İklim Krizi ve Kültür: Kültürün Çevre Davranışları Üzerindeki Destekleyici ve Sınırlayıcı Rolü
Ayşe Tuna
Hacettepe Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Arş. Gör.
Bir durum, günlük yaşamın işleyişini tehdit ettiğinde, acil karar alma ve eyleme geçmeyi gerektirdiğinde “kriz” olarak nitelendirilebilir. Peki iklim değişikliğini bir kriz olarak tanımlayabilir miyiz? İklim değişikliği kaynaklı yaşadığımız, maruz kaldığımız olaylar iklim değişikliğinin çok acil çözüm gerektiren bir kriz olduğunu gösteriyor. Son yıllarda meydana gelen iklim değişikliği kaynaklı aşırı hava olayları yerleşim yerlerini tahrip ederek insanları evlerinden edip ekonomik faaliyetlerini sürdürmelerine engel oluyor. Daha da acısı çoğu zaman can kayıplarıyla sonuçlanabiliyor. 2021 yılında Batı Karadeniz’de meydana gelen sel felaketi ciddi alt yapı sorunlarına neden olmuş, yerleşim yerlerine zarar vermiş ve çok sayıda can kaybına neden olmuştur (Yeşil Gazete, 2021). İklim değişikliğinin neden bir kriz durumu oluşturduğunun somut bir diğer örneği olarak kuraklık, su kaynaklarının azalmasına neden olup tarımsal üretimi olumsuz etkiliyor. Hâlihazırda su sıkıntısı yaşayan bölgeler için bu durum çok daha ciddi bir sorundur. Meteoroloji Genel Müdürlüğü (2024) tarafından yayımlanan yıllık iklim raporuna göre “en sıcak yıl” olarak kayda geçen 2024 yılında neredeyse ülkenin tamamında kuraklık etkili olmuş, göllerde su seviyesi gerilemiş ve sonuç olarak ekosistemin dengesi ile ilgili riskler oluşmuştur. Günümüzde Türkiye, iklim değişikliği kaynaklı gıda kırılganlığında alarm veren ülkeler arasındadır (Kurnaz, 2025). Gıda üretiminde sadece verim değil kalite de düşmüş, maliyet ise tam tersine yükselmiştir. Bu durum özellikle düşük gelirli gruplarda yeterli ve kaliteli gıdaya erişimi olumsuz etkilemiştir (Sürdürülebilir Kalkınma ve Kent Araştırmaları Derneği, 2025). İklim değişikliği gıdaya erişimde olduğu gibi var olan yoksullaşmayı derinleştirerek ve sosyoekonomik eşitsizlikleri büyüterek özellikle altyapısı zayıf, düşük gelirli bölgeler için ciddi bir risk oluşturabilir. İklim krizi yalnızca insan hayatını değil, karada ve denizde yaşayan pek çok canlı türünü de olumsuz etkilemektedir. Anadolu parsı, deniz kaplumbağaları ve kelaynak kuşları gibi türlerin, değişen iklim koşullarına uyum sağlayamamaları ve yaşam alanlarını kaybettikleri için yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olmaları, biyoçeşitlilik kaybını gözler önüne sermektedir. Tüm bu örneklerin iklim krizinin somut, gözle görülebilir sonuçlarını ortaya koyduğunu ve yaşadığımız sorunlara gelecekte değil bugün çözüm bulmamız gerektiğini dramatik bir şekilde gösterdiğini söyleyebiliriz.
İklim değişikliğine bağlı ortaya çıkan sorunlardan tüm canlıların doğrudan veya dolaylı olarak zarar gördüğü/göreceği aşikâr. Peki biz insanlar yaşanan bu krizin neresindeyiz? Yalnızca sorundan etkilenen mağdur konumunda mıyız, yoksa sorunun temel kaynaklarından biri de biz miyiz? Her ne kadar bu kriz bazı insanlar tarafından “doğal bir süreç” olarak değerlendirilebilse de bilimsel veriler insan faaliyetlerinin bu süreci hızlandırdığını ve şiddetlendirdiğini açıkça göstermektedir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC, 1990) ilk raporunda yalnızca fosil yakıt kullanımının atmosferdeki sera gazı miktarını ciddi seviyede arttırdığı vurgulanırken yıllar içerisinde yayınlanan raporlarda küresel ısınmanın doğal döngü içerisinde, normal bir şekilde gerçekleşmediği ve insanların iklim değişikliği üzerinde ciddi bir etkisinin olduğu açıklanmıştır. Enerji kaynaklarının aşırı kullanımı, ormanlık alanların yok edilmesi, yüksek miktarda plastik ve kimyasal atık üretimi gibi faaliyetler aracılığıyla insanın doğayı ve doğal kaynakları oldukça hoyrat bir şekilde, yarını düşünmeden kullandığını görebiliyoruz. Kirlilik gibi çevresel faktörlerin etkisiyle ülkemiz denizlerinde meydana gelen müsilaj sorunu, doğanın dengesini nasıl bozduğumuzu görebilmemiz için oldukça somut bir örnek oluşturuyor.
İklim krizinde insan davranışlarının belirleyici bir rolünün olması, çözüm sürecinde de insanı merkeze yerleştirmemizi zorunlu kılıyor. İklim krizi ile mücadele edebilmek için ilk aşamada doğaya zarar vermeyen ve fayda sağlayan çevre yanlısı davranışlara yönelmeliyiz. Bu davranış değişikliğinin yalnızca enerji tasarrufu, sürdürülebilir tüketim tercihleri gibi bireysel düzeyde değil çevre ile ilgili kamu politikalarını desteklemek, çevreye duyarlı toplumsal normların yaygınlaşmasını sağlamak gibi kamusal düzeyde de gerçekleşmesi son derece gerekli.
Soruna yönelik çözüm açık ve net bir şekilde belli olsa da biz insanlar için çözümü uygulamak her zaman kolay değildir. Çünkü çevre yanlısı davranışlar genellikle sosyal bir ikilem içerir: birey için kısa vadede avantajlı olan bir davranış, toplum veya gelecek kuşaklar için uzun vadede zararlı olabilir. Ortak bir kaynağı kullanırken bonkör davranmamız bireysel düzeyde bizim için rasyonel bir tercih gibi gözükse de tüm insanların benzer bir şekilde davranması kaynağın kısa sürede tükenmesine ve tüm insanların zarar görmesine sebep olabilir. Ayrıca çevre yanlısı davranış sergilemek birey için konforlu olmayabilir. Örneğin özel araç yerine toplu taşıma kullanımı genellikle bireye genellikle konfor sağlamaz. Buna rağmen insanlar bazı koşullarda bireysel düzeyde fedakârlık sergileyerek, davranışın kısa vadede kolaylık ve rahatlık sağlaması yerine uzun vadede tüm canlılar için fayda sağlamasını tercih edebilir. Çevre psikolojisi alanı, psikoloji biliminin bilgi birikiminden yararlanarak, insanların hangi koşullarda hangi faktörler aracılığıyla çevre yanlısı davranışları tercih ettiğine yönelik açıklamalar sunar. Toplumsal değerler, inanç sistemleri ve normlar bütünü olarak kültür, bu davranışların şekillenmesinde belirleyici bir role sahiptir (Markus ve Kitayama, 1991; Triandis, 1995). Bireyin doğayı nasıl konumlandırdığı, çevre sorunlarında sorumluluk hissedip hissetmediği ve çevre yanlısı tercihlerde bulunup bulunmadığı, kültürel değerlerden ve sosyal normlardan bağımsız değildir. Bu yazı, kültürün çevre yanlısı davranışları hangi yollarla beslediğini veya sınırladığını incelemeyi amaçlamaktadır.
Kültür Çevre Davranışlarını Nasıl Şekillendirir?
Çevre yanlısı davranışlar değerlerden, değerler ise kültürden etkilenir. Kültürel değerler, çevrenin korunması konusunda bireylere motivasyon sağlayabileceği gibi, bazı kültürel özellikler bu davranışların sergilenmesini de sınırlayabilir. Tam (2025) çevre psikolojisi alanında yürütülen araştırmalardan ve güncel tartışmalardan yola çıkarak kültürün çevre yanlısı davranışları, üç farklı şekilde etkileyebileceğini belirtmiştir. Bunlardan ilki, kültürel değerlerin doğrudan ve dolaylı olarak davranışı şekillendirmesi ile olur.
1. Kültürel Değerler Davranışı Şekillendirir
Hofstede’nin (1984, 1991, 2001) Kültürel Boyutlar Kuramı (Cultural Dimensions Theory), aralarında Türkiye’nin de bulunduğu farklı ülkelerdeki çalışanlardan topladığı verilerin analiz edilmesiyle geliştirilmiştir. Kuram kültürel değerlerin davranışı hangi yollarla etkilediğini açıklamak ve kültürlerarası karşılaştırmalar yapabilmek için bir referans noktası sağlar. İlk aşamada bireycilik- toplulukçuluk (individualism-collectivism), erillik-dişillik (masculinity-femininity), güç mesafesi (power distance) ve belirsizlikten kaçınma (uncertainty avoidance) olmak üzere dört boyut önerilmiş, zaman içerisinde yürütülen çalışmalarda bu boyutlara uzun-kısa vadeli yönelim (long-short term orientation) de eklenmiştir. Çevre yanlısı davranışlar üzerinde etkisi olan boyutlardan biri, bireylerin toplumla kurdukları ilişkiye göre şekillenen toplulukçuluk-bireycilik boyutudur. Toplulukçu kültürlerde iş birliği, dayanışma, karşılıklı bağımlılık ve grubun refahını korumak birey için önemlidir. Gruba yönelik bağlılığı ve sadakati temsil eden toplulukçu değerlerin hâkim olduğu toplumlarda, grup kurallarına uymak ihlal edilmemesi gereken bir normdur. Bu nedenle karar verme süreçlerinde ve davranışlarda grup üyelerinin iyi oluşu ve onayı gözetilir. Toplulukçuluk, grubun iyiliği için bireysel fedakârlık yapabilmeyle ilişkilidir. Daha önce de bahsedildiği gibi çevre yanlısı davranış, bireysel çıkarlardan çok toplumun ortak yararına odaklanmayı gerektirmektedir. Bu yönüyle toplulukçu değerler çevre yanlısı davranışları besleyebilir. Toplulukçu kültürlerde doğayla kurulan ilişki, bağ daha güçlüdür (Eom ve ark., 2016; Tam, 2025). Bu durum çevre yanlısı değerleri içselleştirme, doğayla uyum içerisinde yaşama yönündeki eğilimi destekler. Örneğin toplulukçu kültürlerde bireyler çevreyi korumak için yüksek vergi ödemeye daha çok isteklidirler (Richardson, 2007). Çevre karşıtı bir davranış, ahlaki sorumluluğun yerine getirilmemesi anlamına geleceği için bireylerin ilgili davranıştan suçluluk hissetmeleri daha olasıdır. Bu nedenle çevre yanlısı davranış, suçluluk hissinden korunmak amacıyla ahlaki bir zorunluluk olarak da tercih edilebilir. Bireyci kültürlerde ise kişisel hedeflere odaklanılır. Grubun veya toplumun yararına olmasa bile bireyin hedef ve arzuları ön plandadır. Bireysel çıkarlar ve konfora daha fazla değer verilir. Toplulukçu kültürlerde olduğu gibi bireyci kültürlerde de çevre yanlısı davranış gerçekleştirilebilir. Örneğin bireyci değerlerin hâkim olduğu toplumlar, yenilenebilir enerji gibi sürdürülebilirlikle ilgili teknolojileri daha kolay kabul edip benimserler (Ang ve ark., 2020). Ancak davranışın motivasyonu toplulukçu kültürlerden farklıdır. Bireyci kültürlerde çevre yanlısı davranış iş birliği, grubun refahı, sosyal normlar gibi faktörlerle değil çevre kaygısı gibi bireysel düzeydeki değişkenlerle açıklanır.
Hofstede’nin “erillik” boyutu, rekabet, güç ve maddi başarıya verilen değeri temsil ederken “dişillik” iş birliği, dayanışma, diğerlerinin iyi oluşunu gözetmeyi temsil etmektedir. Eril kültürlerde insanın doğaya egemen olması gerektiğine yönelik bir inanç vardır. Ekonomik büyüme her şeyden önde gelir. Doğal kaynakların aşırı kullanımına, çevresel tahribata rağmen ekonomik büyüme ve gelişme en büyük motivasyon kaynağıdır. Dişil kültürlerde ise insanın doğa ile uyumlu, iş birliği içerisinde bir yaşam sürmesi gerektiği inancı hakimdir. Bireysel ve kamusal düzeydeki davranışlarda doğanın korunması ahlaki bir sorumluluk olarak değerlendirilir. Eril değerlerin baskın olduğu kültürlerde doğal kaynakların yoğun biçimde kullanılması ise ekonomik ve siyasi güç göstergesi olarak meşrulaştırılabilir. Bu durum çevre karşıtı davranış normlarının oluşmasına ve davranışı etkilemesine neden olabilir. Benzer olarak güç mesafesi boyutu toplumdaki eşitsizliklerin ve hiyerarşik statü farklarının hangi ölçüde kabul edildiği ile ilgilidir. Bir toplum içerisinde gücün nasıl dağıldığına ve güç, statü, zenginlik temelli eşitsizliklerin bireyler tarafından nasıl değerlendirildiğine ilişkin kültürel boyuttur (Hofstede, 1984). Yüksek güç mesafesi eşitsizliklerin, statü farklarının “doğal” olduğunu kabul etme ile, düşük güç mesafesi ise eşitsizliklerin beklenen bir durum olmaması ve eşitliğin sağlanması gerektiği inancı ile ilişkilidir. İklim değişikliğine bağlı olarak yaşadığımız kriz iklim adaletsizliği durumu oluşturduğu için eşitlikçi değerlere sahip bireylerin bu konuda daha fazla endişe duyduğu ve çevre yanlısı davranışa yöneldiği bilinmektedir (Ergun ve ark., 2024). Ayrıca yüksek statüyü temsil eden tercihlerin yüksek karbon salınımına neden olması (Nielsenve ark., 2021), yüksek güç mesafesine sahip toplumların doğaya verdikleri zarara ilişkin bir çıkarımda bulunmamızı kolaylaştırabilir.
Bir toplumun üyelerinin zamansal yönelimleri uzun veya kısa vadeli olabilir. Toplumun uzun vadeli yönelime sahip olması, geleceğe yönelik plan yapılması ve kısa vadeli hazların ertelenmesini teşvik edip etmemesi ile ilgilidir. Kısa vadeli yönelim ise davranışın uzun vadeli sonuçlarından öte diğerleri ile eşit katkı sağlama, hızlı ve kesin sonuç alma, anlık hazza odaklanma ile ilgilidir. Uzun vadeli yönelime sahip toplumlar, bugünkü davranışın geleceği şekillendirdiğini bildikleri için karar alma süreçlerinde bu durumu göz önünde bulundururlar, bugünün değil geleceğin çıkarına odaklanırlar. Çevre ile ilgili bir davranışın sonucunu bugün görmek neredeyse imkânsızdır, davranışın sonucu genellikle uzun vadede ortaya çıkar. Bu nedenle çevre yanlısı davranışı tercih etmek uzun vadeli yönelim gerektirir. Nitekim uzun vadeli yönelimin çevre yanlısı değerlerle, niyetlerle ve davranışlarla ilişkili olduğu bilinmektedir (Chwialkowska ve ark., 2020).
Belirsizlikten kaçınma, toplumun bilinmedik koşullarla mücadele edebilmek için düzene, tutarlılığa, yasalara, resmi süreçlere duyduğu ihtiyaçtır. Toplumların risk ve bilinmezlik karşısında güvence arayışını ifade eder. Yüksek düzeydeki belirsizlikten kaçınma, geleceğe yönelik bir kaygı içerir. Benzer bir kaygı, çevre için de geçerlidir. Belirsizlikten kaçınmanın yüksek olduğu toplumlarda bireyler tasarruf davranışları sergileme gibi daha fazla inisiyatif içeren davranışları tercih eder (Parboteeah ve ark., 2012). Bununla birlikte çevre yanlısı davranışlar toplumların alışkanlıklarını, davranış örüntülerini değiştirmelerini gerektirir. Bu değişiklikler belirsizlikten kaçınmanın yüksek olduğu toplumlarda kaygıyı işlevsiz düzeyde arttırarak çevre yanlısı davranışları engelleyebilir (Mi ve ark., 2020).
Hofstede’nin kültürel boyutlara yönelik açıklamaları indirgemeci doğası, ülke içi farkları göz ardı etmesi gibi nedenlerle kuramsal ve uygulamalı alanda eleştirilse de kültürlerarası karşılaştırmalarda bir temel sağlar. Güncel araştırmalar, Türkiye’de hiyerarşik yapının güçlü, belirsizlikten kaçınmanın yüksek, bireyci değerlerin ön plana çıkmasına rağmen toplulukçu eğilimlerin hâlen baskın olduğunu göstermektedir (örn. İlhan ve Yemişçi, 2020; Sarıtaş ve Öztürk, 2018). Çevre davranışlarının kültürel boyutlarla olan ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin kültürel profilinin hem çevre yanlısı hem de çevre karşıtı davranışlarla ilişkili olabileceği çıkarımında bulunabiliriz. Örneğin Türkiye’de iklim değişikliğine yönelik bir farkındalık bulunduğunu gösteren çalışmalar mevuttur (örn. Alnıaçık, 2010). Konda Araştırma’nın, 2018 yılından itibaren Türkiye’de iklim değişikliğine yönelik farkındalık ve inançları temel alan anket çalışmalarının bulguları da iklim değişikliğine yönelik farkındalık ve endişeye işaret etmektedir. Güncel olarak 2024 yılında 33 ilden 2909 kişiden elde edilen verilere göre; çalışmaya katılan katılımcıların yüzde 72’si iklim değişikliği konusunda endişeli olduğunu belirtirken yüzde 71’i iklim değişikliğinin insan faaliyetleri sonucunda oluştuğunu düşünüyor. Yüzde 81’i düzensiz hava olaylarını iklim değişikliği nedeniyle gerçekleştiğini düşünüyor. Bu bulgular, Türkiye’de iklim değişikliğine yönelik inancın ve farkındalığın oldukça yüksek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte söz konusu farkındalığın davranışa dönüşmesi noktasında önemli bir boşluk olduğunu da söyleyebiliriz. Nitekim bazı araştırmalar, geri dönüşüm gibi çevre yanlısı davranışların bireyler tarafından zahmetli, zaman alıcı ve uygulaması güç olarak değerlendirildiğini göstermektedir (Umut ve ark., 2015). Bu durum, Türkiye’de kültürel değerlerin çevre bilincini desteklese bile davranış değişimini sınırlayan yapısal, algısal veya pratik engellerin varlığına işaret etmektedir.
2. Kültür ve İnsan-Doğa İlişkisi
İnsanın doğaya ilişkin değerlendirmeleri ve insan–doğa ilişkisine yönelik inançları, ekolojik dünya görüşü kavramı altında ele alınır. Ekolojik dünya görüşleri, bireylerin çevreyi nasıl algıladıklarını ve çevreyle kurdukları ilişki biçimlerini belirler. Bu görüşler kültürel değerlerden beslenir ve çevre yanlısı davranışların ortaya çıkmasında önemli bir rol oynar (Schultz ve Zelenzy, 1999). Bir başka ifade ile kültürel değerler, bireyin doğayı hiyerarşik olarak nasıl konumlandırdığını belirler.
Batı kültürlerinde, özellikle sanayileşme süreciyle birlikte insan merkezli doğa anlayışının öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu anlayışta doğa, insandan bağımsız bir maddi gerçekliktir ve değeri, insana sağladığı “fayda” ile ölçülür. İnsan, doğayı kendi ihtiyaçları ve hedefleri doğrultusunda dönüştürme ve kullanma hakkına sahiptir (White, 1967). Doğu kültürlerinde ise her ne kadar doğa sevgisinin idealleştirilmiş bir mit, kültürel ve tarihsel bir inşa olduğu yönünde eleştiriler söz konusu olsa da insanın doğanın bir parçası olduğu doğa merkezli bir bakış açısının hâkim olduğu bilinmektedir (Martinez, 2005; Tucker, 2003). Bu kültürlerde doğa, yalnızca bir kaynak değil, karşılıklı bağımlılığın ve uyumun bir unsuru olarak görülür. Doğa, kaynaklarını kullanmamız ve insanın hayatına hizmet etmek için vardır görüşünün aksine doğaya karşı bir şükran duygusu hâkimdir. Doğaya duyulan saygı, ahlaki bir sorumluluk veya kimliğin bir parçası olarak ortaya çıkar (Schultz ve ark., 2004). Schultz ve Zelenzy’nin (1999) 14 ülkeyi kapsayan çalışması, toplulukçu kültürlerin doğayı daha bütüncül biçimde algıladığını (doğa merkezli), bireyci kültürlerin ise doğayı insanın hizmetinde bir araç olarak (insan merkezli) değerlendirdiğini göstermiştir.
İnsanın doğayı nasıl konumlandırdığı, doğa ile bağlantılı olup olmamasına göre değişebilir. Sanayi Devrimi ile insanın doğa üzerinde hakimiyet kurması, artan tüketim taleplerinin karşılanması ve ekonomik büyümenin sağlanması için gerekli görülmüştür (Bargaoui ve Nouri, 2021). Sanayileşme, beraberinde kentleşmeyi de getirir. Artan kentleşme ise insanların doğa ile daha az bağlantılı olmalarına, daha az etkileşim kurmalarına sebep olur. Bu durum doğa ile kurulan karşılıklı bağımlı ilişkiyi zayıflatır (Richardson, 2025). Nitekim doğa ile bağlantılılık düzeyinin, ülkeler arasında kültürel farklılıklar gösterdiği; gelişmiş ülkelerde insan-doğa ilişkisinin de daha zayıf olduğu bilinmektedir (meta-analiz için bkz. Whitburn ve ark., 2020).
Türkiye bağlamını ele aldığımızda insan-doğa ilişkisinin hem insan merkezli hem de doğa merkezli ikili bir yapı sergilediğine ilişkin pek çok örnek bulunduğunu söyleyebiliriz. Kültürel geçmişimizde doğa ile iç içe ve doğayı kutsal kabul eden bir anlayışın hâkim olduğu bilinmektedir. İnsan-doğa ilişkisine yönelik çıkarımlarda bulunabileceğimiz zengin bir kaynak olan Dede Korkut Hikâyelerinde, göçebe dönemlerde insan ve doğa arasındaki karşılıklı bağımlı ilişkinin doğaya saygı duymayı da beraberinde getirdiği bilinir. Doğa, edilgen bir konumda değildir. Aksine doğanın canlı, yaşayan unsurları olduğuna inanılır. Doğaya duyulan sevgi tasvirlere, benzetmelere de yansır (Bütüner, 2021). İnsan yaşamının iklim ve hava olaylarına bağlı olması, doğanın ayrı bir maddi varlık değil insanla iç içe bir konumda değerlendirilmesini sağlamıştır. Atasözlerinde de özellikle doğanın uyanışı olarak görülen ilkbaharın gelişine (örn., Martta yağmasın, nisanda dinmesin), ağaç (örn., Yaş ağaca balta vuran el olmaz, Ağacı çok olan köyün mezarı az olur), toprak (örn., Bir avuç altının olacağına bir avuç toprağın olsun) ve su (Bir gün su içeceğin çeşmeyi [suyu] bulandırma) ile ilgili pratik uyarılara yer verilmiştir (Karakuş ve Keçe, 2012). Her yıl “Âdem Amca ve Yaren Leylek” buluşmasının heyecanla takip edilmesi de insanın doğa karşısındaki üstünlüğünü değil, onunla kurduğu duygusal bağı ve dostluğu gözle görünür bir hale getiriyor. Bununla birlikte, doğa merkezli ekolojik dünya görüşünün ekonomik büyüme ve gelişme hedefleri söz konusu olduğunda yerini insan merkezli dünya görüşlerine bıraktığını söyleyebiliriz. Ekonomik büyüme her zaman çevre karşıtı olmak zorunda değildir. Ancak ekonomik olarak en fazla faydanın hedeflenmesi genellikle doğal kaynakların aşırı kullanımı, yeşil alanların yok edilmesi ve hava, su, toprak kirliliğine neden olan atık üretimini beraberinde getirir. Özellikle maden arama faaliyetleri sırasında zeytin ve çam ağaçlarının kesilmesi, halk sağlığının bozulması ve heyelan gibi risklerin söz konusu olması, ekonomik büyümenin çevre karşısında daha fazla ön planda tutulduğunu göstermektedir.
3. Kültür ve Günlük Pratikler
Tam (2025) kültürün çevre davranışları üzerindeki etkisini üçüncü olarak günlük yaşam pratikleri üzerinden ele alır. Çevre yanlısı davranışlar yalnızca bireysel değerlerin, tutumların bir sonucu değildir; aynı zamanda kültürün oluştuğu fiziksel çevrenin, altyapı ve sürdürülebilirlik olanaklarının, maddi koşulların da bir sonucudur (Steg ve Vleg, 2009). Kültür, sembolik anlamlarla olduğu kadar günlük pratiklerle de temsil edilir. İklim krizine yönelik farkındalığı yüksek olan biri geri dönüşüm davranışında bulunmak isteyebilir. Ancak yaşadığı bölgede geri dönüşüm alt yapısı yoksa farkındalığının davranışa dönüşmesi mümkün olmayabilir. Toplum taşıma araçlarının sayı ve güzergâh bağlamında yetersiz olması tercih edilmese bile bireysel araç kullanımını zorunlu hâle getirebilir. Bu nedenle çevre yanlısı davranışların fiziksel ve kültürel olarak da desteklenmesi, teşvik edilmesi gereklidir.
Çevre yanlısı bir davranışın toplumda ne ölçüde kabul gördüğü aynı zamanda davranışın sembolik anlamlarıyla ilişkili görünmektedir. Örneğin, yenilenebilir enerji teknolojilerinin toplumda kabul görmesinin ekonomik belirleyicileri olduğu kadar sembolik belirleyicileri de olabilir. Sembolik anlam, davranışın desteklenmesini sağlar veya engellenmesine neden olur (McLachlan, 2009). Güneş enerjisi sistemlerinin kullanılması Papua Yeni Gine’de toplumsal paylaşım değerleriyle çeliştiği için desteklenmezken (Sovacool ve ark., 2011), bazı Asya ülkelerinde statü göstergesi olarak kabul görür ve desteklenir (Ojong, 2021). Benzer bir şekilde, elektrikli araçlar pek çok ülkede iklim değişikliğine yönelik bir farkındalıkla tercih edilirken ülkemizde yüksek statü göstergesi olarak değerlendirilebiliyor (Bektaş ve Akyıldız-Alçura, 2024).
Çevre yanlısı davranışlarda yalnızca kültürel faktörler değil yapısal ve kültürel değişkenlerin bir etkileşimi söz konusudur. Örneğin Hollanda, Danimarka, Almanya gibi bazı ülkelerde bisiklet, genellikle doğa dostu bir ulaşım aracı olarak tercih edilir. Bu ülkelerde şehir planlaması da geniş bisiklet yollarını ve park alanlarını içerecek şekilde oluşturulduğu için bisiklet kullanımı yalnızca spor faaliyeti olarak görülmek yerine kültürel bir alışkanlık hâline gelmiştir (Pucher ve Buehler, 2008). Japonya gibi bazı Asya ülkelerinde geri dönüşüm faaliyetlerine bağlı olarak atıklar farklı kategorilere ayrılır. Her bir atığın toplanacağı gün bellidir. Atık yönetimine ilişkin yerel düzenlemeler sosyal bir norm hâlini almıştır (Moshkal ve ark., 2024). Ülkemizde ise geri dönüşüm kutuları genellikle sınırlı olduğunu ve atık ayrıştırmanın yaygın bir davranış olarak görülmediğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte yerel yönetimler “sıfır atık” projeleri (örn., “Atığını Azalt, Doğayı Yaşat,” “Ayrıştır- Dönüştür- Kazandır,” “Pet Şişeni Getir, Pekmezini Götür,” “Atığını Getir, Fidanını Götür,” “Suyumu Kirletme Oksijenimi Yok Etme- Bitkisel Atık Yağ Toplama”) kapsamında geri dönüşümü desteklemeyi amaçlamaktadır. Bilindiği gibi toplulukçu kültürlerde bir çevre yanlısı davranış sosyal bir norm hâline geldiğinde, davranışın gruba ve topluma olan yararı vurgulandığında, bireylerin ilgili davranışı gerçekleştirme olasılıkları artar (Eom ve ark., 2016). Türkiye gibi toplulukçu değerlerin baskın olduğu kültürlerde geri dönüşüm gibi çevre yanlısı davranışların alışkanlık hâline gelebilmesi için hazırlanan proje ve kampanyalarda alt yapının desteklenmesi kadar kültürel özelliklerin de göz önünde bulundurulması gerektiği önerilebilir. Henüz kültürel bir alışkanlık hâline dönüşmüş olmasa da alışverişte bez çanta kullanma, yerel üreticileri destekleme, ikinci el ürünleri tercih etme gibi davranışlar toplumsal fayda temelinde kültürel olarak desteklendikçe daha çok kişi tarafından, daha sık gerçekleştirilebileceğini söyleyebiliriz.
Sonuç Yerine
Bu metinde çevre davranışlarımız üzerinde kültürel değerlerin doğrudan veya dolaylı rolü ele alınmıştır. Bir toplumda yaygın olan değerler, normlar, inançlar bireylerin çevre yanlısı davranışa yönelmesini sağladığı gibi çevre karşıtı davranışlar sergilemesine de neden olabilir. İklim değişikliğine yönelik farkındalığı yüksek olan, endişelenen biri kültürel bariyerler nedeniyle çevre yanlısı davranış değişikliğine yönelmeyebilir. Veya iklim değişikliğine yönelik bireysel düzeyde farkındalığı, endişesi olmayan biri toplumdaki normlar aracılığıyla çevre yanlısı davranış sergilemek zorunda kalabilir. Diğer pek çok davranışta olduğu gibi çevre üzerinde olumlu veya olumsuz etkisi olan bir davranışı gerçekleştirirken de toplumda yaygın olmayan, onaylanmayan bir davranışı tercih etme ihtimalimiz düşüktür. Bu nedenle çevre davranışları söz konusu olduğunda toplumun kültürel değerlerinin, sosyal normlarının, inançlarının, kültürel alışkanlıklarının göz önünde bulundurulması gerekir.
Kültür, çevre davranışları üzerinde bu kadar belirleyici bir role sahipken, olumlu yönde davranış değişikliğini amaçlayan müdahale çalışmalarında da yerel ve ulusal düzeyde kültürel duyarlılığın sağlanması işlevsel sonuçlara ulaşmak için gereklidir. Elektrikli araç kullanımında olduğu gibi davranışın sembolik anlamları ihmal edilerek yürütülen bir müdahale çalışmasının etkili sonuç vermesi beklenemez. Son olarak, çevre yanlısı davranışlarımızı bireysel değişkenlerden, kültürel değerlerden bağımsız düşünmemiz nasıl ki mümkün değilse, ekonomik ve politik sistemlerin de sürece dâhil olduğunu vurgulayarak bu metni bitirmek istiyorum. Psikoloji araştırmalarında genellikle bireyden topluma doğru bir davranış değişikliğini amaçlıyor olsak da, söz konusu çevre gibi pek çok parametrenin dâhil olduğu davranışlarda, sistem düzeyindeki değişikliklerin de bireysel davranışı etkileyebileceğini unutmamamız gerekiyor.
Kaynaklar
Alnıaçık, Ü. (2010). Çevreci yönelim, çevre dostu davranış ve demografik özellikler: Üniversite öğrencileri üzerinde bir araştırma. Sosyal Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 10(20), 507-532.
Ang, J. B., Fredriksson, P. G. ve Sharma, S. (2020). Individualism and the adoption of clean energy technology. Resource and Energy Economics, 61, 101180.
Bargaoui, S. A. ve Nouri, F. Z. (2021). History of the human and nature relationship, discovery of greenhouse effect and awareness of the environmental problem. Journal of Economic Science Research, 4(3), 1-14.
Batı Karadeniz’deki sel felaketinde hayatını kaybedenlerin sayısı 77’ye yükseldi. (2021, Ağustos 16). Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/bati-karadenizdeki-sel-felaketinde-hayatini-kaybedenlerin-sayisi-77ye-yukseldi/
Bektas, B.C. ve Akyıldız Alçura, G. (2024). Understanding electric vehicle adoption in Türkiye: Analyzing user motivations through the technology acceptance model. Sustainability, 16, 9439.
Bütüner, Ş. (2021). Çevre bilinci oluşturmada Türk mitolojisinin rolü: Dede Korkut hikâyelerine ekoeleştirel bir yaklaşım. Türk Dünyası Araştırmaları, 129(255), 433-448.
Chwialkowska, A., Bhatti, W. A. ve Glowik, M. (2020). The influence of cultural values on pro-environmental behavior. Journal of Cleaner Production, 268, 122305.
Eom, K., Kim, H. S., Sherman, D. K. ve Ishii, K. (2016). Cultural variability in the link between environmental concern and support for environmental action. Psychological Science, 27(10), 1331-1339.
Ergun, S. J., Karadeniz, Z. D. ve Rivas, M. F. (2024). Climate change risk perception in Europe: country-level factors and gender differences. Humanities and Social Sciences Communications, 11(1), 1-13.
Hofstede, G. (1984). Cultural dimensions in management and planning. Asia Pacific Journal of Management, 1(2), 81-99.
Hofstede, G. (1991). Cultures and organizations: Software of the mind. McGraw-Hill.
Hofstede, G. (2001). Culture’s consequences: comparing values, behaviors, institutions, and organizations across nations. Sage Publications.
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC). (1990). Climate change: The IPCC Scientific assessment. working group I (J. T. Houghton, G. J. Jenkins ve J. J. Ephraums, (Ed.). Cambridge University Press. https://archive.ipcc.ch/publications_and_data/publications_ipcc_first_assessment_1990_wg1.shtml
İlhan, Ü. D. ve Yemişçi, D. A. (2020). Ulusal kültür, örgüt kültürü ve iş güvenliği kültürü ilişkisi: Hofstede’nin güç mesafesi ve belirsizlikten kaçınma boyutları açısından Türkiye özelinde bir değerlendirme. Yönetim ve Ekonomi Dergisi, 27(3), 703-724.
Karakuş, U. ve Keçe, M. (2012). Türk atasözlerinde doğal çevre algısı ve çevre eğitimi açısından önemi. Journal of World of Turks, 4(3), 131-145.
Kurnaz, M. L. (2025, Haziran 23). Tarımda iklim krizi: Türkiye’nin gıda güvenliği alarm veriyor. ekoIQ. https://www.ekoiq.com/tarimda-iklim-krizi-turkiyenin-gida-guvenligi-alarm-veriyor/
Markus, H. R. ve Kitayama, S. (1991). Culture and the self: Implications for cognition, emotion, and motivation. Psychological Review, 98(2), 224–253.
Martinez, D. P. (2005). On the “nature” of Japanese culture, or, is there a Japanese sense of nature? J. Robertson (Ed.), A companion to the anthropology of Japan içinde (ss. 183–200). Blackwell Publishing.
McLachlan, C. (2009). Technologies in place: symbolic interpretations of renewable energy. The Sociological Review, 57, 181-199.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü. (2024). 2024 İklim Raporu. https://mgm.gov.tr/FILES/iklim/yillikiklim/2024-iklim-raporu.pdf
Mi, L., Qiao, L., Xu, T., Gan, X., Yang, H., Zhao, J., Qiao, Y. ve Hou, J. (2020). Promoting sustainable development: The impact of differences in cultural values on residents' pro‐environmental behaviors. Sustainable Development, 28(6), 1539-1553.
Moshkal, M., Akhapov, Y. ve Ogihara, A. (2024). Sustainable waste management in Japan: challenges, achievements, and future prospects: A review. Sustainability, 16, 7347.
Ojong, N. (2021). Solar Home Systems in South Asia: Examining Adoption, Energy Consumption, and Social Practices. Sustainability, 13(14), 7754.
Parboteeah, K. P., Addae, H. M. ve Cullen, J. B. (2012). Propensity to support sustainability initiatives: A cross-national model. Journal of Business Ethics, 105(3), 403-413.
Pucher, J. ve Buehler, R. (2008). Making cycling irresistible: lessons from the Netherlands, Denmark and Germany. Transport reviews, 28(4), 495-528.
Richardson, G. (2007). The influence of culture on tax systems internationally: A theoretical and empirical analysis. Journal of International Accounting Research, 6(1), 57-79.
Richardson, M. (2025). Modelling Nature connectedness within environmental systems: Human-nature relationships from 1800 to 2020 and beyond. Earth, 6(3), 82.
Sarıtaş, A. ve Öztürk, M. C. (2018). Kültürel boyutlar kuramı değerlerinde değişim: Türkiye’nin krizlere verdiği tepkilerin sorgulanması. Selçuk İletişim, 11(1), 125-145.
Schultz, P. W. ve Zelezny, L. (1999). Values as predictors of environmental attitudes: Evidence for consistency across 14 countries. Journal of Environmental Psychology, 19(3), 255-265.
Sovacool, B. K., D’Agostino, A. L. ve Bambawale, M. J. (2011). The socio-technical barriers to Solar Home Systems (SHS) in Papua New Guinea:“Choosing pigs, prostitutes, and poker chips over panels”. Energy Policy, 39(3), 1532-1542.
Steg, L. ve Vlek, C. (2009). Encouraging pro-environmental behaviour: An integrative review and research agenda. Journal of Environmental Psychology, 29(3), 309-317.
Sürdürülebilir Kalkınma ve Kent Araştırmaları Derneği. (2025, Haziran 4). İklim değişikliği ve Türkiye’de son aylarda yaşanan kuraklığın gıdaya erişim üzerindeki etkileri. https://surkad.org.tr/bulten/iklim-degisikligi-ve-turkiyede-son-aylarda-yasanan-kurakligin-gidaya-erisim-uzerindeki-etkileri/
Tam, K. P. (2024). Culture and pro-environmental behavior. Current Opinion in Psychology, 62 101986.
Triandis, H. C. (1995). Individualism & collectivism. Westview Press.
Tucker, J. A. (2003). Japanese views of nature and the environment. H. Selin (Ed.), Nature across cultures: Views of nature and the environment in non-Western cultures içinde (ss. 161–183). Springer Netherlands.
Umut, M. Ö., Topuz, Y. V. ve Velioğlu, M. N. (2015). Çöpten geri dönüşüme giden yolda sürdürülebilir tüketiciler. Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 13(2), 263-288.
Whitburn, J., Linklater, W. ve Abrahamse, W. (2020). Meta‐analysis of human connection to nature and proenvironmental behavior. Conservation Biology, 34(1), 180-193.
White Jr, L. (1967). The historical roots of our ecological crisis. Science, 155 (3767), 1203-1207.