Josef K.'yı Anlamak
Asmin Güneş Karakaş
Psikolog
Ressam, Josef K.’ya üç olasılıktan bahseder: “Ne tür bir aklanma tercih ettiğinizi sormayı unuttum. Üç olasılık var: Gerçek aklanma, sözde aklanma ve sonsuza dek sürüncemede bırakma.”
Hangi suçtan yargılandığını bile bilmeden işini gücünü bir kenara bırakıp, tüm vaktini ve enerjisini Dava’sına ayırmak zorunda kalan Josef K., temize çıkıp eski hayatına dönebilmek için başta avukatlar olmak üzere, mahkeme üzerinde etkisi olabilecek herkesle görüşmeye çalışır; dinler, düşünür ve değerlendirir. Ressam Titorelli bu kişilerden sadece biridir.
Kafka, en başta kendisinde bulunan varoluşçu kaygıları ve kapana kısılmışlık hissini Dava romanında Josef K. üzerinden, çok akıcı olmasa da adeta yaşatarak anlatır. Nitekim, okurken bende de bu kaygıların ve hislerin canlanmasının yanı sıra, içinde bulunduğum ortamda aslında her an ne kadar Josef K.’nınki ile özdeş durumlara tanık olduğumu farkettim.
* * *
Türkiye’yi hakettiğinden fazla sevmeme rağmen, yaşam standartının düşüklüğü, ayrımcılıklar, can güvenliğinin olmaması, yıllardır barış ortamının ne yazık ki bilinçli olarak sağlanamaması, mesleğimi icra edememem ya da ettiğimde emeğimin karşılığını alamamam gibi, ülkemden kaynaklı sebeplerin yanı sıra, dil becerimi geliştirmek ve yüksek öğretim derecesi almak amaçlarıyla, (çektiğimin ilk iki haftası içinde tükenen) iki yıllık bir borç altına girerek New York’a gittim.
New York gerçekten çok güzel ve pek çok yere kıyasla daha çok imkân sunan bir yer. Ancak bu imkânlar ulus-lararası öğrencilere, turist vizesiyle gelenlere ve kaçaklara, yani vize bitiş tarihinde ülkeden çıkış yapmayarak kalmaya devam edenlere, öyle kolaylıkla sunulmuyor. Hatta onlar için yaşam orada daha ziyade bir mücadele. Orada yeşil kart sahibi ya da vatandaş değilseniz, hayat gerçekten çok zorlaşıyor. Okul paraları iki-üç katına çıkıyor, ev ya da oda bulma ihtimali düşüyor, Türklerin yanında çalışmak mecburiyeti doğuyor. Kaçak çalışmaktan bahsediyorum elbette. Şayet zengin bir aileden gelinmiyorsa çalışmamak ne yazık ki mümkün değil. Doların yükselişi de malum. Velhasıl, kafalar nasıl yasal olurum sorusuna yoğunlaşıyor. Olamazsam ne kadar daha böyle dayanırım? Türkiye’ye dönsem orda ne yapacağım? Kaçak olanlar ya yakalanırsam ve sınır dışı edilirsem korkusuyla yaşıyor. Sınır dışı edilmek demek on yıl boyunca ABD’ye giriş yapamamak demek, ciddi bir durum anlayacağınız. Ülkenizdeki tüm kaosa, asla bitmeyen huzursuzluk ortamına dönmek demek. Öğrenciler derseniz, illegal çalışırken ya baskın olursa diye tereddüt ediyor. İşten ayrıldığında, daha bir gün “oh be bugün çalışmıyorum,” diyemeden iş bulamazsam nasıl geçinirim, kiramı nasıl öderim ve dönmek zorunda kalırım dertleri, düşünceleri başlıyor. Hiçbir çalışan hakkına sahip olunmadığını özellikle belirtmek isterim. Örneğin, paranız ödenmezse şikayet edebilme, hakkınızı arama gibi bir durum söz konusu değil. Yasal çalışan değilsiniz çünkü. Ettiğiniz anda kendinizi de ele verirsiniz.
New York’ta yaşıyorum denilince pek çok kişi için bu rüya gibi olsa da, şu şartlar altında New York aslında yaşanmıyor. Yani en azından buna yaşamak denmiyor. Hep işe gitmek, okula gitmek, bir gün izin gününde çamaşır yıkamak, temizlik yapmak ödev yapmak zorunda kalınıyor. Bu yazı kişisel deneyimlerim üzerinden şekillendiği için okul vurgusunu özellikle yapıyorum, zira okula gitmezseniz de sınır dışı edilirsiniz. Çünkü öğrenci vizesi ile ordasınız. Devamsızlık, okul bunu bildirdiği ve yakalandığınız anda sınır dışı sebebidir. İşler böyle olunca da, “yaşamak” için yasal olmanın yolları aranıyor. İşte, Dava’yı okurken ressamın Josef K.’ya davadan aklanmanın üç olasılığını açıkladığı bölümde Josef K.’nın hissettiklerinin ne kadar Amerikan vatandaşı olmayıp Amerika’da yaşayan insanların hisleriyle örtüştüğünü adeta kafamda yanan bir ampul ile farkettim.
Eskiden de böyle miydi bilemiyorum ama Trump başkanlığa geldiğinden beri ‘dava’mızın sonucunun ne olacağını daha fazla merak eder olmuştuk. Sürekli sınır dışı edilmişlerin, ülkeye vizesi olduğu hâlde daha kapıdan girememişlerin hikâyelerini duyuyorduk. Nitekim ben de en son girişimde polis ofisinde iki saat sorgulandım. Bütün hayatını yasalara, kurallara göre yaşamış bir aileden gelip, yine bütün hayatını kurallara uyarak, her işini doğrusu, yolu yordamı neyse one göre yapan, okulda kopya çekmesi gerektiğinde bile elleri titreyen, korkudan kafasını kaldıramayan bir insan olarak ömrü hayatımda maruz kalmadığım, katil, hırsız ne bileyim, hortumcu muamelesi gördüm… Sebebi ise öğrenci olduğum hâlde çalışmış olma ihtimalim. Bir şekilde tam ispat edemedikleri için ülkeye girmeme izin verildi; ama günlerce üzerimden atamadığım bir stres oluşmuştu. Düşünsenize, hayatınız boyunca örnek insan statüsünde yaşıyorsunuz, sonra bir anda kendinizi yabancı bir dilde köşeye sıkıştırılmaya çalışırken, bir tek tepenizde yanan lamba eksik bir hâlde buluyorsunuz. Üstelik hakikaten de yanlış bir şey yapmamış-sınız! Yani teknik olarak yapmışsınız ama kötü niyetle değil, mecburiyetten. Mecbur bırakılmışsınız. Tam da bu noktada ressamın olasılıklarının benim ve benim gibilerin ‘dava’sının olasılıkları ile karşılaştırmasını yapma isteği duyuyorum.
* * *
Tekrar edelim. Ressam Josef K.’ya üç olasılıktan bahseder: “Ne tür bir aklanma tercih ettiğinizi sormayı unuttum. Üç olasılık var: Gerçek aklanma, sözde aklanma ve sonsuza dek sürüncemede bırakma.”
Ressam Titorelli, gerçek aklanmanın en iyi seçenek olduğunu söyler ancak peşi sıra, hiç kimsenin bunu garanti edemeyeceğini de sözlerine ekler. Suçsuzluk ön koşuldur; ancak suçsuz olduğu kanıtlanarak aklanan herhangi bir sanık davası da olmamıştır. En azından ressamın bildiği yoktur. Bu olasılık, imkânsızı temsil eder aslında. Tıpkı bu saatten sonra ABD topraklarında doğmuş olmanın, “zamanında dedemler gelip yerleşmişler, biz de burada doğduk,” demenin imkânsız oluşu gibi. Josef K. gibi biz de bu ilk olasılığı hemen elemiş olduk. Ama yine de ressamın, “benim tanık olmamış olmam, bu şekilde aklananların olmadığı anlamına gelmez,” diye özellikle belirttiğini göz önüne aldığımızda, lotodan yeşil kart çıkma ihtimalini ya da bir Amerikalı ile aşk evliliği yapmayı da gerçek aklanma içine alabiliriz. Ya en imkânsızı ya da çok düşük ihtimalli olasılıkları barındırır bizim davamızda.
İki çözüm daha var demiştiniz diye hatırlatır Josef K.: Sözde aklanma ve sürüncemede bırakma. Ressam, bu iki çözüm arasındaki farkı şöyle açıklar. Sözde aklanma, büyük ama kısa süreli bir çaba; sürüncemede bırakma ise küçük ama sürekli bir çaba ister. Örneğin, Amerika vatandaşlığı olan biriyle evlenirseniz, ki burada para karşılığı sahte bir evlilik yapmayı kastediyoruz, bir nevi sözde aklanmadan söz edebiliriz. Ressam sözde aklanma derken, dilekçelerin yazılmasını, suçsuzluğun ifade edilmesini, tek tek alt düzey yargıçlarla görüşülmesini ve suçsuzluğun bu yargıçlarca kabul edildikten sonra serbest bırakmalarını kapsayan bir süreçten bahseder. Daha sonra dava üst düzey yargıçlara aktarılır ancak özgürlük verildiği için üst düzey yargıçların ne karar vereceğinin çok da bir önemi yoktur. Önemli olan, o an serbest bırakılmış olmaktır. Ciddi bir emek sarf edilerek, her ne kadar tamamen aklanmış sayılmasalar dahi, davalılar en özgür hissettikleri döneme girerler. Sahte evlilikle gelen süreç de çok benzer aşamaları içerir. Aynı şekilde ciddi emek sarf edilerek evlenilecek uygun bir aday bulunur, para konusunda anlaşılır. O miktarda bir para için öncesinde en az bir-iki yıl gece gündüz çalışılır. Daha sonra evlilik gerçekleşir ve inandırıcılığı artırmak adına sosyal medyaya fotoğraflar yüklenir, ortak bir geçmiş hazırlanır, mülakat provaları yapılır. Kaçaklık durumu sona ermiştir ya da okula gitme mecburiyeti ortadan kalkmıştır… Belli bir süreden sonra başta çalışma izni olmak üzere sırasıyla yasal olma yolunda ilerlenir. Bu dakikadan sonra vatandaş olmanın çok da bir önemi yoktur. Çalışma izni alınmıştır ve korkulacak hiçbir şey kalmamıştır. Çoğu kimseler hakikaten vatandaşlığın peşine düşmezler bile. Hâlâ göçmen statüsündelerdir, yani aslında davaları devam eder, ama genel anlamda sorun ortadan kalkmıştır ve ‘sözde aklanmış’lardır. Gelgelelim bu seçenek de hâlihazırda ilişkisi ya da evliliği olan insanlar için uygun olamıyor.
Bu olasılığa, yüksek öğretimde aşırı emek ve para harcayarak, mezuniyet sonrasında gelen bir yıllık çalışma izniyle bir süre idare etmeyi de ekleyebiliriz. Bu durumda en azından okul parası ödeme zorunluluğu ortadan kalkar ve mesleki işler yapma imkânı veren bir yıllık bir yasal çalışma süreci başlar.
Son olarak, sürüncemede bırakma olasılığına bakalım. Ressam bu olasılığı, davayı hep ilk aşamada tutmak olarak tanımlar. Sözde aklanma kadar büyük bir çaba gerektirmez ama daha çok dikkat etmeyi gerektirir. Tam olarak bu olasılığın şu durumlara tekabül ettiği söylenebilir: Statü kaçaklık ise kurallara aykırı davranışlarda bulunmadan, polis araması olabilecek yolculuklardan, mekânlardan kaçınarak dikkatli bir yaşam sürmeye ya da öğrencilik ise statü, izinsiz çalışmaya devam edip var olan vizeyi korumak adına bir okula gerekli ya da gereksiz (genelde gereksiz ve ucuz) kayıtlı olmaya devam ederek bir yaşam sürme. Sözde aklanmanın sürüncemede bırakmaya göre avantajlı yanı, tüm o senaryolara, yüksek ücretli okullara ya da evliliklere gerek olmamasıdır. Hatta öğrenci statüsünden kaçaklığa düşülmüşse (herhangi bir okula devam edilmediği hâlde ABD’de kalmaya devam etme) okul parası da vermeden yaşamaya devam edilir. Mantık, yakalanmamak üzerine kuruludur. Yakalanmadığın sürece sorun yoktur.
Josef K. –spoiler!– kitabın sonunda hiçbir şeyi çözemeden, belirsizlikler içinde, iki adam tarafından bıçaklanarak öldürülür. Buradaki kilit noktalar, esasında kendi kendini mahkum ettiği bu belirsizlik ile tüm yaşamını doldurması, hayatının, tek amacının bu dava olduğu bir yöne evrilmesi ve bu süreçte mutsuzluk, umutsuzluk ve hatta geçmişte elde ettiği iyi ilişkileri ve başarılı işini kaybetme tehlikesi ile başa çıkma mecburiyetidir. Tıpkı ABD’de kalabilmek adına girilen bu stresler, tek amacın bu olması, aileden-dostlardan uzak, çoğu zaman hak edilmeyen muamelelere maruz kalarak yaşam mücadelesi verilmesi gibi. Tek bir fark vardır. O da Josef K.’yı bu noktaya kendisi getirmiştir, bizi ise başkalarının kararları.
İnsan bu noktada değer mi diye sorguluyor. Tabii ki burada ülkesinde resmen ve fiilen savaş olan, örneğin Suriye vatandaşlarını kastetmiyorum. Hayatta kalmak için hayatlarını tehlikeye atmak zorunda olanlardan bahsetmiyorum. Ne yazık ki benim çile diye anlattığım bu süreç, onlar için cennet ortamı olabilir. Deyim yerindeyse neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
Ben de kendi küçük dünyamda, bir süredir, var olan vizemin iptali ve master kabulüme rağmen yeni vize alamamam nedeniyle içinde bulunduğum depresif ruh hâlinin nedeninin en temelinde devlet sınırları olduğu sonucuna vardım. Sorun bireysel gibi duruyor ama değil.
İşte tüm bu koyulan sınırlar; birilerinin kuralları, parası, kazancı, çıkarı. Tüm bu devlet, millet, ırk, savaş, barış, toplum kavramları… Bireydeki sorundan yola çıktığınız-da neden olarak bu saydıklarımın nasıl algılanlandığı-na ve uygulandığına varıyorsunuz, ilginç. Olmasaydı, olmazdı sonucuna. Her neyse, düşündükçe sonsuza uzuyor ama bil ki seni anlıyorum Josef K., seni anlıyoruz. Çok farklı noktalardan geliyoruz belki ama seni anlıyoruz.