Kent, Mekân ve Toplumsal Cinsiyet Üzerine


Pınar Arkaç

Sosyolog

 

Mekân, toplumsal ilişkilerden bağımsız olarak düşünülemez. Günümüzde birçok disiplin mekâna ilişkin araştırmalar yapmaktadır. Sosyal bilimler alanında, mekânın daha çok toplumsal ve siyasal olan yanıyla ilgilenilir. Buna göre, kentler, belirli bir tarihsel süreç içerisinde meydana gelirler ve kenti anlamak için, onun kültürel, ekonomik, siyasal özelliklerini, fiziksel mekân ile bir arada değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu yazıda, daha çok kent yaşamı içinde kadının rolü üzerinde bir değerlendirme yapılacaktır. Bunun için toplumsal cinsiyet kavramının iyi anlaşılması gerekmektedir. Kadınların kentin içindeki konumunu değerlendirirken, özellikle kadına atfedilen roller, bunun yanında ise cinsiyete dayalı iş bölümü ve mesleki ayrışmalar, kadınların, mekânlardaki hareketliliği konusunda belirleyici noktalardır. Bu yüzden diyebiliriz ki “mekânların cinsiyeti” söz konusudur. Kamusal alanın erkek egemen yapıyla kuşatıldığı ve aynı kentsel mekânı paylaşmalarına rağmen kadınların ve erkeklerin farklı tepkilerle karşılaştığını söyleyebiliriz.

Mekân Kavramı

Mekân (space) kavramı, spatium teriminden türetilmiştir: Spatium Latince bir terim olmakla birlikte mesafe ve dağılım anlamına gelmektedir. Birçok düşünür ve yazar, Orta çağda, mekânı konteynır veya kap anlamında kullanmıştır. Descartes ise yayılma ve dağılım anlamında kullanarak, mekân yaklaşımının yaşadığımız dünyayı daha ayrıntılı kavramamız için bir kolaylık sağladığını değerlendirmiştir.[1]

Mekân kavramına, pek çok düşünür çeşitli açılardan yaklaşmaya çalışmış, batı düşünce tarihinin önemli konuları arasında yer almıştır. Örneğin, Aristoteles’e göre, mekânın dinamik bir yanı vardır ve mekân, tüm yer ve özelliklerini içeren bir alandır. Parmenides’e göre, mekân var olmayan bir şey, mutlak bir yokluk iken; Atomculara göre, atomlar arasında var olan ve içinde atomların hareket ettiği bir boşluktur. Descartes, mekânı maddeyle özdeşleştirmiştir ve bir mekânın, o mekânı işgal eden cisimden ayrılmadığını söyleyerek boş mekânın olmadığını savunmuştur. Leibniz, mekânların mantıksal bir ürün olduğunu ve mekânların salt bağıntılardan meydana gelen bir durumlar dizini olduğunu; Kant ise, insan zihninin ya da algılarımızın zorunlu bir a priori formu olduğunu savunmuştur. Kant’a göre mekân, maddeden farklı ve ondan bağımsızdır, deney dışı seziştir, dış uyumun biçimidir.[2]​

Mekân kavramına ilişkin araştırmalar, toplum bilimlerinde ve kültürel çalışmalarda oldukça yeni sayılabilir. Akademik dünyada mekân tartışmalarının arttığı görülmektedir; bu, özellikle postmodern ve postyapısalcılık tartışmaları ile birlikte ivme kazanmıştır. Mekân kavramı aslında sadece toplum bilimlerinde değil daha farklı pek çok disiplinde de tartışılan bir kavramdır. Mekân, diğer yandan çalışılması zor bir kavram olarak karşımızda durmaktadır. Bunun temel nedeni mekânın bireyi, toplumu ilgilendiren her şeye zemin olması ve yeryüzündeki her olay ve olgunun gerçekleşmesinin ön koşulu olmasında yatmaktadır.[3]

Toplum bilimlerdeki kuramların çoğu, insan etkinliğini, zaman-mekân içerisinde bir değerlendirme ile beraber ele almaktadır. Bunun nedeni ise, insan etkinliğinin, mutlaka, zaman-mekân içinden geçişi kapsamasıdır.[4] Sosyal/mekânsal teorisyenler, sosyal olanla ilişkili olduğunu birini değerlendirirken ötekinin de işin içine katılması gerektiğini söylemişlerdir ve bu ilişkisellik tahayyülü, onları, biri olmadan diğerinin anlaşılamayacağını, resmin tamamının görülmesi için her ikisinin de dikkate alınması gerektiğine vurgu yapmaya götürmüştür. Bu yaklaşımda görmekteyiz ki mekânın aynı zamanda sosyal ilişkilerde inşa edicilik özelliği de bulunmaktadır. Sosyal ilişkiler, sadece mekânsal ilişkiler olmadığı gibi, mekânsal ilişkilerden bağımsız da değildir. Mekân ve mülkiyet arasındaki ilişkiye büyük önem veren yeni yaklaşımlar, özel alan ile kamusal alan arasındaki farklılıklara vurgu yapmıştır. Siyasi olarak ise mekân hakkındaki tartışmaların odağında devlet, birey ve grup hâkimiyet alanları (teritori) vardır. Bu anlamda teritori, mekânı kontrol etme, domine etme ve paylaşma stratejileri anlamına gelmektedir. Burada artık mekânın ne olduğu değil, nasıl anlaşıldığı ve etkileşimlerini nasıl koşullandırdığı önemlidir. Bu bağlamda mekân sadece coğrafi bir anlam taşımamaktadır. Mekânın bu yanı onu fizik, felsefe, sanat ve diğer sosyal bilimlerin de ilgi alanlarına girişini kolaylaştırmıştır.[5]

Modernitenin ve “aydınlanma çağının” bilimsel yaklaşımı olan pozitivizm, evrenin ayrık, gözlemlenebilen ve atomik olaylardan, olgulardan oluşan mekanik bir düzen olduğu; mutlak doğrunun var olduğu ve bunu bilmenin, öngörmenin mümkün olduğu ontolojik temeli üzerine kuruludur. Pozitivist paradigma sosyal bilimlere konu olan olay, olgu ve tüm kategorilere totalci bir yaklaşımla büyük teoriler (grand theories) ve üst anlatılarla (meta-narratives) rasyonalist-akılcı bir açıklama getirebileceği iddiasındadır. Pozitivist paradigma, metodolojisinin, doğa bilimlerinin yanında sosyal bilimlerde de kullanılabileceğini söyler ve bu nedenle de doğa bilimlerinin doğada aradığını sosyal bilimlerin de benzerlikleri, genellemeleri ve yasaları araması gerektiğini savunmaktadır. Mekân bilimleri açısından bakıldığında bu anlayış, yani pozitivist paradigmanın etkisi, uzun dönem boyunca başta coğrafya olmak üzere tüm sosyal bilimlerde mekânın, toplumsal ve doğal olayların gerçekleştiği, kartezyen koordinat sistemine sahip, salt bir uzay parçası olarak algılanmasına neden olmuştur.[6]

Kent ve Kentsel Mekânlar

Kentler, mekân olmalarının da ötesinde; tarihsel, ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal vb. kimlikleri bir arada bünyelerinde barındıran yerleşim yerleridir. Bu nedenle de tek bir unsura bağlı kalınarak kenti açıklamak yeterli olamayacaktır, pek çok unsuru dikkate almak gereklidir.[7]

Kent mekânları, tam da gündelik yaşamın ortasında yer alır. Bu mekânlar, modernite ile birlikte insanların, kentlilik imajlarını da gösterdikleri yerler hâline dönüşmüştür. Kent yaşamının odak, minör kurumları aklımıza gelir ilk olarak, çünkü gündelik yaşamda geçirilen vakit oldukça fazladır bu mekânlarda ve yine bu mekânlar kentin kültürel bilgisi hakkında da veriler taşır. Örneğin, sinemalar, tiyatrolar, restoranlar, pastaneler, müzeler, kütüphaneler, oteller, kafeler, parklara (vb.) bakıldığında kentli bireyler, bu mekânlarda birçok yaşamsal aktivitelerini karşılarlar. Sadece yeme-içme değil, aynı zamanda eğlenebilecekleri kendilerini rahatlatabilecekleri mekânlarda zaman geçirme fırsatları vardır. Kent dokusu, âdeta yaşayan bir organizmadır, tüm kentlilerin karşılaşmaları burada gerçekleşir. Bu nedenle kentin ortak kamusal benliğinin inşa olduğu yerlerdir. İnsanlar sürekli olarak bir sosyal etkileşim içerisindedirler, bu etkileşim ve katılım, beraberinde sürekliliği de getirir. O mekân içerisinde bulunan bireylerin de özellikleri önemlidir çünkü onların bu alışkanlıkları, kültürel özellikleri, profilleri vs. mekânın yeniden inşasında önemli bir rol oynar.[8]

Son zamanlarda, içinde yaşadığımız ya da gözlemlediğimiz kentlere baktığımızda kolayca görebileceğimiz bir heterojenlik söz konusudur. Bugün, diyebiliriz ki hiçbir kent çatışmasız kendi içinde daha homojen, kültür, zaman, mekân yönünden farklılaşmamış değildir. Yaşadığımız topraklara ait olma hissi taşırız; kentler bu anlamda da birer aidiyetlik taşırlar. Bu sadece genel anlamda bir kentle sınırlı tutulmaksızın, mekânlar için de söylenebilir. Kent insanının bağlandığı mekânlar da onlar için gündelik bir alışkanlık ve vazgeçilmezleri olmuş durumdadır. Buna sürekli olarak gidilen bir kafe ya da kuaför salonunu örnek olarak verebiliriz. Mekânlara olan bu bağlılık ya da spontane hâle geliş aslında sadece boş zaman geçirme veya yaşamsal aktiviteleri gerçekleştirmek anlamında değildir. Aynı zamanda kentli bireylerin kendilerini özgür hissetmelerine, daha başına buyruk hareket etmelerine birer fırsat sunar. Bakıldığında biz şunu söyleyebilmekteyiz: Modernite ile beraber bireylerin, özel alanlarından çıktığını görmekteyiz, daha öncesinde, aidiyet, güven, bağlanma gibi hisler artık özel alanın değil, kamusal alanın eline geçmiştir.[9]

Kentler son yıllarda ekonomik ve toplumsal olarak yeniden yapılanmaya başlamıştır. Özellikle ekonomide meydana gelen uluslararası iş ve para mobilitesi ile insanların ve yerleşim yerlerinin dünyanın her yerinde birbiriyle daha yakın olmasını da beraberinde getirmiştir. Ekonomik yeniden yapılanma eşyaların yapımından, hizmet satmaya kadar ekonomik üretimin nerede yapıldığı konusunda farklı bir evreye geçişi tanımlar. Bundan sonraki kısımda yeniden yapılanmanın toplumsal cinsiyete yansımaları üzerinde duracağım.[10]

Mekânın Cinsiyeti

Toplumsal cinsiyet

Toplumsal cinsiyet kavramını açıklarken öncelikli olarak sex (biyolojik cinsiyet) ve gender (toplumsal cinsiyet) arasındaki ayrımı yapmamız gereklidir. Biyolojik olarak cinsiyet daha çok kadınlık ve erkeklik organları üzerinden bir değerlendirmeyken, toplumsal cinsiyet ise roller ve onların toplum tarafından nasıl anlaşıldığı üzerinedir. Elbette bu kavramlar birdenbire ortaya çıkmamıştır. Özellikle, sosyal bilimler alanında toplumsal cinsiyet, üzerinde oldukça çalışılan bir alandır. Toplumsal cinsiyet ilişkileri, iktidar ilişkileriyle iç içedir, toplumsal cinsiyetin nasıl kurgulandığını cinsiyete dayalı iş bölümü kavramıyla açıklayacağız. Bu kavram özellikle kadın ve erkeğin cinsiyetleri üzerinden rollerinin farklılaşması anlamına gelir, yani kadın ve erkeğin hangi işi yapabileceklerine üzerinde bir sınıflandırmayı içerir. Genel anlamda baktığımızda iki cinsiyet arasında “doğal” olduğu düşüncesine dayandırılan birtakım işler mevcuttur. En basit haliyle ev içinde (özel alanda) yapılanlar (temizlik, yemek vb.) kadına özgüyken, kamuya ait alanlardaki işler daha çok erkekler tarafından yapılmaktadır. Kamusal alanda kadın ancak erkeğin varlığı ile var olabilmektedir. Kadının özel alanda olması doğası gereği, algısıyla kendini ortaya koyar ve erkeğin alanından dışlanırlar.[11]

Sosyalist feminist mekân çalışmalarında, erkeklerin mekânları “kamusal ve ekonomik”, kadınların ise “özel ve sosyal” olarak hâkimiyetini “bölünmüş kent” kavramı üzerinden açıklamaya çalışmışlardır. Bu kent biçimi eleştirilerek, kadınların ev ile ilişkilendirilmeleri, kentin diğer geniş olanaklarına ulaşmasında bir engel olarak görülmüştür. Feminist kent yaklaşımlarının temelinde yatan da bu kamusal ve özel ayrımın kökenleridir. Marksist eleştiride de özellikle ataerkil sisteme hizmet edildiği vurgulanmakta ve kent analizlerinde daha çok sermayenin dolaşımı, üretim faaliyetleri gibi ekonomik etkinliklerinin kamusal alanda gerçekleştiği söylenmektedir. Kamusal ve özel alanda olan kadınları ise tüketici aktörler olarak tanımlamışlardır. Aynı zamanda kadınlar yeniden üretimin işlevini gerçekleştirirler ve böylece kamusal alandan iyice uzağa konumlandırılmışlardır.[12]

Kadının kentteki rolü

Kentsel mekânlar toplumsal cinsiyete karşı duyarsızdır, kent yaşamı eril ve erkek merkezlidir. Feminist düşünürlere göre, kadın mekânla, erkek ise, zamanla özdeşleştirilir. Bunun altında erkeğin daha çok hareket ettiği, aktif olduğu ve aklı simgelediği için zamanla, kadının ise daha pasif ve bedensel tahayyül edildiği, kalbi simgelediği içinde mekânla özdeştirildiği yatmaktadır. Kentler, cinsiyetçi roller ve toplumsal eşitsizliği de barındırır. Kentleşmenin bu anlamda kadınlar için bir dezavantaj yarattığını söyleyebiliriz; çünkü kent planları, kadınların eve kapanması üzerine yapılmaktadır. Geleneksel aileyi norm olarak alırlar ve “kadının yeri evidir” anlayışıyla kenti tasarlarlar. Bu konunun ayrı bir boyutu da ekonomik şartların kötüleşmeye başlamasıyla kadınlar için, sorunların daha da tırmanması, yani temel fiziki altyapı eksiklikleri, cinsiyetçi iş bölümü ve toplumsal cinsiyete bağlı eşitsizlikler birleşerek kadınlar için büyük bir problem hâline gelmesidir. Konutlar, bakıldığında barınma ihtiyacımızın sağlanması için gerekli yerlerdir, ancak kadının konutla özdeştirilen bir diğer sorun da yerlerdir; çünkü konutlar artık bu ihtiyacın ötesine geçerek her türlü ev işi, yaşlı ve çocuk bakımı, sosyal ilişkilerin, bağların yürütülmesi gibi toplumsal yeniden üretimin devamı için yerleri de kapsamaktadır. Yeniden üretim, cinsiyetçi iş bölümü nedeniyle daha çok kadınların yaptığı işleri kapsar. Kadınlar için, yeniden üretimin çoğu kısmı, evle daha fazla ilgilenmek demektir. Kadınlar, aslında, üretime katılırlar, yeniden üretimin uzantısı olan işleri yapmak için kamusal alana çıkarlar. Evde yapılan giyim, kuru temizleme, gıda hazırlama gibi yeniden üretim işlerinin önemli kısmı modern kentlerde sanayileşmiş, kimi başka işlerse ticarileşmiştir. Yeniden üretimin konut içinde ücret karşılığı satın alınması, evi hem barınma (özel), hem de işyeri (kamusal); kadını hem çalışan hem de işveren yapar.[13]

Yeni istihdam fırsatlarına baktığımızda, kadınları, erkeklere yeğleyen olumlu bir durummuş yanılgısı içine düşebiliriz. Çünkü kadınların düşük ücretli, geçici ve güvensiz işlerde daha fazla yoğunlaştığını görmekteyiz. Kadınların hizmet sektörüne olan bağımlılığı hızla artmaktadır. Bakıldığında bu toplumsal cinsiyet uçurumu, çok sayıda rastlantısal faktörden türeyebilir; ancak eğitim, kariyer atlama ve evlilik, annelik ve ev işlerinden farklı toplumsal beklentilerle açıklanır. ‘Kentin’ iş dünyasında çok küçük bir kadın grubu başarı elde ettiğinde de bu defa medyanın ilgi odağı olabilmektedir. Örneğin, bu anlamda erkek egemen bir şirketin patronu olan kadın, sahip olduğu çocuk sayısıyla manşetlere taşınabilir ve böylece, bencil, kariyer uğruna çocuklarından vazgeçen anne imajı yüklenebilir. Bir de göz ardı edilen bir diğer konu da şudur: Cinsiyetin tüm dezavantajlarına karşı, iyi bir eğitim alıp mesleğinde yüksek bir kademeye geçişinin arka planında, görülmeden çalışan, dadı ve sekreter faktörü bulunmaktadır. Bu, bir kez daha, sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyetin kesişimlerine ve hane-içi eşitsizliklerin haneler arasındaki karşılıklı sömürü tarzlarını nasıl ağırlaştırdığına dikkat çekmektedir.[14]

Kentte kadınların güvenlik açısından da oldukça büyük sorunlarla karşılaştığını söylemek yanlış olamayacaktır. Hâlâ belli mekânlar, örneğin, yönetim binaları merkeziyetçi ve erkeksi bir erkin varlığıyla kadınlar için dışlayıcı; parklar, meyhaneler onlar için tekinsiz; kadınlar için gece karanlık ve korkuludur. Yapılan araştırmalarda kadının kentte özgürce dolaşabilmesinin, 18 yüzyıl sonlarında bile ne Avrupa’da ne de bir başka yerde mümkün olduğunu gösteren literatürlere ulaşılamamıştır. Örneğin, çoğu kadın, kentte çarşıya eşiyle ya da yaşlı bir kadınla çıkmak zorunda kalmaktadır. Kadının konumu daha çok ev olarak varsayıldığından, kadının kamusallık alanı boyutu eve en yakın yerde belirlenmiştir. Bu da en fazla komşularının bulunduğu çevre veya kapı önüdür. Bir diğer sorun da otomobillerin hâlâ erkeğe ait görülmesi ve kadınların trafikte sıkça karşılaştığı taciz ve gereksiz yardım talepleridir. Genel algı da daha çok sürücü koltuğunda oturan erkek ve onun yanında ki koltuk ise kimi zaman “koruyup kollama” kimi zamanda “cinsel obje çağrışımları” içeren yaklaşımlarla kadına ait kılınmaktadır. Aynı zamanda kadınların ekonomik olarak daha düşük ücretler almaları onları, özel otomobile sahip olmak yerine toplu taşıma araçlarını kullanmaya itmektedir. Toplu taşıma araçlarını kullanmaları ilk başta kent merkezlerinde yoğunlaşan sosyo-kültürel aktivitelere katılımları yönünde bir engel teşkil etmektedir. Bunun yanı sıra kadınlar, bu araçlarda erkeğin koltuk kullanımından, toplu taşıma aracını kullanma saatlerine kadar değişen noktalarda sorun yaşamaktadırlar.[15]

Sonuç

Kadının, kentte daha az alana erişebildiğini görmekteyiz, çünkü kadınlar bu konuda ciddi bir ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Kadının kaynaklara daha az ulaşabilmesinin arka planında, özellikle erkek egemen zihniyetle beraber, çocuk, yaşlı ve hasta bakımı ile ilgili tüm yüklerin onların üzerinde olması yatmaktadır. Bu durumlar onların kent mekânları içinde hareketlerini güçleştirmektedir. Kentsel yaşamdaki bazı mekânlar kadınlar için tehlike arz etmektedir. Aslında kentsel yaşam kalitesi açısından kent, insan haklarının korunduğu bir alan olmak durumundadır. Kadın ve erkeğin bu haklardan eşit şekilde yararlanması temel idealince kurulmuş bir kent hakkı için sosyal bilimsel bilgiye ihtiyaç olduğu açıktır.

Kaynaklar

Aytaç, Ö. (2007). Kent mekânlarının sosyo-kültürel coğrafyası. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17(2), 199-226.

Demirbaş, G. (2012). Kadınların mekân algısı ve mekânı kullanma biçimleri. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. Trakya Üniversitesi, Edirne.

Ertürk, M. (2013). Mekânın diyolojisi: Kent mekânı-Kent öznesi. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul.

Jarvis, H., Kantor, P. ve Cloke, J. (2012). Kent ve Toplumsal Cinsiyet. (Çev. Y. Temurtürkan). Ankara: Dipnot.

Karaağaç, F. (2013). Kentin Cinsiyeti Var Mıdır?

https://goo.gl/PvY7Y1 (Erişim tarihi: 11.03.2016)

Kaya, İ. (2014). Coğrafi düşüncede mekân tartışmaları. Düşünme Dergisi, 4, 1-13.

Kaygalak, İ. (2011). Postmodern eleştirilerin coğrafi düşünce ve yeni mekân kavrayışları üzerine yansımaları. Coğrafi Bilimler Dergisi, 9(1), 1-10.

Kayın, E. (2013). Kentsel Mekân-Kadın İlişkisinde Gündelik Haklar ve TMMOB İzmir İKK Kadın Çalışma Grubunun “Koltuğuma Oturma” Projesi, TMMOB 2. İzmir Kent Sempozyumu.

Kaypak, Ş. (2014). Toplumsal cinsiyet bakış açısından kente bakmak. Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 7(1), 344-357.

Urry, J. (1999). Mekânları Tüketmek. (Çev. R. G. Öğdül). İstanbul: Ayrıntı.

Yıldız, M. Z. ve Alaeddinoğlu, F. (2007). Küreselleşme çağında değişen mekân algılayışları.Kültürel Değişim, Gelişim ve Hareketlilik, 2,

 


 

[1] Kaya, İlhan, Coğrafi Düşüncede Mekân Tartışmaları, Düşünme Dergisi, s. 2

2 Yıldız, Mehmet Zeytin, Alaeddinoğlu, Faruk, Küreselleşme Çağında Değişen Mekân Algılayışları, s. 846

[3] Ertürk, Mustafa, Mekânın diyalojisi: Kent mekânı-Kent öznesi, ss. 1-2

[4] Urry, John, Mekânları Tüketmek, ss. 94-95

[5] Kaya, İlhan, Coğrafi Düşüncede Mekân Tartışmaları, Düşünme Dergisi, s. 2

[6] Kaygalak, İrfan, Postmodern Eleştirilerin Coğrafi Düşünce ve Yeni Mekân Kavrayışları Üzerine Yansımaları, Coğrafi Bilimler Dergisi, s. 1

[7] Kaypak, Şafak, Toplumsal Cinsiyet Açısından Kente Bakmak, s. 347

[8] Aytaç, Ömer, Kent Mekânlarının Sosyo-Kültürel Coğrafyası, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 200

[9] Aytaç, Ömer, Kent Mekânlarının Sosyo-Kültürel Coğrafyası, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, ss. 202-204

[10] Jarvis, Helen, Kantor, Paula, Cloke, Jonathan, Kent ve Toplumsal Cinsiyet, s. 82

[11] Karaağaç, Ferhat, Kentin Cinsiyeti Var Mıdır?, s. 2

[12] Demirbaş, Gökben, Kadınların Mekân Algısı ve Mekânı Kullanma Biçimleri, ss. 36-37

[13] Kaypak, Şafak, Toplumsal Cinsiyet Açısından Kente Bakmak, ss. 349-350

[14] Jarvis, Helen, Kantor, Paula, Cloke, Jonathan, Kent ve Toplumsal Cinsiyet, s.87

[15] Kayın, Emel, Kentsel Mekân- Kadın İlişkisinde Gündelik Haklar ve TMMOB İzmir İKK Kadın Çalışma Grubunun “Koltuğuma Oturma” Projesi