Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” Makalesine Eleştirel Bir Bakış
Berke Taş
Yüksek Lisans Öğrencisi
'İnsanlığın hamlığından kurtuluşu’ olarak tanımladığı aydınlanmanın, kamusal aklın tamamen özgür kalmasıyla ulaşılabileceğini iddia eder Kant, “Aydınlanma Nedir?” adlı makalesinde (Kant, 2006). Bu bakış açısına katılmadığım birkaç nokta var: Öncelikle, insanların karşılaştıkları olay ve durumları yorumlarken tamamen kendi akıllarına veya zihinlerine dayanmaları açısından Aydınlanma projesinin insanları daha olgun ve yetkin yapabileceğini düşünmüyorum. Çünkü Hegel’in ve sonrasında Marx’ın da fark ettiği gibi, bilinç ve akıl insanların toplumsal ilişkilerinde açığa çıkmaları bakımından her zaman toplumsal elementlerdir, bu yüzden insanlar dünyayı tamamen otonom ve rasyonel biçimde yorumlayamazlar (Hegel, 1977; Marx ve Engels, 2013).
Kant’ın yaklaşımı da kamusal aklın kullanımının insanların kamusal olayları özgürce eleştirebilmesi açısından toplumsal ilişkilere dayansa da bu, özne olarak insanların rasyonel yorumlar yapmasını gerektirmez. Belirli bir kültürün, tarihsel dönemin ve güç ilişkilerinin parçası olan insanların fikirleri genelde gündelik ilişkilerden doğan gündelik bilgi ya da kanaatlere dayanır. Bourdieu’nün de önerdiği gibi, toplumsal bir alanda, insanların eylem ve düşünme stratejileri, onların toplumsal konumuna ve alandaki diğer aktörlere kıyasla üstünlük kazanmalarını sağlayan sermayelerine bağlıdır (Bourdieu, 1990). Yani, insanların yatkınlıkları ve eylem repertuarları belirli bir güç alanı ekseninde, o alanın kendine özgü mücadele nesnesine sahip olma derecelerine ve alanın yapısına bağlı olarak çeşitlilik arz eder. Bu teori, fayda ve çıkarı özselleştiriyor gibi gözükse de insanların rasyonel veya otonom varlıklar olamayacağını, toplumsal alandaki hâkim rekabet ilişkisinin getirdiği stratejilere ve ilkelere vurgu yaparak göstermesi bakımından değerli. Alanların kendine has yapıları dışında, ekonomik ve politik sistem gibi makro yapıların etkisinden de söz edilebilir. Örneğin, günümüzde fizik bölümünde çalışan bir akademisyeni ele alırsak, araştırması sırasında onun kapitalist market ekonomisinden etkilendiğini görebiliriz. Mesela bir fizikçi, oldukça maliyetli fakat sponsor olan şirkete kâr getirmeyecek bir araştırma projesini yürütemez. Ne tür bir araştırmanın daha çok kâr getireceğini düşünme baskısı, onun eylem ve düşünme stratejilerini kısıtlar ve etkiler. Daha özgürce sorunsallar geliştirmeye çalışıp bilginin kendinde değerini savunan kamusal tartışmalar organize etse bile, pazarın talepleriyle çeliştiği için yükselttiği sesi muhtemelen yok sayılacak ve baskı görecektir. Ayrıca, diğer araştırmacılarla iş birliği yapmak istediğinde, ondan muhtemelen uzak durulacak ve kapitalizmin taleplerine ya da akademideki hâkim bilgi üretim mekanizmasına karşı çıktığı için kurum tarafından işten çıkarılması riskiyle karşılaşacaktır.
Bir diğer noktaya gelecek olursak, Kant makalesinde insanların rasyonel düşünmesi ve aydınlanmanın gereklerine göre davranması için birkaç tiranın ruhani despotluğunun gerekli olduğundan söz eder. Bu argümana katılmıyorum; çünkü insanların bir despot ya da prensin baskısı altında özgür düşünce üretmesinin beklenemeyeceğini düşünüyorum. Kant da öne sürdüğü rasyonalite ve kendi aklını kullanma idealinin gerçek dışılığını fark etmişçesine, prensten insanlara kendi akıllarını kullanmaları için baskı yapmasını istemektedir. Kant’ın felsefesinin radikalliği özgürlük ve zorunluluk kavramlarını iç içe düşünmesinde yatmaktadır gibi gözüküyor; öyle ki, ancak biçimsel yasanın buyruğu altında maddi dünyanın tutsaklığından kurtuluyor gibidir Kant’ın aydınlanmış insanı. Bence bu bir çelişki arz ediyor; çünkü özgür düşünce ancak dışsal bir otoriteye karşı olarak ortaya çıkabilir. Yani, sürekli bir sorgulama edimi ve şüphe eşlik etmelidir ona. İnsanlar belirli bir biçimde davranmaya zorlandıkları ölçüde, kendi eleştirel fikirlerini geliştirmeleri bakımından otonom olamazlar; çünkü hep bir otoriteye bağımlıdır nasıl düşünecekleri. Dolayısıyla, bu şemadaki özne, bireyler değil; kurumsal otoritedir.
Ayrıca, Kant’ın gözden kaçırdığı bir diğer nokta da zorlamaya maruz kalan insanların da birtakım toplumsal ilişkilerin parçası olması ve bilinçleri hâkim grubun ideolojisi tarafından işgal edildiği için öznelliğe erişmelerinin mümkün olmamasıdır. Belirli bir toplumsal düzenin parçası olduklarından ve sembolik düzenin sosyalizasyon süreci ile içselleştirilmesi sebebiyle insanların otonom bir özne konumuna ulaşmaları mümkün olmaz. Lukacs’ın önerdiği gibi, bu durum yaşadıkları toplumsal gerçekliğin onları mevcut düzeni korumaya hizmet eder hâle getiren ve kendi hayatları üzerindeki kontrollerini ellerinden alarak nesneleştiren bir biçimde organize edilmesine dayanır (Connerton, 1974). Buna göre, Kant’ın bilinç ve maddi dünya ya da kamusal akıl ve kişisel akıl arasında yaptığı ayrım işlemez; çünkü bireysel bilinç izole bir birim olmaktan öte temelleri maddi toplumsal ilişkilerde yatan ve toplumsal olarak paylaşılan bir bilinç ve ideolojinin parçasıdır. Marx’ın da belirttiği gibi, insanlar bir sarayda ve bir ahırda aynı şekilde düşünmez (Baker, 1996). Örneğin, bir ülkede mutlak gücü elinde bulunduran kral bu gücü sürdürmek için ideolojik hakimiyeti de elinde bulundurmalıdır; çünkü kitlelerin pasif veya aktif rızası olmadan üstün konumunu uzun süre koruyamaz. Baskı araçlarını kullansa ya da isyanları bastırsa da ülkeyi istediği gibi yönetmesi için çoğunluğun ortak rızasına ihtiyacı vardır. Dolayısıyla, Kant’ın özne ve onun toplumsal gerçekliği arasında yaptığı ayrım ikna edici olmaktan uzaktır; çünkü örneğin eğitim, sağlık veya meslek edinme gibi bazı ortak hedeflere eşit derecede ulaşma imkânı olmaksızın insanların yaşamlarının ağırlığından kurtulmalarını ve meseleler hakkında özgürce düşünmelerini beklemek mantıksız olur. Mesela bir işçinin yaşadığı koşulları düşündüğümüzde, onun çoğunlukla sabit bir iş bulmak, borçlarını ödemek veya çocuklarına bakmak gibi pratik sorunlar hakkında düşündüğünü görürüz.
Yaşamları tarihsel ve toplumsal ilişkilere dayanan mücadeleler ekseninde kurulan insanların hayatı üzerinde bir kontrol kazanması veya aklını özgürce kullanması mümkün gözükmemektedir diyebiliriz. Bu bağlamda, toplumsal hayatın, insanları hayatlarını sürdürmeleri için kişisel dertleriyle kendi başlarına mücadele etmeye ittiğini düşünürsek özgür bir kamusal akıldan söz etmek de pek mümkün gözükmüyor. Bu da kapitalist üretim biçiminin getirdiği eşitsizliğin toplumun her alanında hakimiyetine ek olarak sömürü ve tahakkümün devlet mekanizması aracılığıyla da meşrulaştırılmasına dayanıyor. Yani, Kant’ın rasyonalite ve aydınlanma kavramsallaştırması bireylerin akılsal olgunluğa erişip özgür ve rasyonel yargılar üretebilmesinden öte, dahil olan herkesi tutsak eden bir mekanizmayı, Weber’in demir kafesini çağrıştırıyor.
Kaynaklar
Baker, U. (1996). Marx’ın bir çift sözü var. Birikim Dergisi, 84, 20-31.
Bourdieu, P. (1990). The Logic of practice. The USA: Stanford University Press.
Connerton, P. (1974). The collective historical subject: Reflections on Lukàcs' history and class consciousness. British Journal of Sociology, (25)2, 162-178.
Hegel, G. W. F. (1977). Phenomenology of spirit. (Çev. A. V. Miller). Oxford: Oxford University Press.
Kant, I. (2006). An answer to the question: What is enlightenment? P. Kleingeld (Ed.), Toward perpetual peace” and other writings on politics, peace, and history içinde (ss. 17-24). New Haven: Yale University Press.
Marx, K. ve Engels, F. (2013). Alman İdeolojisi. (Çev. T. Ok ve O. Geridönmez). İstanbul: Evrensel Yayınlar