdan daha fazla fayda sağladığı argümanı, bu ülkeleri bu anlamda yeniden daha büyük bir sorumluluk çerçevesi içerisine iterek tartışmaları derinleştirmiştir (Singer, 2011). Emisyon hesaplarında bir de karbondioksitin zararlı olduğunun bilinip bilinmediğinin gözetildiğinde ve bu sebeple 1890’lar yerine 1990’lar baz alındığında, katkı oranları yine büyük ölçüde değişmemiştir, istisna olarak Çin biraz daha yükselmiştir, Afrika’da neredeyse bir değişiklik olmamıştır (UNFCCC, 2008). Görünen sürekli kimin daha suçlu olduğunu bulmak ve faydayı zararı hesaplamak adalet açısından iyi olsa da harekete geçilmesi açısından belirli bir yavaşlığa neden olmuştur denilebilir.

1997-2008 arası dönem, hesaplamalar ve sorumluyu bulma konusundaki tartışmalarla geçerken dünya ısınmaya devam etmiştir. Bu hesaplama çıkmazına bir çözüm olarak 2009 Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde Ruanda (Kagame, 2009) ve Sri Lanka delegelerinin öncülüğünde “eşit paylar ilkesi” teklifi gelmiştir. Buna göre sürekli kimin suçlu olduğunu hesaplamaya çalışmak, iklim krizi konusunda eyleme geçmeyi yavaşlatmaktadır. Bunun yerine o günün tarihi ile hedeflenen emisyon azaltma arasında her bireyin (per capita) eşit emisyon hakkı vardır. Bu haklar ekseninde geleceği öngörerek bir sorumluluk anlayışı geliştirilmelidir. Bazı görüşler günümüzde hızla sanayileşen Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin de iklim değişikliğinin yeni sorumluları hâline geldiğini savunmaktadır. Bu eşit paylar ilkesine göre, gelişmiş ülkeler yüksek düzeyde emisyon üretmeyi sürdürürken, Afrika gibi daha az emisyon üreten ülkeler emisyon haklarını bu ülkelere satma imkânına sahip olacaktır. Çünkü Afrika’da yaşayan ve karbon üretimi az olan devletler kendi karbon haklarını satabileceklerdir. Bu sayede hem ekonomik gelişim bir ölçüde devam etmiş olacak hem de gelişmekte olan ülkeler bu aldıkları karbon parasını iklim değişikliği ilen mücadelelerinde kullanabileceklerdir. Bu fikir, çeşitli eleştirilere ve kötüye kullanım örneklerine maruz kalmış olsa da günümüzde yasal çerçeveye oturmuş ve en yaygın kabul gören adalet yaklaşımlarından biri hâline gelmiştir. “Sınırla ve Pazarla” ya da “Üst Sınır Ticareti” (Cap and Trade) denilen bu model asit yağmurlarını engellemek amacıyla ABD’nin 1990’larda ekonomi ve tarım arasında kaldığı dönemde uygulanmıştır. Buna göre ekonomik gelişim için zorunlu olarak belirli ölçüde karbonu ya da gazı üretmek zorunludur ancak bu gidişata bir sınır koyulabilir. Bunun yönetimi günümüzde iklim değişikliği kanunu ile yapılan karbon vergisi ve karbon satışı gibi standardize işlemlerle yapılabilmektedir. Bugün de bu konuda hâlâ çözülmeyi bekleyen hesaplamalar mevcuttur ve Türkiye’de çıkan İklim Kanunu’nda da (TBMM, 8 Temmuz 2025) bunun için ayrı bir bölüm bulunmaktadır.

Karbon üretimi ve tüketimi ile ilgili en çok eleştiri alan konulara kısaca göz atarsak fiyatlandırma, yerli halklara zarar ve gerçek olmayan üretim ve tüketim değerleri meselesi karşımıza çıkar. Goodal (2024) karbonla ilgili ilk meselenin karbona verilen çok ucuz fiyatlandırma olduğunu ancak 2021’e kadar olan süreçte bu durumun belirli ölçüde aşıldığını dile getirir. Bu noktadaki sorun, bazı şirketlerin emisyonlarını düşürme gerekçesiyle ormanlık bölgelerde yaşayan yerel halkların topraklarını ele geçirmesi ve onları yerinden etmesiyle ortaya çıkan kötüye kullanımlardır. Burada şirket bir yutak alan yaratarak karbon üretimi düşürmüş görünse de iklim değişikliğinin zararlarından biri sayılan yerel halkların zarar görmesine başka bir şekilde yol açmaktadır. Bir diğer sorun, soğutma sistemleri gibi karbon tüketen teknolojileri üreten şirketlerin, daha fazla üretim yapıp sonrasında karbon yakalama yoluyla bu fazla üretimi dengelemeye çalışmalarıdır. Bir diğer sorun, soğutma sistemleri gibi karbon tüketen teknolojileri üreten şirketlerin, daha fazla üretim yapıp sonrasında karbon yakalama yoluyla bu fazla üretimi dengelemeye çalışmalarıdır. Böylece, gerçekte yüksek karbon salımı yapmalarına rağmen yalnızca yakaladıkları karbonu öne çıkararak sistemin açığından yararlanabilmektedirler (Klein, 2014). Bu gibi açıklarla mücadele etmek günümüzde son derece önem arz etmektedir.

Bu sistemde ele alınması gereken başka bir nokta karbon vergisi konusudur. Karbon ticareti devletler bazında işleyen bir hesap olduğu için bireysel katkıları hesaplamak anlamsız olmaktadır. Eğer birisi daha çevreci olmak isterse çevreci ürünlerin daha pahalı olması ya da kişilerin çevreci olmak için elektrikli araba almak gibi alışkanlıklar geliştirmesi sadece karbon ticareti açısından bakıldığında daha fazla karbon üretmek isteyenler için bir alan oluşturmaktadır ve bu durum psikolojik açıdan bedavacılık sorununa tekabül etmektedir (Gifford, 2011). Çünkü eşit haklar ilkesine göre kişinin çevreci olması başka birine karbon hakkını otomatik devretmesi gibi işlemektedir. Bu yüzden fosil yakıtlardan ve benzeri ürünlerden alınan karbon vergisi, bu konudaki adaletsizliği ortadan kaldırma amacı gütmektedir (Hansen, 2009). Bu şekilde düşük karbonlu ürünlerden daha az vergi alınmasıyla çevreci kişilerin ödüllendirilmesi planlanmaktadır. Bunlar hâlâ tartışılan önemli konulardır.

Günümüzde devam eden karbon hesaplama kısmında devam eden bir diğer sorun, ülke sınırları içinde yapılan hesaplamalardır. Ülkeler sadece kendi sınırlarından sorumluysa Çin’de üretilen ve başka ülkelere gönderilen her ürün Çin’in hanesine yazılmaktadır. Bu durumda satışın yapıldığı ülkenin bir sorumluluğu yoktur (Klein, 2014). Ayrıca görünmeyen başka bir emisyon da taşımacılıkta üretilen emisyonun kimin hanesine yazılacağının kesin olmamasıdır. Bu tartışmalarda görülen aslında karbon emisyonunun nasıl hesaplandığına göre herkesin bir şekilde masum ya da suçlu olabildiğidir. Acaba gelişmiş ülkelerdeki karbon emisyonundaki azalma, gerçekten bir iyileşmeyi mi gösteriyor, yoksa yalnızca üretimin ve başka ülkelere kaymasının bir sonucu mu?

Ortak ama farklılaşmış sorumluluklar konusundaki sorumlular konusundaki karbon kısıtlama ve ticaretinin uygulanmasındaki endişeler de dikkat çekmektedir. Martin Khor (2007), Rio Zirvesi’nden sonraki dönemde çevre koruma iddialarının, Güney ülkelerini zayıflatma aracı olarak kullanılabileceği endişesini dile getirmiştir. Burada özellikle ortak ama farklılaşmış sorumluluklar kısmına uyulmadığı ve iklim değişikliği ile mücadele edecek teknolojinin transferi kısmından vazgeçilmeye çalışıldığı gibi kaygılara yer verilmiştir. Devletler, her ne kadar sorumluyu hesaplamak ile yıllarını harcasalar da bazı ülkeler iklim değişimi kaynaklı felaketlere daha açıklardır ve bu felaketlerden daha çok etkileneceklerdir. Bu ülkelerdeki kayıtsız işçiler, sabıkalılar, kadınlar, çocuklar daha fazla zarar görmektedir diyebiliriz. Ayrıca yeni nesil iklime dirençli evlerin piyasaya çıkması bu konudaki maddi eşitsizliği de yeniden göstermektedir. Daha çok zarar görecek gruplara harcanacak karbon ticaret bedelinin daha hassas gruplar için bir kalkan işlevi görmesi sistemin idealist beklentisidir. Bu sebeple zarar görenlere yönelik uygulamalarda daha somut çözümlere ihtiyaç vardır.

Sorumluluk ekseninde devletlerin rolüyle beraber konuşulacak başka bir konu da şirketler konusudur. Günümüzde büyük uluslararası şirketler ve ticaret kanunu da çözüm aşamasında kritik bir rol üstlenmektedir. Devletlerin kanuni bir bağlayıcılığı ve yaşayan kişilerin haklarını ve refahını koruma görevi olsa da adalet terazisinde “kirleten öder” kısmına dönecek olursak karbondioksit üreten şirketlerin rolü ne olacaktır? Karbon üretiminde büyük pay sahibi en çok yol açan hava yolu, petrol, lojistik, petrol ve kömür şirketlerinin, araç firmalarının, kaya gazı enerji üretimi ve termik santral işleticilerinin, endüstriyel hayvancıların bu konudaki sorumluluğu ne olacaktır (IEA, 2025)?

Ticaret kanunun bu konudaki rolünü yine yazının eksenindeki tarihsel perspektif açısından ele alalım. 1990’da Soğuk Savaşın Sona ermesi ile artık serbest ticaret, ahlaki bir norm hâline gelmiştir. Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO; World Trade Organization) 1994’te kurulması ve büyük uluslararası bağlayıcı ile serbest ticaret konusu bir dünya standardı hâline gelmiştir. Bu şekilde sermayenin dolaşımına getirilen serbestiyet, diğer anlaşmalar için bağlayıcı bir seviyededir. Kyoto Protokolü’nde (1997) belirtildiği üzere, hiçbir çevre yasası ticaret yasalarına aykırı olamaz. Devletler bu anlamda yerli sermayeyi ve ham maddeyi önceleyip desteklediklerinde haksız rekabet ortamı yaratmış ve sermayenin serbest hareketini engellemiş olduklarında bir anlamda suç işlemiş sayılırlar (WTO, 2012). Bu konu farklı ve çatışan değerlerin önemini göstermesi açısından kritiktir. İklim değişikliği ile mücadele edilirken bu konuda adalet terazisinde her daim yer bulmaktadır.

Paris İklim Anlaşması (2015) sonrasında, Dünya Ticaret Örgütü toplantılarında uyum hedefleri ve uygulamalar gündeme gelmiştir. Özellikle enerji tasarrufuna yönelik çalışmaların kâr oranlarını arttıracağı, yeşil enerjinin önünün açılması gerektiği ve uygulanacak tarifeler ve karbon hesaplamasının nasıl yapılacağı konuşulan konular arasındadır (WTO, 2024 Kasım). Burada hâlâ korumacılık bir tehlike olarak görülse de ticaret ve iklim artık birbirine rakip bir sistem olarak sunulmamaktadır. Ticaret örgütü aynı zamanda kendi bakış açısından yenilenebilir enerjinin dünyada eşit dağılmadığından ve bu konuda farklı arz talep durumları ve enerji aktarımı ile ilgili de bir rapor hazırlayarak geçiş konusunda ticari bir yol haritası da hazırlamıştır.

Ticaret ile ilgili en çok öne sürülen endişelerden biri, çevreciliğin yaşam standartlarını düşüreceğidir. Gündelik yaşamın dokusuna bakıldığında, artık bir anda 1700’lü yıllara geri dönemeyeceğimiz açıktır. Bu birçok anlamda karbonla çalışan her şeyin kapatılmasının ve aniden yok olmasının ciddi bir ekonomik kayıp olmadan mümkün olmayacağıdır. Dünyada enerji anlamında en büyük kısıtlılıklar büyük ekonomik krizler eşliğinde olmuştur (Anderson-Bows Larkin, 2013). O yüzden birdenbire uçağa binememek bireyler için çevreci bir eylemden çok ekonomik bir buhranla daha ilişkili algılanmaktadır. Dünyada petrol, kömür gibi şirketler hâlâ en çok kazandıran iş sahalarıdır ve Sanayi Devrimi’nden beri büyüme ve refahı besleyen can damarı olarak adlandırılabilirler. O yüzden bu şirketler için emisyon kısıtlamaları sanki bir refahtan vazgeçme olarak görülmektedir. İşte bu noktada yeşil enerjiye geçiş ya da bu şirketlerin kârlarının bir kısmını yeşil enerjiye aktarma, bireylerin bu konudaki yaşam tarzını değiştirip tüketici alışkanlıklarında değişim hedefi olabilir.

Ticaret konusundaki temel iddialardan bir diğeri de çevreye zarar veren ekonomilerde insanların çalışmamasını sağlamaktır. Çünkü insanlar tek gelir kaynağı olarak bu sektörleri gördükleri takdirde buralarda çalışma eğilimine gireceklerdir. Bu konuda öne sürülen çözümlerden biri herkese temel bir gelir sağlanmasıdır. Herkes için temel bir para sağlanırsa insanların kendilerine ve iklime zarar verecek kömür madeni işlere ya da kaya gazı çıkarma gibi işlere razı olmasının önüne geçebilir miyiz? Bu fikir mantıklı gibi görünse de ideolojik anlamda Haidt’in (2012) Ahlaki Temeller Kuramında bahsettiği muhafazakâr ahlak anlayışı ile çelişen bir durum ortaya çıkmaktadır. “Benim ticaretimi yapma” (don’t trade on me) ile çelişmektedir. Başka bir anlatımla, zenginden alınıp fakire verildiği bir sistem günümüz inançlarında adaletsizlik olarak algılanabilmektedir. O yüzden yeşil ve temiz iş fırsatları yaratılıp işçilerin bu kötü iş imkânlarına bel bağlamasının önüne geçilebilir.

İklim değişikliğinin tarihinde yeşil ve temiz iş fırsatlarının tartışılmasının bile ahlaki olup olmadığı konuşulmuştur. Beckerman (1992) bir makalesinde gelecek nesilleri ilgilendiren küresel ısınma ve sürdürülebilir kalkınmanın ahlaki olarak savunulabilir bir tarafı olmadığını ve eyleme dökülebilir de olmadığını iddia etmektedir. Ona göre gelişmekte olan ülkelerin zaten temiz su ve hava kirliliği gibi problemleri vardır. Ayrıca bu ülkelerde ekonomik gelişmenin de sürdürülebilir ekonomi için kısıtlanması bu ülkeler için daha da kötü olacaktır. Başka bir deyişle aynı anda hem ekonomik kalkınma hem de yeşil kalkınmanın mümkün olmayacağını savunmuştur. Bu iddiadan neredeyse 30 yıl sonra 2020 yılında Fernandes ve arkadaşları bu iddianın doğruluğunu bir çalışmayla sorgulamıştır. 1990-2013 yılları arasında 32 OECD ülkesinden elde ettikleri ekonomik ve yeşil gelişmeye yönelik yaptıkları çalışmada sürdürülebilir teknoloji transferi ve sürdürülebilir inovasyonun yeşil büyümeye bunun da ekonomik büyümeye sebep olduğunu göstermiştir. Khor’un da (2012) belirttiği gibi, teknolojik iş birliği ve sürdürülebilir teknoloji transferi, gelişmekte olan ülkeler için belirleyici önemdedir ve mümkündür. Ülkeler ekonomik büyümeden vazgeçmeden de yeşil dönüşüm sağlayabilirler.

Çözüm ve Bireylerin Rolü

Yazıda şu ana dek genelde devletler ve şirketler bazında bu konuyu ele aldık ama bir de bireylerin bu konuyu nasıl anlamlandırdıkları konusu da bu konunun en temel bileşenlerinden biridir. Bireyler; yaşam tarzı, tüketim alanı, bu konuda çözümün ana parçalarından biri olarak görülmektedir. Bu alanda insanların harekete geçmelerini neden engellediği çok önemli bir araştırma konusudur ve psikoloji alanında ciddi yankı bulmuştur. Bu alanda klasik sayılabilecek makalesinde Gifford (2011) eylemsizliğin ejderhalarını saymıştır. Bunlar özetle iklim değişikliğini kısıtlı algılayabiliyor olmak, cehalet, belirsizlik, çevreye duyarsızlık, meseleyi değersizleştirme, inkâr, sosyal karşılaştırma, dünya görüşleri gibi birçok alt başlık altında sıralanmıştır. Daha yakın bir zamanda yapılan bir çalışmada ise Geiger ve arkadaşları (2017) iklim değişikliğinin bir tartışma olarak sunulması, yapılan eylemlerin işlevsiz olarak algılanması, ne yapacağını bilememek, iklim değişikliği hakkında okuryazarlık eksikliği gibi engellere değinmişlerdir. Aslında bu çalışmalar bize bu konuyla ilgili genel hatlar sunmuşlardır. Razavi (Temmuz, 2019) haberinde insanların iklim değişikliği hakkında daha çok bilgi edinmesinin onları eyleme daha çok geçirmediğini ve sürekli bir kıyamet kaygısının hissetmenin de insanları çaresiz hissettirdiğini ve yine bir eylemle sonuçlandırmadığını belirtmiştir. Buna ek olarak Shove da 2009 yılında yazdığı iklim değişikliğinde tutum-davranış- değişim (ABC) politikalarının ötesine geçilmesi gerektiği ve sosyal politikaların bağlamsal ve anlamı da gözeterek yeniden inşa edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Buradaki sınırlı ve değişmesi gereken politikalar insanların önce çevreye yönelik tutumlarını değiştirip daha çevreci yapmak gerekliliğine, sonrasında davranışları değiştireceklerine ve bu şekilde sosyal bir değişim sağlanabileceğini öngören politikalardır. Bu bakış açısının genişletilmesi gerektiği savunulmaktadır. Bu yazının amacı da bir noktada bu sosyal değişim konusunu açmaktır. Çünkü bu konudaki algının ve anlamın çözümlenmesi son derece karmaşık ve çok katmanlı bir sürecin anlaşılması ile mümkündür. Örnek olarak Bireylerin yeni nesil enerji kaynaklarını kabul etmediklerine yönelik “benim arka bahçemde değil” (NIMBY; not in my back yard) olarak ifade edilen ünlü bir paradigma vardır. Buna göre, insanlar özellikle rüzgâr enerjisi gibi enerji türlerini görsel açıdan rahatsız edici olduğu ya da gürültüye sebep verdikleri gibi gerekçelerle kendi yakınlarında görmek istememektedir. Enerji adaleti açısından bakıldığında, insanlar duruma aslında kendilerinin dâhil olması açısından bakıyor olabilirler. Buna göre yabancıların gelip kendilerine sormadan kendi topraklarında bir şeyler yapıyor olması esas sorunu ortaya çıkarmaktadır. Eğer kendileri yerel olarak sürece dâhil olursa örneğin tribünler onların olursa ve kazanı paylaşırlarsa NIMBY; yerini “lütfen benim bahçeme” (POOL; Please On Our Land) yerine bırakabilmektedir (Bassam ve Maegaard, 2004). Bu durum sürece dâhil edilmenin önemini ve enerji politikalarının bireysel yansımalarının nasıl oluşabileceğini göstermektedir.

Bu yazıda iklim değişikliği konusundaki anlaşılması zor olan karbon satışı, karbon vergisi gibi konular tarihsel bir açıdan ele alınarak açıklanmaya çalışılmıştır. İklim adaleti ele alınırken sorumluluk, özgürlük ve hak kavramları farklı noktalardan ele alınmıştır. Bireylerin yaşadıklarını toplumsal ve tarihsel bir ilişkiler ağının içinde bir yere oturtması her zaman kolay olmamaktadır. Ayrıca devletler arası ilişkiler çoğu zaman o ülkeyi ve çıkarlarını temsil eden bireyler arası ilişkilerle yürütülmektedir. Bu yazıda da gösterildiği üzere psikolojik süreçler uluslararası seviyelerdeki tartışmalar ve devlet-birey ilişkileri için de açıklayıcı bir işleve sahiptir. Bu yazı da bu konuya birbirinden bağımsız görünen ama aslında bağlantılı olan konuları bir arada ele alarak katkı sunmayı hedeflemiştir.

Kaynaklar

Ambec, S. ve Ehlers, L. (2014). Environmental responsibility and the polluter pays principle. Journal of Economic Policy, 31(2), 45–68.

Arrhenius, S. (1896). XXXI. On the influence of carbonic acid in the air upon the temperature of the ground. The London, Edinburgh, and Dublin Philosophical Magazine and Journal of Science, 41(251), 237–276.

Beckerman, W. (1992). Economic growth and the environment: Whose growth? Whose environment? World Development, 20(4), 481–496.

Daly, H. E. ve Farley, J. (2011). Ecological economics: Principles and applications. Island Press.

Den Elzen, M., Fuglestvedt, J., Höhne, N., Trudinger, C., Lowe, J., Matthews, B., Romstad, B., de Campos, C. P. ve Andronova, N. (2005). Analysing countries’ contribution to climate change: Scientific and policy-related choices. Mitigation and Adaptation Strategies for Climate Change, 8(6), 614–636.

Den Elzen, M. G. J., Schaeffer, M. ve Lucas, P. (2003). Uncertainties in the Brazilian proposal: Differentiating future commitments on the basis of countries’ relative historical responsibility for climate change. Climatic Change, 71(3), 267–411. 

Doell, K. C., Todorova, B., Vlasceanu, M., Bak-Coleman, J. B., Pronizius, E., Schumann, P. ve Lutz, A. E. (2024). The international climate psychology collaboration: Climate change-related data collected from 63 countries. Scientific Data, 11(1), 1066.

Dunlap, T. R. (2014). DDT: Scientists, citizens, and public policy. Princeton University Press.

El Bassam, N. ve Maegaard, P. (2004). Integrated renewable energy for rural communities: Planning guidelines, technologies and applications. Elsevier.

European Environment Agency. (2013). European Union CO₂ emissions: Different accounting perspectives (Technical Report No. 20/2013). https://www.eea.europa.eu

Feygina, I., Jost, J. T. ve Goldsmith, R. E. (2010). System justification, the denial of global warming, and the possibility of “system-sanctioned change.” Personality and Social Psychology Bulletin, 36(3), 326–338.

Fernandes, C. I., Veiga, P. M., Ferreira, J. J. M. ve Hughes, M. (2020). Green growth versus economic growth: Do sustainable technology transfer and innovations lead to an imperfect choice? Business Strategy and the Environment, 29(8), 3210–3224.

Finkelman, R. B., Orem, W., Castranova, V., Tatu, C. A., Belkin, H. E., Zheng, B., Lerch H., Maharaj S. ve Bates, A. L. (2002). Health impacts of coal and coal use: Possible solutions. International Journal of Coal Geology, 50(1–4), 425–443.

Fragnière, A. (2016). Climate change and individual duties. Wiley Interdisciplinary Reviews: Climate Change, 7(6), 798–814.

Gifford, R. (2011). The dragons of inaction: Psychological barriers that limit climate change mitigation and adaptation. American Psychologist, 66(4), 290–302.

Goodal, C. (2024). Possible ways to net zero. Profile Books.

Haidt, J. (2012). The righteous mind: Why good people are divided by politics and religion. Vintage.

Intergovernmental Panel on Climate Change [IPCC]. (2018). Summary for policymakers. V. Masson-Delmotte, P. Zhai, H.-O. Pörtner, D. Roberts, J. Skea, P. R. Shukla, A. Pirani, W. Moufouma-Okia, C. Péan, R. Pidcock, S. Connors, J. B. R. Matthews, Y. Chen, X. Zhou, M. I. Gomis, E. Lonnoy, T. Maycock, M. Tignor ve T. Waterfield (Ed.), içinde Global warming of 1.5°C: An IPCC special report on the impacts of global warming of 1.5°C above pre-industrial levels and related global greenhouse gas emission pathways, in the context of strengthening the global response to the threat of climate change, sustainable development, and efforts to eradicate poverty içinde (ss. 3–24). Cambridge University Press.

Intergovernmental Panel on Climate Change [IPCC]. (2023). Sections. Climate change 2023: Synthesis report. H. Lee ve J. Romero (Ed). Contribution of working groups i, ii and iii to the sixth assessment report of the intergovernmental panel on climate change içinde (ss. 35–115). IPCC, Geneva, Switzerland.

Jones, C., Hine, D. W. ve Marks, A. D. G. (2017). The future is now: Reducing psychological distance to increase public engagement with climate change. Risk Analysis, 37(2), 331–341.

Jones, M. W., Peters, G. P., ve Gasser, T. (2023). National contributions to climate change due to historical emissions of carbon dioxide, methane, and nitrous oxide since 1850. Scientific Data, 10, 155.

Kagame, P. (2009, Eylül 22). President Kagame addresses the UNGA Climate Change Summit – New York. https://www.paulkagame.rw/president-kagame-addresses-the-unga-climate-change-summit-new-york-22-september-2009 adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

Kent, J. (2009). Individual responsibility and voluntary action on climate change [Yayımlanmamış Doktora Tezi]. University of Technology Sydney.

Khor, M. (2007, Eylül). Development issues crucial for post-2012 climate regime. https://martinkhor.org/wp-content/uploads/2019/10/No40-Devt-issues-crucial-for-post-2012-climate-regime.pdf adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

Klein, N. (2014). This changes everything: Capitalism vs. the climate. Simon and Schuster.

Ministry of Commerce of the People’s Republic of China. (2012, Mayıs 27). Announcement No. 26 of 2012 on the preliminary investigation conclusion on the U.S. policy support and subsidies for its renewable energy sector. http://english.mofcom.gov adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

Moscow Times. (2016,6 Haziran). What are those weird black pills my Russian boyfriend tosses back for an upset stomach. https://www.themoscowtimes.com/2016/06/06/moscow-lifehack-what-are-those-weird-black-pills-my-russian-boyfriend-tosses-back-for-an-upset-stomach-a53117 adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

Munawer, M. E. (2018). Human health and environmental impacts of coal combustion and post-combustion wastes. Journal of Sustainable Mining, 17(2), 87–96.

NDTV. (2025, Nisan). Developing countries' climate targets at risk without finance from developed world: India. https://www.ndtv.com/world-news/developing-countries-climate-targets-at-risk-without-finance-from-developed-world-india-8083617 adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

Paris İklim Anlaşması. (2015, 12 Aralık). Birleşmiş Milletler Paris İklim Anlaşması. https://treaties.un.org/pages/ViewDetails.aspx?src=TREATY&mtdsg_no=XXVII-7-d&chapter=27&clang=_en 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

Radkau, J. (2008). Nature and power: A global history of the environment. Cambridge University Press.

Şahin, G. (2023). Psychological distance in climate change: The role of climate change denial, contact with nature and political opinion. Journal of Disaster and Risk, 6(3), 1202–1217.

Shove, E. (2010). Beyond the ABC: Climate change policy and theories of social change. Environment and Planning A: Economy and Space, 42(6), 1273–1285.

Singer, P. (2011). Practical ethics. Cambridge University Press.

Sparkman, G. ve Walton, G. M. (2017). Dynamic norms promote sustainable behavior, even if it is counternormative. Psychological Science, 28(12), 1663–1674.

Türkiye Büyük Millet Meclisi. (2025, July 8). İklim Kanunu [Climate Law of Turkey]. Resmî Gazete.

UNFCCC. (1992). United Nations Framework Convention on Climate Change. United Nations. https://www.un.org/en/conferences/environment/rio1992

UNFCCC. (2008). Summary report of the ad-hoc group for the modelling and assessment of contributions to climate change (MATCH). https://unfccc.int/files/methods/other_methodological_issues/application/pdf/match_summary_report_.pdf

Wei, T., Yang, S., Moore, J. C., Shi, P., Cui, X., Duan, Q., Xu, B., Dai, Y., Yuan, W. ve Wei, X (2012). Developed and developing world responsibilities for historical climate change and CO2 mitigation. Proceedings of the National Academy of Sciences, 109(32), 12911–12915.

World Trade Organization. (2010, Aralık 22). China—Measures concerning wind power equipment (Request for consultations by the United States). https://www.wto.org/english/res_e/booksp_e/electransition1124_e.pdf adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

World Trade Organization. (2012, Kasım 7). European member states—Certain measures affecting the renewable energy generation sector (Request for consultations by China). https://www.wto.org adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

World Trade Organization. (2024). E-commerce in transition: Global environmental and trade insights. https://www.wto.org/english/res_e/booksp_e/electransition1124_e.pdf adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.

World Trade Organization. (2024, Ekim 11). WTO members discuss environment-related trade policies. https://www.wto.org/english/news_e/news24_e/envir_11oct24_e.htm adresinden 27 Kasım 2025 tarihinde alınmıştır.