İlişkilerin Sıkıcı Karakteri Üzerine En Az İlişkiler Kadar Sıkıcı Bir Hicviye
Emre Oral
Kendi çapında bir estet
erotist ve düşünür
«Kişi, nesneyi kendisinden aşırı derecede korumayı
bir kenara bırakarak onunla gerçek bir ilişki kurar.»
Adam Phillips
Bizler dünyaya gelirken, yaşadığımız çağ hakkında bile çoğu şey söylenmişti. Kısaca bize söylenebilecek çok az şey kaldığını söyleyebiliriz –buna (hele hele teorik bir üslupla) itiraz edebilecek kadar sıkıcı birini düşünemiyorum. Özellikle 19. Yüzyıl’da yaşamış çoğu vakanüvis ve düşünür, şu anda içinde bulunduğumuz çağın nasıl bir çağ olacağını aşağı yukarı öngörmüşlerdi. Onların, ömürlerini bu kadar sıkıcı bir uğraşla tüketmiş olmaları bir yana, günümüzü bu kadar tahmin edilebilir kılan şey, insanoğlunun yeryüzünde yaşayabileceği tüm kombinasyonları yaşamış olması olabilir miydi? Evet, söylenecek ya da yazılacak çok az şey kalmış olabilirdi; ancak bu denli bir yaşantı kıtlığının baş göstermiş olmasına ne demeliydi? Ya evlilikle birlikte resmiyete dökülen şu soyut kanibalizme ne demeli? Birbirini gözetlemekten başka hiçbir şey yapmayan tarafların temsil ettiği ilişkinin, bazen malum tarafların, gözetleme sırasında kendilerini unutmaları sebebiyle evliliğe dönüşmesi soyut bir yamyamlığı çağrıştırabilir. Yamyamlığın Afrika’dan bütün dünyaya yayılma olanağı bulamamasının sebebi ne yerli kabilelerin geri kalmışlığıyla ilgiliydi ne de kültürel rölativizmle; insanlık, yepyeni bir yamyamlığı keşfederken, fiyatı düşen eski tip yamyamlık elde kalmıştı.
Yaşantı repertuarımızı oluşturan şeylerin neredeyse tamamı, sanal ya da gerçek ilişkiler tarafından temsil ediliyor (yoksa italik yazılması gereken “sanal” mıydı?). Öyle ki, çığlıklarla dünyaya geldiğimiz daha o ilk anlarda, kaçınılmaz olduğu ölçüde travmatik bir ilişkiyle kuşatılıyoruz. Bu ilk ilişkinin, o küçük deneyimin ana rahminden çıktığı anda kazandığı ilk hızı ondan adeta gasp ederek, onu bir bebeğe dönüştürmesi, an meselesi. Bebek, anne kucağıyla birlikte, yalnızlığı –dolayısıyla arzuyu– deneyimliyor. Önemli bir psikanalist olan D. W. Winnicott, bebeğin arzusunu, “ilkel bir acımasızlık” olarak tasavvur edip bunun bir tür sadizm anlamına gelmediğini; sadece bebeğin, kendisine olanak tanındığında, anneyi kayıtsız bir biçimde sevme yöntemi olduğunu söyler.[1] Winnicott’ ın “ilkel bir acımasızlık” ifadesini ilk okuyuşumda, aklım, onun kendisine gelmesini beklemeden, doğrudan yamyamlık kavramına gittiyse de, bunu kurnazca kanibalizm sözcüğüne gizlemeyi akıl etmiştim. Yalnız, Winnicott’ın bebeğin arzusu için kullandığı bu ifade, olumsuz dış görünüşüne rağmen, olumlu bir içeriğe sahip olabilirdi. Yani ironi, kendisini, bebeğe atfedilen bu acımasızlığın, anneyi baştan çıkarışında ifade ediyor olabilirdi –anne, ne olursa olsun, bebeğin bu kayıtsız sevgisine, eşdeğer bir kayıtsızlıkla cevap veremeyecekti. Dolayısıyla bebek, doğal olarak, anneyi ayrı bir insan olarak görmeye ve kendisini suçlu hissetmeye başlayacaktı. Eğer şu manzarada kime (bebeğe mi, anneye mi) acıyacağı konusunda kararsızlık yaşayanlar varsa, onları bebeğe acımaya davet etmezdim; zira bebek, öyle bir durumda birden çok “anne” ile mücadele etmek zorunda kalırdı. Yine de bebek hakkında bu kadar iyimser olmamak gerekiyor; çünkü o çoğu durumda, sırtlanacağı geçmişinde, geleceğe doğru bir miktar suçluluk duygusu taşıyacak [Sisyphos?].
Bir kadının, ilişik durumda bulunduğu erkeğin kaprislerini yatıştırmak adına, ona “koca bebek” diye hitap ettiğine rastlanmıştır; ancak genel durumun daha da beter olduğunu söylemek, birtakım sıkıcı itirazlara sebep olmamalı. Duraklarda, asansörlerde, sahil kenarında veya parlamentoda ortaya çıkabilecek koca koca bebeklerin, uluslararası ilişkilerde de aynı teklifsizlik ve kolaylıkla zuhur edebildiklerini henüz gördük. Şu hâlde, şimdiye dek yıldız tozundan ibaret olduğunu düşünen herkesin, bir süreliğine koca birer bebekten ibaret olduğunu söylemek yerinde olur. İlişkiler, her ne kadar yıldız tozları arasında yaşanmıyorsa da, artık yıldız tozları tarafından kutsanmaya ihtiyaç duyuyorlar –derin bir nefes aldıktan sonra “Hepimiz yıldız tozuyuz.” diye fısıldayıp birbirine sarılan ilişikler çok uzakta değiller. Çağ, yüzünü [derin] düşünceye ve [her şeyi] sorgulamaya artık tamamen dönmüşken, bir tür çürümenin arkadan yaklaşmakta olduğunu fark etmek oldukça zorlaşıyor ki, nil admirari [hiçbir şeye şaşırma] felsefesinin kötü bir taklidi de, bu noktada ortaya çıkmasına rağmen, o gerçek ve kurtarıcı uyuşmayı sağlayamıyor. İnsan, şaşırmakla kalıyor: “En sevdiğimin en yakınındayken bu ıstırap da neyin nesi?”, ne bir replik ne de mitolojiden bir alıntı; bu, farklı kelimelerle sürekli tekrarlanan bir dua gibi artık –evlerini Kutsal Dağ’ın eteklerine inşa eden yerlilerin, ilk kez aktif hâle gelen volkandan üstlerine yağan lava bir anlam verememesi gibi. İnsan zihninin böylesine pornografik bir biçimde teşhir edilmesi, önce insanı kendisinden saklanmaya zorlamış; sonra hiç yoktan ona kendisini yakalatmış [Kendini Arayan Adam?] ve onu derin bir paranoyayla, kendisine sarılmaya sevk etmiştir (pornoda önceleri baş gösteren aşırı detaycılığın ve endüstrileşmenin, daha sonra gizlilik ve amatör çekimler tarafından dengelenmesi). Manzarayı böylece özetledikten sonra, kayıtsız bir biçimde sevme yöntemine geri dönebiliriz.
Horribiledictu [lafı bile korkunç] kayıtsızlık, her çağda, o çağın kendisine has şekillerde lanetlenmiş, tuhaf bir meziyettir; eğer bu meziyetle ilk kez karşılaşıyor olsaydık, aklımızda kötü bir cin olarak kalabilirdi. Kayıtsızlığın Eski Çağ’daki cezası, Sokrates olmak; Ortaçağ ve modern çağlardaki cezası, bu çağlarda yaşamıyor olmak; çağdaş dönemdeki cezası ise tam da bu çağda yaşıyor olmak olabilir. Ancak aslen yıkıcı bir öze sahip olmasına rağmen, iğdiş edilerek ya da bekâreti alınarak zararsız bir dış görünüşe büründürülen sevgi, satabildiği her çağda çok satmıştır. Kayıtsızlığın ve sevginin doğal buluşma noktası olan bebekte kayıtsızlık, her ne kadar iğdiş edilmeyi engelleyemese de ya da alınan bekâreti geri veremese de, sevgiyi çırılçıplak bırakarak, yıkıcı özüyle yeniden buluşturur. Bu, özellikle anne için, ölü bir dilde okunan bir ilahi gibidir. Belki daha doğru bir ifadeyle; bu ilahi, anneye göre, henüz doğmamış bir dilde okunuyordur –o, bebeği, bildiği tüm diller çerçevesinde algılar. Annenin, yıkıcı özünü kaybetmiş sevgisinin, bebeğin kayıtsız bir biçimde sevme yöntemini yenilgiye uğratması, bir tür asimilasyonu çağrıştırmalıdır. Bu noktada bir model olarak, Winnicott’ın, küçük çocukların gelişimine dair şu ifadelerini anmak yerinde olur: “… Ahlâkın aşılanması gerektiğine inananlar, küçük çocuklara bu yönde eğitim vermekte; kişisel ve bireysel yöntemlerle sunulan iyi bir ortamda, sağlıklı biçimde yetişen çocuklarda, ahlâkın doğal biçimde gelişmesini izlemek zevkinden mahrum kalmaktadırlar…”[2] Winnicott’ın, ahlâkın gelişimini temel alarak yaptığı bu açıklamayı, burada, ilişkiler bağlamına uyarlayabiliriz: aşkın, ilişki bilincinin, sevişin vs. aşılanması gerektiğine inananlar, insanları bu aşıyı olmaya zorlamakla, kayıtsız sevginin, tamamen onun kendisine has bir ortamda, doğal olarak ortaya çıkışını izlemek zevkinden mahrum kalıyor olabilirler. Başka bir deyişle; kendi gözlerini elleriyle kör eden bir âşık, ayaklarının altına aldığı maşukunu, karanlıkta, kendi içinde bulduğunu söyler –ona hak vermek gerekir; aksi hâlde o, kendi içinde bütün dünyayı bulabilir. Çeşitliliği artırmak adına, âşık idealizminin komşusu mahiyetindeki bir başka bakış açısını, çoğu zaman “materyalizm” diye ifade edilse de, “ıssız idealizm” diye tanımlayabiliriz [Issız Adam?]. İnsan ıssızlaşırken yoğunlaşan iç sesler; maddeleşen ve uzayda yer kaplamaya başlayan hayaletler, esasında sipariş üzerine gelmemişler midir?[3] Şu hâlde insan dünya çapında ıssızlaşırken çıkagelen Das Kapital’i ve diyalektik materyalizmi garipsememek gerekir; bunlar, birçok yönden, dünyayı ya da onun çeşitli içeriklerini kayıtsız bir biçimde sevemeyen insanın belirtilerine benzer.
İnsanın bu dünyaya kayıtsızca bir sevgiyle gelmiş olması, onun, belki de yalnızca sevişirken kayıtsız kalmasını yasaklıyordur (böyle bir yasak yürürlükte olsaydı, bu muhtemelen, bir parça bulutla satranç oynamanın yasak olmasına benzerdi). Sevişememenin hakiki ıssızlığı, yavaş yavaş sevişmeme tavrına dönüşüyor, ancak kleistogam[4] insanlar giderek artarken, diğer tarafta yılmadan çoğalan kitle, tüm istikrarını cansiperane biçimde koruyor –işte birbirinden sıkıcı iki grup. Elbette böyle bir belgesel dili kullanıyor olmak rahatsızlık verici, ama bu rahatsızlık, bir yanlış anlamadan kaynaklanıyor. Örneğin, interaktif sözlüklerde ve bloglarda sık sık göze çarpan bir soru da, insanın, arkadaşıyla sevişip sevişemeyeceği üzerineydi; ancak şüphesiz, Kierkegaard, arkadaşın, felsefedeki “zorunlu ikinci” değil, lüzumsuz üçüncü olduğunu söylerken[5] bunu kastetmemişti. Cicero’nun aktardığı bir hikâyeye göre, pek arkadaşı olmayan Syracusa kralı Dionysios, Phintias’ı ölüme mahkûm etmiştir, ancak Phintias, kalan işlerini bitirmek için kendisine bir mühlet verilmesini ister. Arkadaşı Damon, Phintias’ın geri döneceğini vaat ederek, ona kefil olur. Phintias kararlaştırılan süre içinde geri dönmezse, Damon ölecektir. Phintias, tam zamanında döner ve bu durum, kralı fazlasıyla etkiler. Kral, Phintias’ı affettiği gibi, iki arkadaştan, kendisini de üçüncü bir arkadaş olarak aralarına almalarını ister. Arkadaşlık mefhumunu bugünkü sıkıcı konumuna sürükleyen yegâne şey, yine bir tür kayıtsız kalamama zafiyeti olabilir. Damon, Phintias’ın durumuna kayıtsız kalamazdı; çünkü onunla başka bir boyutta sevişiyordu (ve doğa, belki de insanın yalnızca sevişirken kayıtsız kalmasını yasaklıyordu). Derin düşüncenin hâkim olduğu bu çağda, sahnenin önemli dekorları da ortadan kaldırılmıştır sonra; kötü taklitlerini saymazsak, ne kral ne de ölüm cezası söz konusudur. Antik çağlardan biraz daha günümüze doğru yaklaştığımızda, Fransız İhtilali’nden sonra kurulan halk mahkemelerinde, kral ve kraliçenin giyotine gönderilmesinin ardından, makam sahibi arkadaşların birbirlerine gösterdikleri hürmet dikkatimizi çeker.[6] Bir arkadaşla, arkadaşlık kurumunun bünyesinde bir araya gelmenin tehlikesi, yine de bir arkadaşla, herhangi bir davanın bünyesinde bir araya gelmenin tehlikesinin yanında devede kulak kalır –hele hele bu arkadaş, bir devrimden bahsediyorsa. Artık arkadaşın varoluşu, sadece, gündelik hayatın temel bileşenlerinden biri olarak toz hâline getirilmesine ve paket paket satılmasına rağmen, yok edilemeyen belirsizliğin ötelenmesine dair olabilir. Belirsizliğe kayıtsız kalamayan insan, önce onu darp eder, sonra öteler, sonra bir şaka gibi algılamaya çalışır ve son olarak da ona alışır. Ne getireceği belirsiz olan bu hayatta, bir cenazenin ardından taziye verebilecek, yeni yerleştiğiniz evinize ziyarete gelebilecek, birlikte kottabos[7] oynanabilecek, belki şu iç seslerin birer hayalete dönüşmesine engel olabilecek bir arkadaş, oldukça önemli bir figür gibi görünür, önemlidir de. Ancak onun önemi, arkadaşlık ilişkisi dâhilinde oynayabileceği bağlayıcı rolden ileri gelir ve o, kişinin etrafında, bağlayıcılığı ölçüsünde karşıt bir entelektüel alan yaratır; içebakışa ket vurur –öyle ki, bir “birlikte içebakış” bile teklif edebilir. Ondan korunmanın bir yolu da, bir süredir devam eden ortak harekete rağmen, zamanı geldiğinde gerekecek olan kaçış yollarını hep açık tutmaktır.
“Cehennem başkalarıdır.” deyişinde, cehennemin, başkalarına değil; başkalarına duyulan ihtiyaca karşılık geliyor olması hiç de örtük değildir, bir itiraf bile sayılmaz. Teknolojinin, insanın kendi ihtiyaçlarıyla mücadelesinden doğduğu varsayılırsa, başkalarına duyulan ihtiyaçla mücadelede de etkin olması beklenirdi; ancak in vivo [laboratuara girmeden] söyleyebiliriz ki, internet ortamında gelişen sosyal ağ yapılarının, şehirlerin oluşması sırasında ortaya çıkan ağ desenlerine benzemesi, acı bir ironiyi çağrıştırıyor. İnsan, içinde hep bir öteki ihtiyacı taşıyor olabilir mi? Cehennemin ikonografisi, çoğu kez mutlu zebanilere ve bahtiyar şeytanlarla doludur –ateş, onları yakmaz. İnsanın başkalarına duyduğu ihtiyacın tatminine ayırdığı muazzam enerji göz önüne alındığında, cehennemle anlaşarak bir zebaniye ya da şeytana dönüşmesi, güvenli ve kolay olmasının (ki bu yaygın kanıdır) aksine, oldukça güvensiz bir yoldur (dolayısıyla yıkıcı sevgi burada ortaya çıkabilir). Çünkü bu yol, hiç de dolaylı olmayan, yasak bir yoldan, başkalarına duyulan ihtiyacı tatmin etmekle kalmayıp işin kaymağını vaat eder. İşin kaymağı, temel bir ihtiyacın tatminin ardından gelen boşluk, belirsizlik ve esrime [orgazm?[8]] hissi olarak kendisini gösterir. Bu boşluk ve belirsizlik –ve daha sonra esrime–, esasında insan hayatına yöneltilen küçük bir soruya benzer; belki tüm bu sıkıcı şeylerden geriye, her öznenin kendisine özgü, küçük bir soru kalmıştır ve bu soruya kayıtsız kalabilmek de mümkündür.
[1] Adam Phillips, Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine (Ayrıntı Yayınları, 2012), s. 49.
[2] Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine içinde, D. W. Winnicott, “Psychoanalysis and the Sense of Guilt”, The Maturational Processes and the Facilitating Environment (Londra: Hogarth Press, 1965), s. 15.
[3] İngilizler “Don’t matter.” (“Dert etme.”) sözüyle kayıtsız kalırlar (ki onların kayıtsızlığı tamamen ağır ve hantal bir hayvanın kayıtsızlığına benzer) ve bir anlamda, bir şeylerin “maddeleştirilmemesini” beklerler. İngilizce’de “madde”, “husus” ve özellikle “sorun” gibi birçok anlama gelen “matter” kelimesinin, Latince’de “anne” anlamına gelen “mater” kelimesinden türemiş olması şaşırtıcı olmamalı. Ayrıca “baba”, Latince’de “pater” demektir ve bu da İngilizce’ ye “örnek”, “desen”, “model” ve “patron” gibi birçok anlama sahip “pattern” kelimesiyle geçmiştir.
[4] Daima kapalı duran ve hiç açılmadan, kendi kendine döllenebilen çiçeklere verilen sıfat.
[5] Søren Kierkegaard, Either/Or (New York, Doubleday Anchor Books, 1959), cilt 1, s. 294.
[6] Robespierre, dava arkadaşı olan Danton’u “ılımlı olmakla” suçlayıp giyotine yolladığında, Danton, “İhtilal kendi çocuklarını yiyor.” diye söylenmiş.
[7] Bir şarap kabında kalan son damlaları bir madeni çanağa dökmeye ve çıkan sesleri, tanrılardan gelen birer aşk kehaneti olarak yorumlamaya dayanan Antik Yunan oyunu.
[8] Orgazmın hemen ardından, beyinde hipotalamus, haz ve mutluluk hormonunu salgılamayı ani bir biçimde kestiğinden, buradaki boşluk ve belirsizlik hissine benzer hisler baskın hâle gelir. Belki de bir tür adaletsizlikten ötürü, insanın, bu boşluk ve belirsizlik hissinin yokluğuna alışması daha kolaydır. Diğer durum, insanın bu hislerin varlığına alışması olamaz; bu durum, insanın bu hislere teslim olması ya da onlarla bütünleşmesi diye ifade edilebilir. Dokunma duyusu dikkate alındığında, alışmak, örneğin sürekli olarak kol derimize dokunan bir nesnenin, kol derimizdeki sinirler tarafından yok sayılmasına karşılık gelir.