Kimliğin ‘Belirsiz’ Dönemi ve Failliği
Mehmet Karasu*
Kimlik, 16. Yüzyıldan önce var olan bir kavram değildi (Taylor, 1989). Bilenebildiği kadarıyla 1570’te ilk kez kullanılan bu kavram günümüze değin farklı yönleriyle ele alınmıştır (örn., Benwell ve Stokoe 2006a; Holland ve Lachicotte, 2007). Örneğin; kimlik, insan failliğini belirgin kılmak amacıyla benliğin bir projesi olarak insanın ‘içi’ ile sınırlandırılmış bir şekilde ya da grup aidiyetlikleri özelinde sosyal olanın üretimi açısından incelenmiştir. Bu yazı kapsamında ise kimlik, zamansal olarak üç döneme ayrılarak ele alınmıştır. Bu dönemler, anlatım kolaylığı sağlaması için kimliğin erken dönemi, orta dönemi ve sonraki dönemi şeklinde isimlendirilmiştir. Kimliğin erken dönemi 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın ortalarına; kimliğin orta dönemi 20. yüzyılın ikinci yarısından son çeyreğine ve nihayet kimliğin sonraki dönemi ise, 20. yüzyılın son çeyreğinden 21. yüzyılın ilk çeyreğine karşılık gelmektedir. Bu yazının temel odağı ise kimliğin sonraki dönemi ve içinde yer aldığımız bu postmodern dönemdeki insan failliğine ilişkin çeşitli incelemelerdir.
Taylor’a (1989) göre, kimlik, erken dönemde kendi kendini yorumlayan bir özne olarak insanın failliğini ve kendi yaşamını belirlemesi düzeyinde değerlendirilmiştir. Buradaki faillik, sadece insan rasyonelliğine dayanan bir konu olmaktan ziyade, içinde zevki, hazzı ve çeşitli ahlaki görünümleri ya da tercihleri barındıran yaşantılara da işaret etmektedir. Erken dönem kimlik kavramsallaştırmalarının benlik tabanlı örnekleri, James (1890/1981) ve Mead’in (1934) “ben” (I) ve “kendim” (me) ayrımları üzerinden takip edilebilir. Denilebilir ki, her iki yazar için benlik; farkındalıklı, farklı yönleri olan (örn., sosyal) ve icracı niteliklere sahiptir.
Yine Bandura ve Goffman’ın yaklaşımları da kimliğin erken dönemindeki failliğin ele alınış biçimlerine örnek verilebilir. Psikoloji sahasında özellikle Sosyal Öğrenme Kuramı ile adından söz ettiren Albert Bandura’ya göre, insanın failliği üç bölümde icra edilmektedir. İlk bölümde insanlar geleceği tasavvur ederek çeşitli adımlar atmayı tasarlarlar ve kendilerini tasarılar için motive ederler. Bu bölüm önceden düşünme adımıdır. İkinci bölümde tasavvurlara ve bunlara uygun davranış yollarına karşılık verilerek harekete geçilir. Bu bölüme benlik temelli karşılık verme ismi verilmektedir. Son olarak, insanlar kendini düzenleme süreçleri kapsamında kendileri üzerine düşünerek hayata geçirdikleri davranışların çıktılarını (akla uygunluğunu, ahlaklılığını vb.) ve kendi yeterliklerini değerlendirirler (Bandura, 2001). Görüldüğü gibi buradaki temel vurgu etkileşimlere gömük olarak bireysel failliğin nasıl icra edildiği üzerinedir. Bandura (1986, 1997), sosyal yapı ile faillik arasındaki ikiliği reddederek failliğe etkileşimci bakış açısını uyarlamaktadır. Diğer bir deyişle, faillik kişisel ve sosyal etkilerle karşılıklı etkileşimlerle gerçekleşir; yaşam koşullarına yerleşiktir (Bandura, 2002). Bandura’nın failliğin nasıl icra edildiğine ilişkin açıklamalarındaki faillik tasavvuru, sosyoloji sahasından bir araştırmacı ve teorisyen olarak Ervin Goffman’ın faillik imasıyla benzer özellikler taşımaktadır. Goffman, insanın yüz yüze ilişkilerinde üstlendiği rollerde ve izlenim yönetimi yaparken bir tür failliği olduğunu ima etmektedir. Yani kişi yüz yüze ilişkilerde kendi benliğini sunarken nasıl göründüğü ve nasıl görünmek istediği konularında bu etkileşimi ve kendisini niyetli olarak şekillendirebilmektedir (Goffman, 1956/2018). Bu şekillendirme sürecinde kişi amaçlı ve farkındalıklıdır. Her iki araştırmacının da failliğe ilişkin yaklaşımları kimliğin erken döneminin özelliklerini taşımaktadır.
Kimliğin erken döneminin ardından görünür olmaya başlayan ve kimliğin sosyal veyahut kolektif yönüne vurguların daha çok yapıldığı orta dönem ise toplumsal hareketlilikler, savaşlar gibi grup düzeyinde insan davranışlarını etkileyen bir dizi olayla şekillenmiş görünmektedir. Özellikle hâlen etkileri şu veya bu biçimde sürmekte olan İkinci Dünya Savaşı, Aydınlanma döneminden bu yana öngörülen rasyonelliğe dayalı, refah düzeyinin yüksek olacağı, bireysel ve sosyal sorunların bitmese dahi aza indirileceği bir dünya tasavvuruna ilişkin vaatlerin gerçekçi olmadığını oldukça sert bir biçimde göstermiştir. Bu savaş, insanın bireysel failliğinin belirli koşullarda ya tümüyle yitirildiği ya da en aza inebileceği gerçeğiyle insanları doğrudan yüzleştirmiştir. Çünkü Aydınlanma sonrası, bir insan grubunun farklı insan gruplarını yüksek teknolojik araçlar geliştirerek, sistematik olarak, toplu bir biçimde ve uzun bir süre boyunca imha edecek pratikler geliştirmiş olması bireysel failliğin pratik yaşamda görünür olma biçimlerine zıtlık içindedir. Yani, insanlar ait oldukları grupların normlarına göre davranmayı alışkanlık hâline getirdiklerinde kişiselliklerini yitirebilmekte (depersonalization) ve böylece grup amaçlarının, normlarının ve gruba ilişkin paylaşılmış temsillerin daha fazla görünür olduğu bir sürece girebilmektedirler (Turner, 1999). Bu durum, bireysel failliğin baskılanarak kolektif failliğin güçlenmesi şeklinde değerlendirilebilir.
Kimliğin orta dönemi sosyal psikolojide Sosyal Kimlik Teorisi (Tajfel ve Turner, 1979) ile sosyolojide Kimlik Teorisi (Stryker, 1968) tarafından biçimlenmiş ve belirginleştirilmiş görünmektedir. Üstünkörü bir ayrımla, Kimlik Teorisi’nin bireyin rolleriyle ilgili davranışları (Stryker ve Burke, 2000); Sosyal Kimlik Teorisi’nin ise gruplar arası ilişkiler düzeyindeki ayrımcılık pratiklerinde yer alan grup süreçlerini merkeze aldığını söyleyebiliriz (Brown, 1999). Her iki kuram arasında çeşitli farklılıklar olmasına rağmen, her ikisi de toplum tarafından inşa edilen benliğin sosyal yanlarını odağa almaktadır (Hogg, Terry ve White, 1995). Bu durum kimliğin erken dönemindeki faillik anlayışı göz önüne alındığında, failliğin sadece birey merkezli değil aynı zamanda sosyal veyahut kolektif olarak kurulduğunu göstermesi bakımından bir farklılık taşımaktadır.
Kimliğin orta dönemi, ayrıca, kültürlerarası ve kültürel araştırmalar yoluyla da biçimlenmiştir. Benlik özelinde gerçekleşen bu çalışmalar Batı’daki bireyselleşmiş, özerk benlik1 dışında, farklı kapsam ve içeriklerde benliklerin var olduğunu göstermiştir (Kağıtçıbaşı, 2010). Bali, Japonya, Hindistan gibi kültürlerde ‘ben’ ve ‘ben olmayan’ arasına kesin çizgiler çekmenin mümkün olmaması, benliğin tek bir formu olmadığına işaret etmiştir (Geertz, 1975; Roland, 1991). Buna göre, benlikler kültüre göre farklı içeriklerle biçimlenerek, örneğin ‘ben’ ve ‘ben olmayan’ ayrımına karşıt olarak daha akışkan bir özellikte inşa edilebilmektedir. Bu durum kimliklerin de tek bir formu olmayacağı fikrini kendiliğinden ortaya çıkarmaktadır. Daha ileriye götürürsek, erken dönemde ‘bireyin’ failliği üzerinden ele alınan tek parçalı benlik ve kimlik tasavvurunun kültürler arası ve kültürel çalışmalarından hareketle, farklı faillik görünümlerine sahip olabileceğini ileri sürebiliriz. Söz gelimi, doğduğu toprakların (örn., Çin) çok ötesinde (örn., Amerika) yaşamakta olan bir kimse yaşadığı yerin yaygın kimliğini (örn., Amerikalı) içselleştirse de içselleştirdiği bu kimlik doğduğu toprağın yaygın kimliğiyle (örn., Çinli) veyahut da kendi etnik kimliğiyle harmanlanabilmektedir (örn., Çinli-Amerikalı). İşte tam da bu türden ‘eklektik’ (melez ve kesişen) kimliklerin verili durumu, kimliğin sonraki dönemine işaret etmektedir.
Kimliğin sonraki dönemi 20. yüzyılın son çeyreğiyle başlayan ve özellikle 21. yüzyılın başından itibaren ivmeli bir biçimde artan ‘birbirinden haberdar özneler’in kimlik yaşantılarına işaret etmektedir. Bu dönemdeki kimliğin merkezi, kültürel düzeyde Batı’da değildir; bireysel düzeyde de kişinin kendisinde diğer bir deyişle benliğinde değildir. Aynı zamanda merkez kişiler arası ve gruplar arası düzeyde üretilen sosyallikte de değildir. Esasında bu dönemde geleneksel anlayışlı bir merkez de kalmamıştır. Ancak bu görüş merkez fikrinin tümden yok olduğu anlamına gelmemektedir. Bunun yerine bu görüş makro merkez algısının mikro merkezlere dağılması biçiminde anlaşılabilir. Kimliğin merkezinin mikro merkezlere dağılması, erken dönemdeki birey merkezli kimlik tasavvurundan farklı olarak, tümüyle ‘ben’ odaklı (Funk, 2013), metalaşmış (Benwell ve Stokoe, 2006b), sürekli tüket(il)en (Baudrillard, 1970/2008), melez (Bhabha, 1994), kesişen (Rampton, 1995), sahneye koyulan (Butler, 1990) bir kimlik içeriğine gönderme yapmaktadır. Görüldüğü gibi kimlik artık tümüyle kuşatılabilir ve belirli olmaktan çıkmış, akışkan, parçalı ve belirsiz bir içerikle inşa edilmeye başlanmıştır. Bu bakımdan kimliğin sonraki dönemi “kimliğin belirsiz dönemi” olarak isimlendirilebilir.
Kimliğin özellikle ben odaklı ve metalaşmış bu hâlinde teknolojik yeniliklerin oldukça yüksek bir etkisi söz konusudur. Funk’a (2013) göre, teknolojik yeniliklerle mekân ve zamanın sınırları esneyerek kişiler zaman ve mekândan bağımsız olarak var olabilmektedir. Yine dijital teknoloji ve elektronik medyayla gerçeklik farklı biçimlerde üretilebilmektedir. Dahası, bu teknolojilerle kişiler kendi kararları doğrultusunda var olabilir hâle gelmiştir. Ayrıca insanlar sosyal ilişkilerinde sadece kendi istedikleri kişilerle iletişim kurabilmektedir. Son olarak kişiler bireysel belirlenmişlikten kurtularak kendi dünyalarını üretebilmektedirler. Tüm bu gelişmeler postmodern dönemde kimliğin görece daha ben odaklı ve metalaşmış bir versiyonda kurulmasını kolaylaştırmış görünmektedir.
Kimliğin sonraki dönemi, belirsiz dünyada failliği ve otantikliği yeniden sağlamak üzere bireylerin kendi strateji ve çabalarına daha çok önem vermelerinin önünü açmıştır (Benwell ve Stokoe, 2006a). Dünyanın belirsiz, parçalı ve göreli bir yer olarak algılanması tam da Aydınlanma ideallerinin ideallerde kalmasıyla ilgili görünmektedir. Diğer taraftan Aydınlanma’nın çizgisel zaman anlayışı, yani başlayıp biterek basamak basamak ileriye doğru gidildiği fikrini meşru bir zemine oturtan zaman kavrayışı, aynı zamanda dünyanın geleceğinin beklendiği gibi daha öngörülebilir ve bütünlüklü bir yer olmayacağını verili bilgiden hareketle insanlara vazetmektedir. Eğer ki zaman geçmiş, şimdi ve gelecek şeklinde ileriye doğru giden bir biçimde akıyorsa ve geçmişte kurulan Aydınlanma ideallerinin şimdiden gerçekleşmediği ve gelecekte de gerçekleşmeyeceği apaçık ortadaysa, o hâlde şimdi’nin belirsiz, parçalı ve göreli zaman-mekânında elde kalan tek ve belki son an’ına odaklanmak gerekmektedir (Melucci, 2013). Bu an’ın mümkün olduğunca içinde kalmak bireyin kendi failliğini ve otantikliğini kurmasıyla mümkün görüldüğü için, kimliğin sonraki döneminde kişiler kendi faillik ve otantikliklerini yeniden keşfetmek ve güçlendirmek için “mindfulness” ve yoga gibi eğitim programlarını tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir arzuyla talep ediyor gibi görünmektedirler. Yani, bu türden uygulamaların revaçta olmasının önemli bir nedeninin, insanların belirsiz ve kaotik gördükleri dünyayla başa çıkmak adına mikro iktidar alanı olarak kendilerini belirli ve kontrol edilebilir kılma arzusu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Böylece insanlar kendi benliklerini denetim altına alarak hayatı yeterince öngörülebilir, yani belirli bir yer olarak algılamanın önünü kendiliğinden açmış olmaktadırlar(!) Bu durum kimliğin belirsiz dönemi için benlik merkezli, kalıcı ve belirli bir kimlik kurulumuna işaret etse de merkezsizleşen kimlikler için ancak palyatif bir önlem gibi durmaktadır.
Sonuç Yerine
İnceleme boyunca kimliğin erken, orta ve özellikle sonraki dönemine ilişkin faillik üzerinden panoramik olarak sunulan bu farklı görünümler, kimliğin bir yanıyla son derece esnek bir özellikte olduğuna işaret etmektedir. Bu esneklik her türden kimlik kategorisinin inşa edilen bir içerikte olduğunu göstermektedir. Kimliklerin inşa ürünü olmaları, onların kendiliğinden zorunlu olmadıkları, diğer bir deyişle tarihsel ve psiko-sosyal süreçlere bağlı olarak oluşturuldukları ve biçimlendirildikleri anlamına gelmektedir (Bilgin, 2014).
Burada vurgulanması gereken bir başka konu ise kimliğin üç döneminde de farklı sahalardan yazarların şu veya bu biçimde failliğin izlerini ısrarla takip etmeye çalışmalarıdır. Tarihsel ve psiko-sosyal süreçler insan failliğini tartışmalı hâle getirecek pek çok gelişmeyi içermektedir ancak insanlar yapıp etmelerinde veya maruz kaldıklarında kendi etkilerinin izlerini sürmek konusunda oldukça dirayetli bir tavır takınmaktadırlar. Bu dirayetli tavrın ardında kendi düşüncelerimiz ve duygularımız üzerinde düşünebilmeyi ve hissedebilmeyi olanaklı kılan bilinç düzeyimizin etkisi oldukça büyük görünmektedir.
Kimliğin üç dönemine ilişkin yapılan bu açıklamalar, öncelik-sonralık etkisiyle, sonra gelenin daha makbul olduğu fikrini ima etse de, bu üç dönemin kimlik kurulumları arasında bir hiyerarşi ve çizgisellik bulunmamaktadır. Tam aksine, farklı kimlik kuramları arasında adeta bir denklik ve döngüsellik bulunmaktadır. Dahası kimliğin sonraki dönemi, kimliğin erken ve orta dönemindeki kimlik varoluşlarını sonlandırmış da değildir. Çünkü kimlikle ilgili farklı görünümler birbirinin alternatifi olmaktan ziyade, saçaklı bir biçimde iç içe geçmiş çoklu kimlik formlarına işaret etmektedir (bkz., Ramarajan, 2014).
Sevgili arkadaşlarım Çağatay Çoker ve Betül Kanık’a kıymetli eleştirileri ve düzeltmeleri için gönülden teşekkür ederim.
Kaynaklar
Bandura, A. (1986). Social foundations of thought and action. Englewood Cliffs, NJ: Prentice Hall.
Bandura, A. (1997). Self-efficacy: The exercise of control. New York, US: Freeman.
Bandura, B. (2002). Selective moral disengagement in the exercise of moral agency. Journal of Moral Education, 31(2), 101-119.
Bandura, A. (2001). Social cognitive theory: An agentic perspective. Annual Review of Psychology, 52(1), 1-26.
Baudrillard, J. (2018). Tüketim toplumu: Söylenceleri, yapıları (11. Baskı) (H. Deliçaylı ve F. Keskin, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1970).
Benwell, B. ve Stokoe, E. (2006a). Theorising discourse and identity. Discourse and identity içinde (ss. 17-47). Edinburgh: Edinburgh University Press.
Benwell, B. ve Stokoe, E. (2006b). Commodified identities. Discourse and identity içinde (ss. 165-203). Edinburgh: Edinburgh University Press.
Bhabha, H. (1994). The location of culture. London: Routledge.
Bilgin, N. (2014). Kimlik inşası. İzmir: İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları.
Brown, R. (1999). Social identity theory: Past achievements, current problems and future challenges. European Journal of Social Psychology, 30(6), 745-778.
Butler, J. (1990). Gender trouble: Feminism and the subversion of identity. New York: Routledge.
Funk, R. (2013). Ben ve biz: Postmodern insanın psikanalizi (Ç. Tanyeri, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2005).
Gaines, A. D. (1982). Cultural definitions, behavior and the person in American psychiatry. Cultural conceptions of mental health and therapy içinde (ss. 167-192). Dordrecht, Netherlands: D. Reidel.
Geertz, C. (1975). On the nature of anthropological understanding: American scientist, 63(1), 47-53.
Goffman, E. (2018). Günlük yaşamda benliğin sunumu (B. Cezar, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1956).
Harkness, S., Super, C. M. ve Tijen, N. V. (2000). Individualism and the “Western mind” reconsidered: American and Dutch parents' ethnotheories of the child. New directions for Child and Adolescent Development, 2000(87), 23-39.
Hogg, M. A., Terry, D. J. ve White, K. M. (1995). A tale of two theories: a critical comparison of Identity Theory with Social Identity Theory. Social Psychology Quarterly, 58(4), 255-269.
Holland, D. ve Lachicotte, W. (2007). Vygotsky, Mead, and the new sociocultural studies of identity. H. Daniels, M. Cole ve J. V. Wertch (Ed.), The Cambridge companion to Vygotsky içinde (ss. 101-135). NY: Cambridge University Press.
James, W. (1981). The principles of psychology. Cambridge, MA: Harvard University Press. (Orijinal çalışma basım tarihi 1890).
Kağıtçıbaşı, Ç. (2010). Benlik, aile ve insan gelişimi: Kültürel psikoloji. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2007).
Mead, G. H. (1934). Mind, self and society: From the standpoint of a social behaviorist. Chicago, IL: University of Chicago Press.
Melucci, A. (2013). Oyuncu benlik. (1. Baskı). (B. Kıcır Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.
Rampton. B. (1995). Crossing: Language and ethnicity among adolescents. London: Longman.
Ramarajan, L. (2014). Past, present and future research on multiple identities: Toward an intrapersonal network approach. The Academy of Management Annals, 8(1), 589-659.
Roland, A. (1991). In search of self in India and Japan: Toward a cross-cultural psychology. Princeton: Princeton University Press.
Stryker, S. (1968). Identity salience and role performance: The relevance of symbolic interaction theory for family research. Journal of Marriage and the Family, 30, 558-564.
Stryker, S. ve Burke, P. J. (2000). The past, present, and future of an identity theory. Social psychology quarterly 63(4), 284-297.
Tajfel, H., ve Turner, J. C. (1979). An integrative theory of intergroup conflict. W. G. Austin ve S. Worchel (Ed.), The social psychology of intergroup relations içinde (ss.33-37). Monterey, CA: Brooks/Cole.
Taylor, C. (1989). Sources of the self: The making of modern identity. Cambridge, MA: Harvard University Press.
Turner, J. C. (1999). Self-categorization theory. A. S. R. Manstead, M. Hewstone, S. T. Fiske, M. A. Hogg, H. T. Reis ve G. R. Semin (Ed.), The Blackwell encyclopedia of social psychology içinde (ss. 502-504). UK: Blackwell Publishers.