Konuttan Memlekete Ev
Meral Gezici Yalçın
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Doç. Dr.
N. Ekrem Düzen
Bielefeld Üniversitesi, Çatışma ve Şiddet Üzerine Disiplinlerarası Araştırma Enstitüsü, Dr.
İnsanın evi neresidir? Barındığı konut mu, doğduğu şehir mi, yaşadığı ülke mi? Belki biri, belki de hepsi. Ev, bazen sadece başını sokacak kuru bir dam bulmaktan ibaretken bazen uzak diyarlardan yakın yörelere “bir kısrak başı gibi uzanan” toprakların memleket edilmesidir. Konuttan (house; Türkiye’de eskiden yaygın kullanıldığı hâliyle hane) başlayarak dışarıya doğru genişleyen bir uzam olan ev (home), bütün dünyayı ve hatta evreni içine alacak kadar genişletilebilir (konut ve ev ayrımı için ayrıca bkz., Gezici Yalçın ve Düzen, 2021). Genişledikçe somut/fiziksel (mimari) özelliklerini aşan soyut/bilişsel (beşerî) anlamları daha çok önem kazanır. Bu anlamlar evi sosyal, politik ve psikolojik semboller, imgeler ve temsiller alemine yerleştirir. Biz bu yazıda somut (oturulan konut ve onun mimari koşulları) ve soyut (yerleşilip memleket edilen coğrafya) arasında gidip gelerek konuttan memlekete genişleyen bir ölçekte ev[1] üzerinde durmak istiyoruz (somutlama-soyutlama arasındaki ilişki için ayrıca bkz., Holzkamp, 1973). İnsan ve ev arasındaki karşılıklı ilişkiye, evi yapan insan ve insanı yapan ev etkileşimine dair kısa bir not düşmeyi hedefliyoruz. Bu notu örneklemek için “20. yüzyılın başlarıyla 1930’ların sonları arasında, genç bir Türkiye’nin Osmanlı geçmişinden kurtulmaya ve dünya ulusları ailesindeki yerini almaya çalıştığı bir döneme” (Bertram, 2012, s. 20) yüzümüzü çevireceğiz ve Türkiye’deki modernleşmenin zihniyet dünyasını dışavuran (Dellaloğlu, 2012) Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bir tatlı Huzur alacağız.[2]
“Cihanşümul bir imparatorluğun” (Gürkan, 2021) sınırlarının epeyce daraldığı 19. yüzyıl, “Osmanlı evi”nden “Türk evi”ne geçilen zamandır (Bertram, 2012)[3]: Çok-etnisiteli ve çok-dinli nüfusu barındıran eski ahşap evlerden (Osmanlı evinden) Batı’nın mimari tekniğinin ve bu teknikle birlikte gelen bazı üslupların devralındığı apartman dairelerine (Türk evine; bkz., Bertram, 2012)… Haneden eve (Kurt, 2021)… Sedirden kanepeye ve koltuğa, yüklükten gardıroba, ocaktan soba ve şömineye… Taşlık, veranda, gusülhane, divanhane, harem ve hayattan oluşan evlerden, oturma odası, misafir odası, yatak odası olan evlere… Cumbadan pencereye… Çamurlu sokaklardan geniş caddelere… İmparatorluktan Cumhuriyete… Yeni devletin yeni evine… Yani artan bir biçimde Batılılaşma-modernleşme yoluna giren Türkiye devletinin, Osmanlı’nın lekeli geçmişini (Zarakol, 2012) geride bırakarak ya da mümkünse silerek kültürel üretimin her alanını düzenlemeye giriştiği bir döneme (Bertram, 2012) geçilen zaman.
Bu dönemde İstanbul büyük bir mimari değişime ev sahipliği yapar... 1800’lü yılların sonuna kadar sadece ahşap binalar ve konaklardan oluşan İstanbul, Batı mimarisiyle tanışır. Kamondo, Hamson, Papadopulos, Apelyan, Kordova, Barnatan ve diğer apartmanlar inşa edilir (bahsedilen apartmanlar için bkz., İstanbul Apartmanları, Gain TV). Bugün bu apartmanların bir kısmı hâlâ eski isimleriyle ayaktalar, bazıları ise el değiştirdiğinden (satın alınarak olduğu kadar, mülke çökme veya işgal etme gibi uygulamalarla da) isimleri de değişmiş durumda. Ahşap evlerin sık sık çıkan yangınlarda kül olması ve 19. yüzyıl başlarında İstanbul’da yaşayan özellikle Rumlar, Yahudiler, Ermeniler arasında Avrupai bir mimarinin ve yaşam tarzının benimsenmesiyle birlikte hem mimari hem gündelik yaşam hem de toplumsal doku değişmeye başlar (günümüzdeki değişim için bkz., Çavdar ve Tan, 2013; Özet, 2019).
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u böylesi bir zaman diliminde geçer. Avrupa’nın sonu denilen İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde başlayan roman, tarihsel olarak geriye ve ileriye giderek iki cihan harbi arası dönemin evini somut anlamıyla (konut) olduğu kadar soyut anlamıyla da (memleket) anlatır. Roman, baş karakterimiz Mümtaz’ın çok sevdiği amca oğlu İhsan’a hastabakıcı bulmak için gittiği evin önünde başlar, oradan sokağa ve şehre açılır (ss. 19-20):
Üç çocuk, meflûç bir koca… Bir hastabakıcı maaşı. Büyükçe bir evin iki odasında oturuyorlardı. Su küpleri bile sofada duruyordu. Bu demekti ki, bir mutfakları, belki ayakyolları bile yoktu. Kim bilir hangi zengin memurun, defterdar veya mutasarrıfın, kızını evlendirirken yaptırdığı ahşap bir evdi bu. Dışardan dökülmüş boyasına rağmen ne kadar itinalı yapıldığı görülüyordu. Pencere kenarları, cumbalar, çatı, hep inceden inceye yontulmuştu. İki yandan beş ayak merdivenle kapısına çıkılıyordu. Sağ tarafında bir de kömürlük kapısı vardı. Fakat mal sahibi kömürlüğü bir kömürcüye kiralamıştı. Belki mutfak da ayrıca kirada idi.
Bir kömür kamyonu, bütün sokağı kaplamış, cüssesiyle devrile, sarsıla geliyordu.
Mümtaz yan sokaklardan birine saptı…
Mümtaz bir yaz evvel bu sokaklarda, belki bugünlerden birinde, Nuran’la dolaştığını, Kocamustafapaşa’yı, Hekimalipaşa’yı gezdiklerini düşünüyordu. Genç kadınla yan yana, adeta vücudu vücuduna girmiş, sıcakta, alnındaki terleri silerek, konuşa konuşa bu medresenin avlusuna girmişler, biraz evvelki çeşmenin kitabesini okumuşlardı. Bu, bir sene evveldi. Mümtaz, etrafına, bu bir sene evveline dönebilmek için, en kısa bir yol arar gibi bakındı. Yedişehitler’e kadar geldiğini gördü. Fatih şehitleri, küçük taş lahitlerde yan yana uyuyorlardı. Sokak, tozlu ve dardı. Yalnız şehitlerin bulunduğu yerde meydanımsı bir şey genişliyordu. İki katlı, fakat o küçük spor otomobilleri gibi neredeyse mukavvadan zannedilecek fakir bir evin penceresinden bir tango sesi geliyor, yol ortasında toza bulanmış kız çocukları oyun oynuyorlardı.
Roman boyunca başımızı evlerden sokağa, oradan şehre ve memlekete uzatırız. Böylece bazen memleketin ahvalini anlarız, bazen sokakların güzelliğini tadarız:
Her gün şehir yeni bir havadisle çalkalanıyor, bugün yukarılarda büyük bir isyandan korku ile bahsediliyor, ertesi gün, akşam üstü unutulacak bir zaferin müjdesi sokakları neşe ile dolduruyordu. Hemen her sokak başında münakaşalar oluyor, geceleri yarı gizli sevkiyat yapılıyor, malzeme gönderiliyordu. Evlerinin karşısındaki otel her gün yeni baştan dolup boşalıyordu (s. 29).
O bu yolu öteden beri severdi. Bayezit Camii’nin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızi bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. Hatta çok rahatça ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer, Bedesten’e kadar o dolambaç yollardan yürürdü. (…) Eski İstanbul, gizli Anadolu, hatta mirasının son döküntüleriyle imparatorluk, bu dar, içiçe dükkanların birinde en umulmadık şekilde ve birden parlardı (s. 42).
Tanpınar, mekân ve zaman’ın romanını armağan eder bize. Belirli bir zamanda (20. yüzyıl başı) belirli bir mekânda (Emirgan ve Kandilli arası Boğaziçi ve İstanbul ki o yıllarda Fatih ve Beyoğlu çevresine İstanbul denirdi) geçen romandan dönemin insanına (Galatasaray Üniversite’sinden mezun olup asistanlığa başlayan Mümtaz ve çevresinde kişiler) ve insan ilişkilerine (âşık olduğu kadın ve ailesiyle, kendi ailesi ve arkadaşlarıyla ilişkileri) bakarız. Tanpınar’ın cisimleştirdiği bu zaman-mekân uzamı, ailenin, mahallenin, kentin ve ülkenin anlaşılmasına dair pek çok ipucu verir (bkz., Kurt, 2021). Dönemin insan ilişkilerini, iletişim biçimlerini, davranışlarını, giyim tarzını, gündelik yaşamın nasıl aktığını ve toplumsal örüntüyü anlamamızı sağlayacak anlatımlarıyla Tanpınar gözümüzün önüne bir şehir (memleket) koyar. Modernleşme döneminin zihnini ve ruhunu evler, sokaklar, mahalle ve şehir dolayımıyla anlatır. Fakat, modernleşmeye yönelmiş bir ülkenin dönüşmeye başlamış evlerini, sokaklarını şehirlerini ve bu mekanlarda gezinen insanları bir belgeselci gözüyle tasvir etmez. Bu dönüşümün insanlara ne ettiğine, insanlarınsa bu dönüşüm içinde nasıl devindiğine odaklanır. Yeni evler insanları birbirleriyle bambaşka (bildik olmayan) ilişkilenme biçimlerine sevk etmektedir. Değişen mobilyalarla birlikte ilişki kurma biçimleri de değişimin döngüsüne girmiştir. Varsıllar misafirlerini Avrupa tarzı bir kütüphanenin önünde çay saatinde veya köşede duran piyanonun başında ağırlamaya başlamıştır örneğin.
Öte yandan, insanların bu ilişkilenmeler üzerinde pek bir tasarrufu yoktur. Çaresiz değillerdir ama sürüklenir gibidirler. Edilgen değillerdir ama yaratıcı güçten yoksundurlar. Kaybedilen memleket tarafından yutulmamışlardır ama yeni kurulan memlekette de kendilerine benzeyen bir yer bulamazlar. Biri yitirdiği eski, diğeri razı geldiği yeni arasında kalan insan bu çatışmayı, Tanpınar’a göre, ancak ve ancak olabileceği ama olamadığı kişiye duyduğu özlemle çözebilir. Artık gerçeklikte var olmayan bir dünyanın idealleştirilmiş özlemine, yani bir daüssılaya sığınmak zorunda kalır. Daüssıla, insanın yitirdiği yuvasına, evine, memleketine, aşina olduğu hayatına, alışkanlıklarına ve tüm bunların (eğer her şey yolunda gitseydi varacağı) o müthiş iç huzuruna duyulan özlemdir. Bir daha asla orada olamayacağının, hiçbir zaman oraya varmayacağının sezgisiyle duyulan hüzünlü bir özlem.
Tanpınar sadece Huzur’da değil diğer eserlerinde de, örneğin Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde veya Sahnenin Dışındakiler’de, evi yapan insan ve insanı yapan ev diyalektiğinde kendimizi nereye koyacağımızı bilemeyişimizi aksettirir. Yitirilip geçmişte kalmış bir memleketten yenisi inşa edilen bir memlekete taşınan kişilerin ahvalini, oturdukları evlerin geçirdiği dönüşüm mecazlarıyla resmeder. Eski evin usulleriyle biçimlenmiş bu kişi yeni taşındığı evi neye göre biçimlendirecektir? Modern değerler yeni hırsları da beraberinde getirmiştir: İnsanlar, kısa yoldan büyük evlere sahip olma arzusuyla dolmuştur. Tanpınar’ın romanları “mekânın mimari koşulları, temsil gücü ve yeteneği, bizlere ne şekil davranmamız ne tür bedenlere sahip olmamız ya da onları nasıl arzulamamız gerektiğine dair referansları sunar” (Kurt, 2021, s. 29) anlayışının bir yansıması gibidir.
Yukardaki belirleme, tekil bir mekân (konut/hane) için söylenebileceği gibi memleket için de ifade edilebilir. Özellikle ev, içeriyle ilişkilenmenin kaplamını belirlediği kadar dışarıyla buluşmanın düzeneğini de kurmayı sağlayan bir kadran, bir ölçek, bir mastar olarak görüldüğünde bunu söylemek daha da kolaylaşır. Evin nasıl konumlandırıldığı ve neyi kapladığı, yani içerisinin ve dışarısının neresi olduğu kadranın açısıyla ilintili olarak daralıp genişler. Baştaki önermeye geri dönersek, ev, bazen sadece içinde yaşanılan bir konut, bazen bir mahalle, bir şehir, bazen de memleket anlamına gelir. Kadranın açısı değişse de temsillerin gücünün benzerliği ilgi çekicidir. Örneğin, eve yönelen her tehdit, kişinin benliğine ve bu benliğin konuşlandığı haneye ve memlekete yönelmiş addedilebilir. Kişi, bütünlüğünün tehlikede olduğuna kanaat getirdiğinde (bu kanaat ister gerekçeli ister gerekçesiz olsun) özsavunma hakkı aynı anda evi ve memleket addettiği coğrafyayı da kapsar. Kişi bazen kaybettiği bütünlüğünü yeniden kuracak ve koruyacak bir umuda basitçe razı gelmek zorunda kalır. Tanpınar bu razı gelme hâlinin boynu bükük derbederliğinin altında kopan sert kasırganın yarattığı-yaratacağı iç hasarın bilincindedir. Bu hasar, eskisinin yerine verildiği için ‘yeni’ olan ama hayli pejmürde kılıklara bürünerek saklanacak, hele hele onarılacak gibi değildir. O yüzden bir daüssılaya sığınmak zorunda kalır.
Ev aynı zamanda mahrem bir mahal olduğundan (mahal olarak ev için bkz., Düzen ve Gezici Yalçın, 2020), ev merkezli veya ev aracılığıyla ilişki kurulan her kişi ve unsurla (hem hane içindeki kişiler arası hem de dışındaki gruplar arası ilişkiler) bir çatışma potansiyelini de beraberinde getirir. Bu çatışma ille de açık bir tehlike karşısında ortaya çıkmaz. Bildik olanın yerine tanıdık olmayanla karşılaşmanın, eski evden yeni eve mahremiyetine halel gelmeden taşınmanın anksiyetesi bu sessiz çatışmaya dâhildir. Üstelik, o tanıdık olmayan hâl, yeni ev, davet edilmiş de olabilir; arzulanmış olması gerekmez. Yeni evi kendisi inşa etmemiştir. Başkasından görüp edinmiştir.[4] Fakat bunun üstünde duracak hâli yoktur. Bu yeni evle derhal hemhâl olmaya girişir. Oysa bu yeni evin kendi nizamnamesi vardır. Kolay eğilip bükülen kısımları azdır. Daha çok, içine giren ona göre şekil alırsa müşfik, almazsa hoyrat olabilen bir katılıktan talimat almaktadır.
Ev, yeri-yurdu belli olmanın açık ve kapalı çağrışımlarını barındıran bir mahal (hem fiziksel varlığı hem de anlamı itibariyle mekândan geniş) olarak bir yaşantı ve deneyim alanı. Burada, yaşantı teriminden kişinin o an ve mekânda gerçekleşen fiili etkileşimlerini, deneyim teriminden ise bu etkileşimlerin izlerini ve bu izlerden derlenen izlenimleri anlayabiliriz. Geçmiş ve gelecek deneyimlerimizin mahali olarak ev, yer-yurt belirliliği, evin ev edilme hâlini imler. Neyin bir evi ev yaptığını ise, o evin (hanenin veya memleketin) insanları belirler. Seçilebilir gibi görünen bütün bu özelliklerine karşın ev yine de sanki zorunlu bir oluşturucu unsur olarak önemini korur. Ev, biçimsel olarak değişse de (Tanpınar’a göre konak da mahalle de değişebilir ama kuşaktan kuşağa aktarılan ev duygusu baki kalır.), bir sürekliliği bulunur: “Nuran, çocukluğunda bu oyunu muhakkak oynamıştı. Ondan evvel annesi, annesinin annesi de aynı türküyü söylemişler ve aynı oyunu oynamışlardı.” (Huzur, ss. 19-20). Tanpınar gibi, evin eskise de yıkılmadan ayakta kalması arzulanır. Ölçek konaktan genişleyip de memleketi içine aldığındaysa, bu, bir ölüm kalım savaşı gibi algılanır. Memlekete yönelik algılanan her tehdit, evin yıkılmaması için uğruna mücadele etmeye sevk edici güçlü bir itki hâlini alabilir. Ev ile memleket arasındaki bu geçişin zahmetsizliği, kişinin memleketini niçin ev, evini niçin memleket gördüğünün açık işareti gibidir. Ev ile memleket arasında neredeyse bir ışınlanma istasyonu vardır; bu ikisi arasında kahredici uzunlukta mesafeler bulunsa da. Buradan bakarak da evi reddetmek (bkz., Birkan, 1998) neredeyse olanaksız görünür. İnsan, evsiz yapamaz – evsiz olsa bile.
Bugün, henüz ana akım akademik araştırma konuları arasına girmemiş ama herkesin iyi bildiği günlük yaşam gerçeklerinin başında, ev-içi dünya ile ev-dışı dünya arasındaki yarılmanın azameti gelir. Bu, uluorta dile getirmeme konusunda uzlaştığımız hâller arasındadır. Belki de bu yüzden Türkiye’de ev konusunda söylenebilecekler daha uzun süre yüzeydeki görünümlerin tarifinden öteye geçemeyecektir. Şimdiki evi ne zannettiğimizin ötesine geçip olguyu derinlikli incelemek, evden uzayan ve dönüp eve uzanan tüm ilişkilenmelerimizin zeminindeki bu yarılmanın bize ne ettiğini ve ne etmekte olduğunu anlamakla mümkün olacaktır. Görünen o ki Türkiye’nin modernleşmeyle hesaplaşması sürdüğü sürece Tanpınar gibi iki çağ ve iki zihniyet arasında seçim yapma zorunda kalan kuşakların hâl-i pürmelalini çözümleyen kaynaklara başvurmaksızın bir muhasebe yapmak, defteri eksik tutmak anlamına gelecek. Biz bu yazıda, elimizdeki muhasebe defterinin eve ilişkin sayfalarını yeniden açmanın önemini vurgulamaya çalıştık. Tanpınar’ın, okuyucusunu İstanbul sokaklarında gezdirirken “mukavvadan zannedilecek fakir bir evin penceresinden” niçin “bir tango sesi” işittirdiğini anlamayı denedik.
Kaynaklar
Bertram, C. (2012). Türk evini hayal etmek: Eve dair kolektif düşler. İletişim Yayınları.
Birkan, T. (1998). Sol: Evin reddi. Birikim, 111-112 (Yerlilik: Gerçek ya da Maske Özel Sayısı), 32-40.
Çavdar, A. ve Tan, P. (Ed.). (2013). İstanbul: Müstesna şehrin istisna hali. Sel Yayınları.
Dellaloğlu, B. F. (2012). Ahmet Hamdi Tanpınar: Modernleşmenin zihniyet dünyası. Bir Tanpınar fetişizmi. Kapı Yayınları.
Düzen, N. E. ve Gezici Yalçın, M. (2020). Yeni deneyimlerin mahali olarak salgın günlerinde ev. Birikim Güncel (https://birikimdergisi.com/guncel/10167/yeni-deneyimlerin-mahali-olarak-salgin-gunlerinde-ev Son Erişim Tarihi: 13.12.2021).
Gezici Yalçın, M. ve Düzen, N. E. (2021). Altered meanings of home before and during COVID-19 pandemic. Human Arenas, 1-13.
Gürkan, E. S. (2021). Sultanın casusları: 16. yüzyılda istihbarat, sabotaj ve rüşvet ağları (12. b.). Kronik Kitap.
Holzkamp, K. (1973). Sinnliche Erkenntnis: Historischer Ursprung und gesellschaftliche Funktion der Wahrnehmung. Frankfurt am Main, Germany: Athenäum.
Kurt, S. (2021). Haneden ev haline: “Türk evi”nde mimari, düzenleme, pratik. İletişim Yayınları.
Özet, İ. (2019). Fatih-Başakşehir: Muhafazakâr mahallede iktidar ve dönüşen habitus. İletişim Yayınları.
Zarakol, A. (2012). Yenilgiden sonra - Doğu Batı ile yaşamayı nasıl öğrendi. Koç Üniversitesi Yayınları.
[1] Metafor olarak evin bu geniş anlamıyla ilgili olarak Tuncay Birkan’ın 1998 yılında kaleme aldığı Sol: Evin Reddi yazısına bakılabilir. Sağ (vatan) ve sol (memleket) jargonda evin anlamını irdeleyen yazar, “evden kaçışın” veya “eve geri dönüşün” olasılığı üzerine önemli bir fikir jimnastiği yapıyor. Vatan ve memlekete dair Nurdan Türker’in (2015) sosyal antropoloji çalışması “Vatanım Yok Memleketim Var - İstanbul Rumları: Mekân-Bellek-Ritüel”de önemli bir açılım sağlıyor.
[2] İlk basımı 1949 olan eserin aşağıda göreceğiniz alıntıları Dergah Yayınları’nın 2000 yılı basımı, 10. baskısındandır.
[3] Osmanlı evi veya Türk evi kavramları kolektif hafızada kurulmuştur. Carel Bertram (2012), Türk Evini Hayal Etmek: Eve Dair Kolektif Düşler isimli yapıtında bu evlerin tarihsel olarak izini sürüyor ve bu evlerin nasıl Türkleştirildiğini, Türklüğün hangi yollarla nasıl inşa edildiğini örnekleriyle birlikte aktarıyor. Osmanlı evinin doğmakta olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları açısından anlamını, evin temsiller üzerinden nasıl hayal edildiğini ve evin kolektif bir hafızaya nasıl dönüştüğünü irdeliyor. Bunu yaparken mimari yapılarda zaman içinde meydana gelen farklılıkları edebiyat eserlerindeki ev temsilleri ve anlatımlarıyla buluşturarak ufuk açıyor.
[4] Yaptığımız bu soyutlamaya (“yeni evi başkasından görüp inşa etmeye”) dair faklı düzeylerden somut örnekler verilebilir. Örneğin, Türkiye, yüzünü döndüğü Avrupa modernleştiği için modernleşme yoluna girmiştir. İnsanların yaşadıkları konutu nasıl düzenlediklerine bakacak olsak, yine bu başkalarının evine bakarak kendi evini kurma pratiğini görebiliriz. Benzer bir süreç, benliğin inşasında da gözlenebilir. Benliğin inşası başkalarının varlığına muhtaçtır. Dolayısıyla, insanın benliğini ve evini (konuttan memlekete) inşası sosyal ilişkilerin bir sonucudur.