İnsan Kendini Parçalara Ayırır ve Sonra Toparlanır
Gönül Ersoy Salcıoğlu
Uzman Klinik Psikolog / Psikoterapist
“Leyla!” dedim. “Neyi yanlış yaptım, bilmiyorum. Sen olsan ne yapardın?” Sustu. Öyle bir gülümsemesi var ki, “Yanlış bunun neresinde?” der gibi bakıyordu suratıma. İnanır mısınız, hiç asık suratlı hâliyle görmedim onu. Yok, yalan söyledim. Gördüm. Gülümsemediği anlarda dudak kenarları aşağıya bakan, gözleri biraz düşük ama parlak, genetik yakınmalarından biri olan hızlı sarkmaya meyilli cilt yapısı ile sıradan anlarda, düşünürken, pür dikkat bir dinleyici hâlindeyken asık suratlı görünen bir kadın. Ama ben bu durumunu bir hâlet-i ruhiye değil, tam tersine neşeleneceği zamanı kendisinin seçtiği bir tavır olarak değerlendiriyorum. Tavır takınmanın bir seçim olduğunu, hayatta karşılaştığım zor yaşantıların karşısında “Ben, sorunları nasıl çözmeyi deniyorum?” sorusunu düşünürken keşfetmiştim. Edilgen bir etiket yansıması olan tavırlı biri olmaktan ziyade tavrı olan biri olmayı öğrenmek, zaman içinde seçim ve sorumlulukları da sahiplenmeyi getiriyor peşi sıra.
“Leyla?” dedim. “Bir şey söyle! Bak, ben çıkamıyorum bu işin içinden. Cümleler kafamda büyüyor, görüntüler başa sarıyor ve çok enteresandır ki yaşadığım o görüntülerin renkleri patlıyor gözümün içinde. Migrenim var benim kızım! Bu patlayan renkler bana dokunuyor.” Söylediği şey gerçekten dişimin kovuğuna yetmedi. Parlak renkler dokunmazmış insana! Parlaklık canlılıkmış. Dokunur muymuş hiç! Öfkenin de bir canlılık göstergesi olduğu gibi, parlaklığın yorgunluğu da canlılıkmış. Öyle dedi hanımefendi. Her şeyi çok biliyor zaten!
Ne zaman sıkışsam ve yardım istesem, dekolteli, uçuş uçuş kırmızı elbisesiyle elinde fıçıda olgunlaştırılmış Khilon Fume Blanc şarabıyla ukala ukala “Sen bilirsin ne yapacağını. Doğruya, yanlışa bakma. Adam mı keseceksin canım sen de! Nerede senin kendini bilme hâlin? Bi’ kayboldun mu kafanın içinde, sanki delirecekmiş gibi hissetmelerine bayılıyorum. Çok alemsin.” deyip tatlı tatlı gülümsemesi beni fıçıda olgunlaşmış beyaz şaraptan farksız bir hâle sokuyor. Yumuşacık, greyfurt ve şeftali karışımı bir tat ağızda. Ağızda olsam öyle bir tat mı bırakırdım? Şarap olsam Leyla sever miydi beni? Leyla’nın sevdiği gibi olmak. Leyla olmak. Dünyayı leylalaştırmak, şaraplı şarapsız. Konu kafanın güzelliği bile değilken nasıl oldu da bu kadının adını Leyla koydum ben? Tam anlamını bilmeyenler için, şimdi sizin yerinize Google’ladım da… Birlikte değil gibi görünen ama iki dünyayı buluşturma hevesi içinde olan ben, gerçek ve fantezi dünyamın birleştiği kişiyi tam da istediğim gibi adlandırmışım: Tatlı sarhoş, çok aşık kimse, mücadele eden, perilerin başı, kadın kahraman. Bir de saçları gece gibi simsiyah olan kadın demekmiş. Benim Leyla sarı saçlı. Benim saçlarımdan daha uzun. Kesmiyor saçlarını öyle, “farklı bir ben göreyim aynada” bahanesiyle. Salına salına kullanıyor vücudunun en üst parçasını ama havasından değil keyfinden, neşesinden. “Leyla!” dedim. “Senin gibi yapacağım o zaman ben. Seni iyi tanıyorum.” Onu en iyi ben tanıyorum. Birkaç kişiye anlatmış olsam da kendilerini, bir tek ben biliyorum nasıl var olduğunu. Bir tek ben gördüm gözümle. “Sen öyle san, beni herkes görüyor sende.”
Zaten susmaz öyle. Sussa bile orada olmasının bir anlamı vardır. Okuyabilirsem alt yazısını-ki ben iyi okuduğumu düşünürüm- susma hâli bir yanıttır. Sessiz kalmanın ne kadar etkili bir an olduğunu bilen bir psikoterapist olarak, Leyla’nın sessizce gözüme bakmasının kıymetini iyi bilirim. O da bilir bildiğimi.
Kendi parçalarınızı iyi tanıdığınızda size zarar vermez hiçbiri, aksine sizi geliştirmek için bir alan açar gözünüzün önüne.
Büyümeye çabaladığımız yaşlarda birçok öğretiye katlanıp bir öz oluşturuyoruz. İsmimiz, rengimiz, kültürümüz, ailemiz gibi seçmeden sahip olduğumuz, tüm bunların tam ortasına bırakıldığımız ontolojik özelliklerin her biriyle yaşamda kalmak için çabalıyor, seçimler yapıyor, bir yerlerden bir yerlere uçuyor ya da saplanıp kalıyoruz. Avustralya’da dünyaya gelseydik, Hobart kentinde Geleneksel Çıplak Yüzme Festivali’ne katılabilir, Dünya Özgürlük Raporu’na göre (Freedom House, 2019) %56’sının özgür olmadığı bir dünyada, en özgür ülke olan Norveç’te dünyaya gelip yüksek refah düzeyi içerisinde “dertsiz tasasız” yaşayabilir veya Hindistan’da beş kaşık pirinç için neredeyse anadan doğma hâlimizle kanalizasyon temizliği için dipsiz kuyulara girmek zorunda kalabilirdik. Kıyaslamaya dair örnek çok. Ancak bana kalırsa kıyas, içinde bulunduğumuz durumu iyileştirme özelliği taşımıyor. Tüm insanlığın yaşam kalitesi spektrumu çok geniş olmakla birlikte kendi yaşam sorunlarımız, iki ucu farklı kara delikte olan (0’dan 100’e) tek bir likert tipinde değerlendirilmiyor. Bireyin keyif ve zorlantılarını puanladığı sistem kendi deneyimlerinden oluşan bir likert tipi ölçekten oluşuyor. Yani, anne ve babamın ben çocukken boşanmış olması hâlinin bende yarattığı yıkıma zamanında 10 üzerinden 8 veriyorken, Afganistan’daki çocukları düşünüp “Yok ya, benimki anca 5 eder.” diyemeyebiliyorum. Acının hiyerarşisinin olmadığı bir düzen. Öznel, biricik ve bir o kadar da edilgen taraflara maruz kalınan bir düzen.
Ya çocukluk öğretilerimiz? Yaşam içinde kendi deneyimlerimizden çıkarımlarla oluşturduğumuz “öz”e ters, fazla ya da eksik geldiği zamanlarda ne yapacağız? “Dekolte giyme, toplulukta sakız çiğneme, çok makyaj yapma, yemek yerken çok konuşma, çok konuşma, çocuğum konuşsana, kalabalıkta kahkaha atma, surat asma, fazla çıkıntılık yapma, her şeye ağlama, büyüklere karşı gelme, dilin uzadı senin, ayağın uzadı senin, yakışıyor mu hiç sana!” ile ne yapacağız? Haddim nereye kadar? Sınır ne demek?
“Leyla!” dedim. “Sınırım ne benim?”
Bu içimdeki kadın hiç üzmez beni. Beni hiç yanlış yola sokmaz. Bana ait olmayan hayaller, davranışlar da sunmaz. Nasıl bir ütopyasın sen? Transaksiyonel analizin bana en büyük öğretisi üç temel ego (ebeveyn, yetişkin, çocuk) durumu. Leyla belki paralel evrende, kendi oluşturduğum bir versiyonda, onay alma ihtiyacı duyduğum ebeveyn, sağlamlığı en uygun düzeyde olan bir zeminde kendi kararlarını verebilen yetişkin egom. Kapının ardında konuşulan her şeyi rahatlıkla konuşabildiğim ve desteklendiğim bir mekanizma. Delirdiğimi düşündüğüm her yerde “Şşşh, deliren biri delirdiğini anlamaz. Sakinleş. Devam et. Burdayım.” diyen yüksek bilincim.
Buradayım kızım, devam!
“Buradayım. Oradasın. Dur ve izle beni. O dekolte sana zarar vermez. Ben kime ne anlatıyorum Allah aşkına?” Kendine gelince insan nasıl da sıkışıyor elalemde! “Sana zarar verecek olan, sınırının ne olduğunu bu zamana kadar hiç düşünmemiş insanlar olacak. “Had” kelimesini sorgulamamış insanlar. Dikleştir omuzlarını, gerekirse değiştir üstünü. Sen rahat etmezsen değiştir. Altı üstü kumaş parçası. Rahatsan dizleri çıkmış eşofmanınla da gezinebilirsin sokaklarda. Ama bak önce o dekolteye bi’ benim üstümde. Kötü mü görünüyor? Ne düşünüyorsun karşıdan? Fazla mı “açık” senin için?” Yok kızım! Fıstık gibi görünüyorsun. “O zaman kafanın içinde duyduğun o eleştirel ses senin sesin değil. Kimin sesi o? Onu bul önce. Sonra kendi sesini duy. Kendi sesini dinle.”
Kadın benzerliktir,
ve bence karşıtlıktır.
Her şey bir uyak içerisine girer,
her şey birbirine seslenir,
ve yanıt verir.
Octavio Paz
Görünür, dinler, istediğimi duyurur ve gider Leyla. Haddini bilir, dahasına karışmaz. Çağırıldığı an geldiği gibi, gitmeyi de sever. Pek tanıdık.
Gözün “öz”ü görmesi tanıdıklığa dahil.
Kaynaklar
Freedom House (2019, Şubat 5). Countries and territories. https://freedomhouse.org/countries/freedom-world/scores