İklim Krizi Bir Adalet Krizidir


Gözde Kıral Uçar
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi,
Psikoloji Bölümü,EnviPsy Lab, Doç. Dr.
 
İklim değişikliği her şeyden önce bir adalet meselesidir. Çoğu zaman bu olguyu atmosferdeki karbondioksit oranı, buzulların erime hızı ya da aşırı hava olaylarının sıklığı üzerinden tartışmaktayız; oysa kriz, temelde eşitsizliklerin birikiminden bazı hayatların diğerlerinden daha korunmaya değer sayılmasından beslenmektedir. “Küresel ısınma”nın ardında, yüzyıllardır süregelen sömürgecilik, ekonomik ayrıcalıklar ve güç asimetrileriyle örülmüş bir dünya düzeni bulunmaktadır.
 
Bu nedenle, iklim krizine yalnızca çevresel bir felaket olarak bakmak yanıltıcıdır. Bu kriz, doğanın değil, üretim ilişkilerinin ve toplumsal yapıların bir sonucudur. Ekonomik büyüme, kalkınma ve refah vaatleriyle kurulan modern sistem, gezegenin sınırlarını zorladığı kadar toplumsal eşitsizlikleri de derinleştirmiştir. İklim krizi, refahın coğrafi ve sınıfsal olarak ne kadar adaletsiz dağıldığını, kimin yaşamının daha “korunabilir” sayıldığını açığa çıkarır. Küresel Kuzey’in (ABD, Kanada, Batı Avrupa gibi sanayileşmiş zengin ülkeler) enerji ve tüketim alışkanlıkları, Küresel Güney’de (Afrika’nın büyük bölümü, Güney Asya, Latin Amerika ülkeleri gibi düşük ve orta gelirli ülkeler) tarımsal çöküş, su kıtlığı ve göç dalgaları olarak geri dönmektedir. Dolayısıyla iklim krizi, coğrafi olduğu kadar politik bir sınır ihlalidir ve krizin bedeli, tarih boyunca en az kirletenlerin, en az kazananların ve en az söz hakkına sahip olanların omuzlarına yüklenmiştir (Clayton ve ark., 2016).
 
İklim değişikliğinin gerçek bedelini görmek, yalnızca doğayla değil, birbirimizle olan ilişkilerimizi de yeniden düşünmek anlamına gelir. Adalet duygusu, iklim eyleminin etik temelini oluşturur: Kimin zarar gördüğünü, kimin görmezden geldiğini fark etmek, yeni bir sorumluluk anlayışına kapı aralar. İklim krizini adalet üzerinden okumak hem politik hem de psikolojik bir cesareti gerektirir; çünkü bu bakış, yalnızca dünyanın değil, insanın da dönüşmesini talep eder.
 
Oysa bu bağlamda, iklim adaleti tek boyutlu bir kavram değildir; kriz, farklı toplumsal ve politik mekanizmalar üzerinden şekillenir (ilgili konuda daha geniş Türkçe bir okuma için bkz. Kıral Uçar ve Müller, 2020). Bu mekanizmaları anlamak için adaleti farklı katmanlarda incelemek faydalıdır. Bu katmanlar, adaletin bölüşümsel, işlemsel ve tanınma özellikleri bakımından ele alınabilir ve iklim krizinin etkilerini, sorumluluk dağılımını ve görünmez kılınan toplulukları netleştirmemize yardımcı olur (Clayton, 2000).
 

Kim Bedel Ödüyor, Kim Kazanıyor?

Bölüşümsel adalet, kaynakların ve bedellerin adil dağılımını sorgular (Montada, 2012). Küresel karbon salımının büyük kısmını üreten ülkeler, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en çok yaşayan ülkelerden farklıdır. Örneğin, ABD ve Avrupa ülkeleri kişi başına yüksek karbon ayak izine sahipken, Afrika ve Güney Asya’daki topluluklar çok daha az karbon üretir; buna rağmen seller, kuraklıklar ve tarımsal kayıplar bu bölgelerde yaşayanları doğrudan vurmaktadır (Intergovernmental Panel on Climate Change [IPCC], 2022). Bu dengesizlik, krizden kimlerin en çok etkilendiğini ve kimlerin kazanç sağladığını net bir biçimde görünür kılmaktadır. Bu adalet biçimi yalnızca karbon salımını değil, aynı zamanda ekonomik kazancın ve doğal kaynakların da nasıl adaletsiz dağıldığını gözler önüne sermektedir.

Kim Karar Masasında Yok Sayılıyor?

İşlemsel adalet, karar alma süreçlerinin kapsayıcılığını ele alır. Politik ve ekonomik güç asimetrileri, birçok topluluğun iklim politikaları üzerinde söz sahibi olamamasına yol açar (Sikor ve ark., 2014). Örneğin, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları’nda (COP; Conferences of the Parties) karar alma süreçleri çoğunlukla büyük ekonomilerin önceliklerine göre şekillenir; düşük gelirli ülkeler ise çoğu zaman oy hakkı veya etkili temsil noktasında sınırlıdır. İşlemsel adaletin ihlali, krizle mücadelede stratejik kararların yalnızca belirli aktörler lehine alınmasına ve toplumsal dışlanmaya neden olabilmektedir.

Kimlerin Hikâyeleri Görünmez Kılınıyor?

Tanınırlık adaleti ise krizden etkilenenlerin deneyimlerinin, ihtiyaçlarının ve seslerinin görünürlüğünü sorgular (Skitka ve Crosby, 2003). Medya, siyaset ve hatta akademi çoğu zaman yalnızca güçlü aktörlerin perspektiflerini yansıtır; küçük toplulukların, yerli halkların veya marjinal grupların yaşadıkları çoğu zaman görünmez kalır. Örneğin, iklim göçmenleri ve kuraklıkla mücadele eden kırsal topluluklar çoğu küresel tartışmada temsil edilmez. Bu durum, adil çözümler geliştirmeyi ve krizin gerçek mağdurlarını görünür kılmayı zorlaştırır. Tanınırlık adaleti, yalnızca sesini duyurabilen grupların değil, tüm toplulukların haklarını gözetmeyi gerektirir.

Bu üçlü boyut, iklim adaletinin temel yapısını oluşturur. Adaletin farklı boyutlarını örneklemek ve krizle mücadelede politika ve psikoloji arasındaki bağlantıyı göstermek için her katmanı derinlemesine incelemek elzemdir. Bu çerçeve, iklim krizini adalet perspektifinden ele almanın hem etik hem de pratik açıdan neden gerekli olduğunu açıkça ortaya koyar.

Dezavantajlı Gruplar ve İklim Krizi

Belirtildiği gibi iklim adaleti, toplumsal eşitsizliklerle yakından bağlantılıdır. Çevresel adaletsizliklerin en keskin biçimde kadınları, yoksulları, göçmenleri ve etnik azınlıkları etkilediği görülmektedir. Bu gruplar, hem iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı daha savunmasızdır hem de krizle baş etme kapasitesi daha sınırlıdır. Örneğin, su kıtlığı yaşayan bölgelerde kadınlar ve kız çocukları, ailelerinin temel ihtiyaçlarını karşılamak için uzun mesafeler kat etmek zorunda kalır; bu durum yalnızca fiziksel bir yük değil, aynı zamanda zaman, eğitim ve öz bakım haklarının sistematik biçimde kısıtlanması anlamına gelir. Gündelik yaşamın bu “görünmez emeği,” kadınların eğitim ve istihdam olanaklarına erişimini sınırlandırarak toplumsal katılım ve güçlenme süreçlerinde yapısal bir engel oluşturur. Bu koşullar, toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün kriz koşullarında nasıl derinleştiğini ve bakım emeğinin adaletsiz biçimde dağıldığını açıkça gösterir. Diğer bir deyişle, kadınların ev içi ve toplumsal sorumlulukları, bu yükleri daha görünür kılarken; aynı zamanda kriz koşullarında artan bakım emeği gereksinimi, toplumsal cinsiyet temelli kırılganlıkları daha da derinleştirir (Kwauk ve ark., 2019; WomenWatch-United Nations, 2009).

Benzer biçimde, atık yönetimi, sanayi kirliliği ya da çöp ihracı gibi çevresel yüklerin çoğu zaman düşük gelirli topluluklara, göçmenlere veya marjinalleştirilmiş gruplara yönlendirilmesi, çevresel adaletsizliğin mekânsal bir tezahürüdür. Bu topluluklar, kirli hava, kontamine su kaynakları ve yetersiz altyapı koşullarıyla karşı karşıya kalırken, çevresel bozulmanın hem biyofiziksel hem de psikososyal sonuçlarını orantısız biçimde deneyimler (Greenpeace International, 2019; United Nations Environment Programme, 2015).

Sınıf ve etnik kimliklerin kesişimi, iklim felaketlerinin etkilerini de biçimlendirir; tarihsel ve yapısal eşitsizlikler, bazı toplulukların bu felaketlerden orantısız biçimde zarar görmesine yol açar. Örneğin, kasırga veya sel gibi doğal afetlerde, düşük gelirli ve azınlık topluluklarının yaşadığı bölgeler, genellikle altyapı eksikliği ve sınırlı devlet desteği nedeniyle en çok zarar gören alanlardır. Bu durum, krizden kimlerin daha ağır bedel ödediğini ve kimlerin yaşamının “daha korunabilir” sayıldığını açıkça ortaya koyar (Seager, 2006).

Bu çerçevede, iklim adaleti yalnızca çevresel kaynakların paylaşımı değil; aynı zamanda yaşam hakkının, güvenliğin ve temel hakların kimin için erişilebilir olduğu sorusudur. Kadınların, yoksulların ve marjinal toplulukların deneyimlerini görünür kılmak, adil ve kapsayıcı iklim politikalarının temelini oluşturur. Toplumsal cinsiyet, sınıf ve etnik kimlik perspektiflerini göz ardı eden çözümler, yapısal eşitsizlikleri pekiştirir ve krizden etkilenenleri daha da savunmasız hâle getirir.

Gelecek Kuşaklar Kimin Sorumluluğunda?

İklim adaleti meselesinin yalnızca bugünün topluluklarıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda gelecek kuşakların yaşam haklarını ve çevresel güvenliğini de kapsayan bir sorumluluk boyutu taşıdığını da görmek gerekir. Çevresel krizler ve karar alma süreçleri hem mekânsal hem de zamansal olarak adaletin sınırlarını test eder. Bugün yapılan politik ve ekonomik tercihler, yalnızca mevcut nesilleri değil, henüz doğmamış kuşakların yaşam koşullarını da şekillendirir. Bu açıdan, iklim adaleti mekânsal eşitsizliklerin ötesine geçer ve zamanlar arası bir yük paylaşımı meselesine dönüşür. Tarihsel ve güncel örnekler bu sorumluluğu somutlaştırır. Çernobil ve Fukushima nükleer felaketleri, yalnızca o anki toplumları değil, radyasyon ve çevresel etkiler yoluyla gelecek nesilleri de etkileyen kararların ne denli kalıcı sonuçlar doğurduğunu gösterir (Pflugbeil ve ark., 2011).

Benzer şekilde, küresel ısınmada 1.5°C sınırı gibi iklim hedefleri, bugünün karbon salımı ve enerji tercihleriyle doğrudan bağlantılıdır. Eğer bu sınır aşılırsa, gelecek kuşaklar ekolojik felaketler, su ve gıda kıtlıklarıyla karşı karşıya kalacaktır (IPCC, 2022). Bu durum, iklim politikalarının yalnızca bugünü değil, geleceğin yaşam koşullarını da belirlediğini açıkça ortaya koyar. Son yıllarda Birleşmiş Milletler İklim Zirveleri’nde gündeme gelen loss and damage mekanizmaları da bu tarihsel sorumluluk tartışmasını pratik bir adalet meselesine dönüştürmüştür. Söz konusu mekanizmalar, iklim değişikliği kaynaklı kayıp ve zararların yalnızca güncel emisyonlardan değil, sanayileşme sürecinin birikmiş etkilerinden doğduğunu kabul eder. Amaç, tarihsel olarak en fazla sera gazı salmış ülkelerin, iklim krizinden orantısız biçimde etkilenen kırılgan ülkelere finansman ve kurumsal destek sağlayarak “adalet borcunu” somutlaştırmasıdır. Bu yaklaşımla, etik bir sorumluluk çağrısı uluslararası düzeyde tanımlanmış bir yükümlülük ve yönetim mekanizmasına dönüşür (UNFCCC, 2022; 2023). Böylece loss and damage yalnızca iklim adaleti söylemini derinleştirmekle kalmaz, aynı zamanda gelecek kuşakların yaşam hakkını güvence altına alacak finansal ve politik araçları da tartışmaya açar. Bu bağlamda nesiller arası adalet, yalnızca bugünün çıkarlarını ve kayıplarını dengelemeyi değil, henüz doğmamış bireylerin yaşam hakkını ve çevresel güvenliğini de koruma sorumluluğunu içerir. Etik açıdan, mevcut nesillerin görevi adaleti yalnızca kendi dönemleriyle sınırlamamak; gelecek kuşakların haklarını da gözeterek karar almaktır. Dolayısıyla, nesiller arası adalet ilkesi, iklim politikaları ve ekonomik tercihlerde kısa vadeli fayda anlayışını aşarak, uzun vadeli etik sorumluluğu merkeze almayı zorunlu kılar. Bu perspektif, iklim adaleti mücadelesini daha kapsamlı ve sürdürülebilir bir çerçeveye oturtur; çünkü bugünün kararları, henüz doğmamış kuşakların yaşam koşullarını belirler.

İklim Adaleti ve Psikoloji

İklim adaleti yalnızca ekonomik, politik veya çevresel bir mesele değil aynı zamanda insan bilişi, duyguları ve davranışları ile doğrudan ilişkili bir olgudur. Psikoloji disiplini, iklim krizinin bireyler ve topluluklar üzerindeki etkilerini anlamak, krizle ilgili farkındalık, sorumluluk algısı ve eyleme geçme süreçlerini çözümlemek için kritik bir araçtır. İnsanlar iklim değişikliği gibi küresel krizlerle karşılaştığında, bilişsel ve duygusal tepkiler üretirler; aynı zamanda bu krizlerin adalet boyutlarını nasıl algıladıkları, sorumluluk duyguları ve eyleme geçme motivasyonları üzerinde belirleyici olur (Kıral Uçar ve Müller, 2020; Müller, 2012; Ogunbode ve ark., 2024).

İnsanlar sıklıkla, sistematik adaletsizlikleri görmenin önüne geçen veya adaletsizlikleri rasyonalize etmeye yarayan bilişsel savunma mekanizmalarına sahiptir. Bu mekanizmalar, bireysel düzeyde konforlu bir algı yaratırken, toplumsal düzeyde krizle mücadeleyi ve adaletsizliklerin çözümünü zorlaştırır (Feygina ve ark., 2010; Kiral Ucar ve ark., 2021). Örneğin, bazı bireyler iklim krizinin etkilerini yalnızca uzak bölgelerde yaşayan topluluklarla sınırlı görür ve kendi yaşamları ile kriz arasında mesafe kurarak sorumluluk duygusunu azımsar (Spence ve ark., 2012). Bu psikolojik süreçler, bireylerin çevresel adaletsizlikleri fark etme ve tepki verme kapasitesini önemli ölçüde etkilemektedir.

Psikoloji ayrıca, bireylerin kolektif hareket etme potansiyelini etkileyen mekanizmaları inceler. Toplumsal normlar, sosyal kimlikler ve grup dinamikleri, bireylerin adalet temelli davranışlarını doğrudan şekillendirir
(Reese ve Jacob, 2015). Örneğin, bir topluluk çevresel eşitsizlikleri fark ettiğinde, normlar aracılığıyla bireysel eylemler teşvik edilebilir; aksi durumda ise topluluk üyeleri hareketsiz kalabilir (Fritsche ve ark., 2018). Bu açıdan psikoloji, yalnızca bireysel farkındalığı değil, aynı zamanda politik talebi güçlendirmenin ve yapısal değişimin imkânlarını anlamak için de hayati öneme sahiptir.

Ayrıca psikoloji, iklim krizinin yarattığı kaygı ve travmatik deneyimlerin bireyler ve topluluklar üzerindeki etkilerini anlamamıza yardımcı olur. Bu etkiler, özellikle marjinal ve kırılgan gruplar arasında daha derin hissedilir ve adaletsizliklerin sürdürülmesine yol açabilir (Cunsolo ve Ellis, 2018). Psikolojik perspektif, krizden etkilenenlerin deneyimlerini görünür kılarak hem etik hem de pratik açıdan daha kapsayıcı politikaların geliştirilmesini mümkün kılabilir.

Sonuç olarak psikoloji disiplini, iklim adaletini teorik bir kavramdan, bireylerin algıları, toplumsal davranışları ve politik eylemleriyle doğrudan ilişkili somut bir alan hâline getirir. Bu perspektif, krizle mücadelede adaletin sağlanması ve sürdürülebilir toplumsal değişim için kritik önemdedir. Psikoloji burada adaletin psikososyal temellerini açıklayan bir düşünme biçimi olarak işlev görür.

Psikoloji disiplini, iklim krizinin yalnızca çevresel bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal, ahlaki ve duygusal bir kriz olduğunu anlamada benzersiz bir konuma sahiptir. Çünkü iklim krizinin en somut sonuçları kadar, en görünmez etkileri de zihinlerde, duygularda ve ilişkilerde ortaya çıkar. İnsanların iklim değişikliğine dair algıları, inkâr mekanizmaları, suçluluk ya da çaresizlik hisleri, adalet algısı ve kolektif eyleme dair inançları, psikolojinin doğrudan çalışma alanına girer (geniş bir okuma için bkz. Kıral Uçar, 2024). Ancak bu konum, yalnızca tanımlayıcı değil, normatif bir sorumluluk da içerir. Psikolojinin bu krizi nasıl çerçevelediği, hangi düzeyde açıklama sunduğu ve kimi “sorumlu” olarak konumlandırdığı, adaletin nasıl anlaşıldığını da belirler.

Bununla birlikte, psikoloji iklim eyleminin kişisel tercihlerle, örneğin daha az plastik kullanmak, enerji tasarrufu yapmak, geri dönüşüm alışkanlıkları geliştirmek gibi davranışlarla, sınırlandırılması riskini de beraberinde taşır. Bugün sıkça öne çıkan “bireysel sorumluluk” söylemleri, önemli olmakla birlikte, iklim krizinin kökeninde yatan yapısal nedenlerini, örneğin fosil yakıt bağımlılığı, ekonomik büyüme paradigması, çevresel sömürü ilişkileri ve tarihsel kolonyalizm, görünmez kılabilir ve krizin nedenlerinin bireysel tercihlerle sınırlıymış gibi anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Bu noktada psikoloji, sistemsel adaletsizliklerin üzerini örten âdeta bir “greenwashing” (yeşil aklama) sürecine katkıda bulunabilir. İnsanlar böylece “üzerlerine düşeni yapmış olma” duygusuyla rahatlayabilir, ancak bu rahatlama, sistemsel düzeyde değişimi geciktirebilir. Bu durum, şirketlerin çevreci imaj stratejileriyle sistemsel adaletsizlikleri perdelemesine benzer biçimde, psikolojik düzeyde de sorumluluk algısının yüzeyselleşmesine yol açabilir. Diğer bir deyişle, yapısal karbon ayak izi sorgulanmadıkça bu çaba bir tür vicdan estetizmine dönüşme tehlikesini de içinde barındırır. İklim kriziyle mücadelede bireyi merkeze alan sorumluluk çağrıları, insanlara sürekli olarak daha az tüketmeleri, daha az hava yolu kullanmaları, daha etik tercihler yapmalarını öğütlerken; krizin esas faili olan kurumsal, politik ve ekonomik yapılara dair eleştiriler arka plana itilir. Bu durum, bireylerin kendilerini suçlu hissetmesine yol açarken, aynı zamanda mevcut düzenin devamlılığını sağlamaya hizmet edebilir. Yani bireysel sorumluluk söylemi, bir yandan etik farkındalığı beslerken, diğer yandan yapısal adaletsizlikleri görünmez kılan bir yanılsamaya da dönüşebilir.

İklim krizini yalnızca bireysel düzeyde anlamak indirgemecidir; öte yandan bireysel düzeyi tümüyle önemsiz görmek de eksik bir yaklaşımdır. Çünkü bireylerin gündelik pratiklerinde taşıdıkları etik duyarlılıklar, daha geniş bir adalet bilincinin yapıtaşlarını oluşturabilir (Montgomery ve ark., 2023). Bununla birlikte, bireysel sorumluluğu küçümseyen söylemler, insanların bu küresel sorun karşısında son derece etkisiz oldukları yönündeki algıyı güçlendirerek, eyleme geçmek için elzem olan yetkinlik algılarını (Hamann ve ark., 2024) zayıflatma ve öznel eylemlilik alanlarını daraltma tehlikesi taşıyabilir. Bu durum, bireylerin değişim süreçlerindeki rollerini ve etkilerini küçümsemelerine ve kolektif dönüşümün bir parçası olma potansiyellerini yitirmelerine yol açabilir. Oysa bireysel düzeyde geliştirilen etik farkındalık, adalet temelli bir toplumsal bilinç inşasının önemli bir bileşenidir. İnsanların gündelik yaşamlarında yaptıkları küçük seçimler, hangi ürünü tükettikleri, nasıl bir enerji kullandıkları, neye sessiz kalıp neye tepki verdikleri, yalnızca çevresel etkiler yaratmaz, aynı zamanda adalet, sorumluluk ve dayanışma duygularını şekillendirebilir. Bu nedenle bireysel eylemler, kendi başlarına küçük görünse de, daha geniş toplumsal adalet mücadeleleriyle aynı ahlaki zeminde durur.

Bu nedenle mesele, bireysel sorumluluğu reddetmek değil; onu yapısal dönüşümün parçası hâline getirmektir. Dolayısıyla bireysel ve yapısal düzeyler arasında dinamik bir denge kurmak gerekir: bireysel eylemler, toplumsal ve politik dönüşüm talepleriyle birleştiğinde gerçek anlamda dönüştürücü bir potansiyele ulaşır. Bireysel davranışların politik boyutunu göz ardı etmeden, onları daha adil ve kapsayıcı bir dönüşümün başlangıç noktası olarak da konumlandırmak mümkündür. Nitekim küçük ölçekli davranış değişimleri, adalet duygusunun toplumsal ölçekte kök salabileceği etik bir zemin yaratabilir.

İklim krizini adalet üzerinden düşünmek, bireyin en sıradan tercihleriyle dünyanın en derin eşitsizlikleri arasındaki görünmez bağı fark etmeye çağırır. Bu çağrı, bireysel sorumluluğu küçümsemeden, onu kolektif bir dönüşümün parçası olarak ele almayı önerir. Adalet yalnızca kaynakların değil, sorumluluğun da paylaşımıdır; bu nedenle iklim adaleti hem bireysel vicdanın hem de toplumsal kurumların sınavıdır. Zira iklim adaleti, insanın dünyayla kurduğu etik ilişkiyi de yeniden tanımlamayı gerektirir. Psikoloji, bireysel farkındalığı kolektif bir bilince dönüştüren, sorumluluğu dayanışmayla ilişkilendiren mekanizmaları anlamaya aracılık edebilir. İklim krizi, insanın hem gezegene hem birbirine karşı nasıl bir adalet duygusuna sahip olduğunu sınayan bir süreçtir; bu nedenle adalet düşünmenin ve eylemenin zemini hâline gelir.

Kaynaklar

Clayton, S. (2000). Models of justice in the environmental debate. Journal of Social Issues, 56(3), 459–474.

Clayton, S., Kals, E. ve Feygina, I. (2016). Justice and environmental sustainability. C. Sabbagh ve M. Schmitt (Ed.), Handbook of social justice theory and research içinde (ss. 369–386). Springer.

Cunsolo, A. ve Ellis, N. R. (2018). Ecological grief as a mental health response to climate change-related loss. Nature Climate Change, 8(4), 275-281.

Feygina, I., Jost, J. T. ve Goldsmith, R. E. (2010). System justification, the denial of global warming, and the possibility of “system-sanctioned change.” Personality and Social Psychology Bulletin, 36, 326–338.

Fritsche, I., Barth, M., Jugert, P., Masson, T. ve Reese, G. (2018). A social identity model of pro-environmental action (SIMPEA). Psychological Review, 125(2), 245-269.

Greenpeace International (2019). Türkiye’de plastik atık ithalatı son 15 yılda 173 kat arttı. (10.08.2020 tarihinde https://www.greenpeace.org/turkey/basin-bultenleri/turkiyede-plastik-atik-ithalati-son-15-yilda-173-kat-artti/ adresinden alınmıştır.)

Hamann, K. R., Wullenkord, M. C., Reese, G. ve Van Zomeren, M. (2024). Believing that we can change our world for the better: A Triple-A (Agent-Action-Aim) Framework of self-efficacy beliefs in the context of collective social and ecological aims. Personality and Social Psychology Review, 28(1), 11-53.

Intergovernmental Panel on Climate Change (2022). Climate change 2022: Impacts, adaptation and vulnerability. https://www.ipcc.ch/report/ar6/wg2/ adresinden erişildi.

Kiral Ucar, G., Gezici Yalcin, M., Özdemir Planalı, G. ve Reese, G. (2023). Social identities, climate change denial, and efficacy beliefs as predictors of pro-environmental engagements. Journal of Environmental Psychology, 102144.

Kiral Ucar, G., Baier, M., Müller, M. ve Kals, E. (2021). Ecological belief in a just world: A cross-validation study in a Turkish sample. Studies in Psychology, 41(1), 143-166.

Kıral Uçar, G. (Ed.). (2024). Psikoloji ve iklim değişikliği: Çözüme katkılar ve yeni kavramlar. Nobel Yayınevi.

Kıral Uçar, G. ve Müller, M. M. (2020). Çevresel adalet. G. Kıral Uçar ve D. Hasta (Ed.). Çevre psikolojisi: İnsan-doğa etkileşimi, çevre davranışı içinde (ss. 237-267). Nobel Yayınevi.

Kwauk, C., Cooke, J., Hara, E. ve Pegram, J. (2019). Girls’ education in climate strategies: Opportunities for improved policy and enhanced action in Nationally Determined Contributions. Global Economy and Development Working Paper 133. Brookings. (26.09.2020 tarihinde https://www.brookings.edu/wp-content/uploads/2019/12/Girls-ed-in-climate-strategies-working-paper-FINAL.pdf adresinden alınmıştır).

Montada, L. (2012). The normative impact of empirical justice research. E. Kals ve J. Maes (Ed.), Justice and conflicts. Theoretical and empirical contributions içinde (ss. 3–20). Springer.

Montgomery, S. A., Blankenship, B. T. ve Stewart, A. J. (2023). When small acts are multiplied: Assessing everyday social justice behaviors. Journal of Social and Political Psychology, 11(2), 640-656.

Müller, M. M. (2012). Justice as a framework for the solution of environmental conflicts. E. Kals ve J. Maes (Ed.), Justice and conflicts: Theoretical and empirical contributions içinde (ss. 239-250). Springer.

Ogunbode, C. A., Doran, R., Ayanian, A. H., Park, J., Utsugi, A., van den Broek, K. L., Ghorayeb, J., Aquino, S. D., Lins, S., Aruta, J. J. B. R., Reyes, M. E. S., Zick, A. ve Clayton, S. (2024). Climate justice beliefs related to climate action and policy support around the world. Nature Climate Change, 14(11), 1144-1150.

Pflugbeil, S.; Schmitz-Feuerhake, I.; Paulitz, H. ve Claussen, A. (2011). Health consequences of Chernobyl. 25 Years after the reactor catastrophy; Gesundheitliche Folgen von Tschernobyl. 25 Jahre nach der Reaktorkatastrophe. (26 Mayıs 2021 tarihinde http://www.tschernobylkongress.de/fileadmin/user_upload/pdfs/Tschernobyl_Studie_2011_web.pdf adresinden alınmıştır).

Reese, G. ve Jacob, L. (2015). Principles of environmental justice and pro-environmental action: A two-step process model of moral anger and responsibility to act. Environmental Science & Policy, 51, 88-94.

Seager, J. (2006). Noticing gender (or not) in disasters. Geoforum, 37(1), 2-3.

Sikor, T., Martin, A., Fisher, J. ve He, J. (2014). Toward an empirical analysis of justice in ecosystem governance. Conservation Letters, 7(6), 524-532.

Skitka, L. J. ve Crosby, F. J. (2003). Trends in the social psychological study of justice. Personality and Social Psychology Review, 7, 282-285.

Spence, A., Poortinga, W. ve Pidgeon, N. (2012). The psychological distance of climate change. Risk Analysis: An International Journal, 32(6), 957-972.

United Nations Environment Programme (UNEP) (2015). Illegally traded and dumped e-waste worth up to $19 billion annually poses risks to health, deprives countries of resources, says UNEP… (23.08.2020 tarihinde https://www.unenvironment.org/news-and-stories/press-release/illegally-traded-and-dumped-e-waste-worth-19-billion-annually-poses adresinden alınmıştır.)

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2022). Decision 2/CP.27: Funding arrangements for responding to loss and damage associated with the adverse effects of climate change (COP27). (15.09.2020 tarihinde https://unfccc.int/sites/default/files/resource/2_CP.27.pdf adresinden alınmıştır.)

United Nations Framework Convention on Climate Change. (2023, December 13). COP28 agreement signals “beginning of the end” of the fossil fuel era. (15.09.2020 tarihinde https://unfccc.int/news/cop28-agreement-signals-beginning-of-the-end-of-the-fossil-fuel-era adresinden alınmıştır.)

WomenWatch-United Nations (UN) (2009). Women, gender equality and climate change. (15.09.2020 tarihinde https://www.un.org/womenwatch/feature/climate_change/downloads/Women_and_Climate_Change_Factsheet.pdf adresinden alınmıştır.)