Kuramsal Perspektiften Aşk Kavramının İncelenmesi


İlknur Özdemir

Ege Üniversitesi

Psikoloji Bölümü Öğrencisi

 

Yazarlar ve şairler tarafından yüzyıllardır ele alınan ve önemi kabul edilen (Lee, 1977) aşk kavramına ilişkin anlatıların, Antik Yunan dönemine dek uzandığı görülmektedir. Toplumun ve içerisinde yer alan yapıların anlaşılmasında önemli bir kaynak olarak kabul edilen mitlerden Aphrodite’nin oğlu Eros ve güzelliği nedeniyle cezalandırılan Psykhe’nin öyküsü, bu anlatıların bir örneğidir. Ruh anlamına gelen Psykhe ve aşk anlamına gelen Eros’un birlikteliğini ele alan bu mit, aşk kavramını ruhun varoluşundaki önemli bir güç olarak tasvir etmektedir (Yalınay, 2012).

“Psykhe gözyaşı dökmeye başladı, ıstırabı o kadar büyüktü ki dayanamadı ve kendini nehre attı. Ama çekilen dalgalar onu kıyıya bıraktılar. Sevdiğini tekrar bulmak ümidiyle bütün dünyayı dolaştı fakat bulamadı. Sonunda merhamet dileyip oğlu Eros’u göstermesi için Aphrodite’in kapısını çaldı. Aphrodite Psykhe’ye türlü ıstıraplar çektirdi, en ağır işleri yapmakla görevli bir köle haline getirdi. Psykhe aşkına sadık kalarak bütün bu acılara katlandı.” (Can, 2007, s. 104, akt., Yalınay, 2012).

Psykhe’nin yaşadığı aşk nedeniyle mutlu olmaktan ziyade birtakım sıkıntılar yaşaması ve bu durumdan zarar görmesi, bize Pascal’ın “Kalbin kendine has nedenleri vardır ki, akıl hiçbir zaman anlayamaz” sözünü anımsatarak karakterin irrasyonel bir şekilde davrandığını düşündürtebilir (Bilgin, 2014). Peki, pek çok açıdan Psykhe’e benzer kahramanların yer aldığı aşk temalı eserlere bakıldığında, tüm bu karakterlerin gerçekten de mantık dışı davrandığı ve anlaşılmasının zor olduğu şeklinde bir çıkarım yapılabilir mi?

Uzun yıllar boyunca yazarlar, şairler ve filozoflar tarafından ele alınan aşk kavramı üzerine “kişiye hayatta kalma avantajı sağlaması gerektiği”, “fedakârlık içermesi gerektiği”, “saflıktan uzaklaştırması nedeniyle bastırılması gerektiği” gibi birbirinden farklı tanımlamalar yapılarak bu konuda birbirleriyle çelişen ifadeler kullanılmış olsa da (Lee, 1977), son 40 yıldır aşkı açıklamaya yönelik sınıflandırma sistemleri öneren sosyal psikologlar bu tür ilişkilerin, dolayısıyla da Psykhe’e benzer karakterlerin, çeşitli değişkenlere göre incelenerek anlaşılabileceğini ileri sürmektedir (Bilgin, 2014).

Aşk Kavramı

Yaşamımız boyunca çevremizdekilerle, birbirinden farklı tür ve düzeylerde etkileşimde bulunuruz. Bu etkileşimler içerisinde duygusal bağ kurma, bazı psikolojik gereksinimleri karşılama ve ortak bir bağımlılık geliştirme gibi faktörleri içeren ilişki türleri, literatürde yakın ilişkiler olarak ele alınmaktadır (Brehm, Kassin ve Fein, 2002, akt., Beştav, 2007). Uzun yıllar boyu efsanelerde, romanlarda, şiirlerde, resim ve müzikte (Bilgin, 2014) ne olduğu ya da nasıl yaşandığına ilişkin tanımlama ve açıklamaya yönelik çabaların gösterildiği aşk kavramı da bu çerçevede ele alınan ilişki biçimlerinden biridir (Beştav, 2007). Erken dönemlerde, daha çok edebiyat ve felsefe içerisinde, konu edilen aşk kavramı (Lee, 1977), yalnızca son 40 yıldır sosyal psikologlar tarafından ilgilenilen ve psikoloji bilimi içinde çalışılan alanlardan biri haline gelmiştir (Myers ve Shurts, 2002). Fazlasıyla soyut olduğu, bu nedenle de bilimsel çalışmalar için uygun olmadığı düşünülen aşk (Wrightsman ve Deaux, 1981, akt., Myers ve Shurts, 2002), psikoloji içerisinde ancak 1980’li yılların başında kendisine yer edinebilmiştir. Özellikle 1990’lı yıllarda, pozitif psikolojinin alanda etkili olmasıyla ilişkili olarak, olumsuz ve patolojik kavramlardan ziyade, iyileşmeyi, gelişmeyi sağlayacak fikirlere ve eylemlere odaklanılmasıyla birlikte ‘aşk’ ve ‘sevgi’ gibi kavramların ön plana çıktığı söylenebilir (Myers ve Shurts, 2002).

Literatür incelendiğinde, aşk kavramına yönelik tanımlamalar ve açıklamalar arasındaki farklılıklar göze çarpmakla birlikte, bu durum kişilerin yaşadığı deneyimlerin, bunları ifade ediş biçimlerinin ve içerisinde bulundukları farklı bağlamların etkisi ile açıklanmaktadır (Myers ve Shurts, 2002). Beall ve Sternberg’e (1995) göre; a) sevilen kişi, b) aşka eşlik eden düşünceler, c) duygular ve d) ilişki içerisindeki bireylerin birbirlerine karşı gösterdikleri eylemlerin tümü aşk deneyimini ve bu deneyimin dışa vurumunu etkileyerek aşkın evrensel bir tanımının yapılmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, kompleks bir yapı olduğu kabul edilen aşk (Berscheid ve Meyers, 1996), araştırmacılar tarafından birbirinden farklı biçimlerde tanımlanmış ve aşkı açıklamaya yönelik çeşitli sınıflandırma sistemleri ileri sürülmüştür. Susan ve Clyde Hendrick (1992, s.99) “gökkuşağındaki renklerden çok daha fazla sayıda aşk çeşidi olduğu”nu söyleyerek aşkın bu karmaşık doğasına dikkat çekerken, Bernard Murstein de (1988, s.33) “Aşk birbirinden farklı pek çok duygu, davranış ve tutumu birleştiren bir Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’dur “şeklinde bir analoji ile durumu ifade etmiştir (akt., Berscheid ve Meyers, 1996). Dolayısıyla, aşkın bu karmaşık ve çok yönlü doğasını keşfetmek amacıyla, 1970’li yıllardan bu yana, araştırmacılar tarafından farklı aşk türleri tanımlanmaya ve sistematik bir şekilde sınıflandırılmaya çalışılmıştır. Fakat keşfe yönelik tüm çabalara rağmen, aşk kavramı üzerine ortak bir dile ulaşma konusunda ilerleme kaydedilememiştir (Berscheid ve Meyers, 1996). Bu durumu “aşk bilimi hâlâ emekleme aşamasındadır” şeklinde açıklayan Rubin (1988), aşk alanında yapılan her sınıflandırma sisteminin birbirinden farklı olduğunu ve bu durumun, farklı bakış açıları arasında ilişki kurulmasını zorlaştırdığını ifade etmektedir (Sternberg ve Barnes, 1988, akt., Berscheid ve Meyers, 1996).

Aşkın Sınıflandırılması

Aşk kavramı, başlangıçta tek boyutlu bir yapı olarak ele alınmışsa da, bu konuda yapılan çalışmaların artış göstermesiyle, aşkın birden çok boyuta sahip olduğu görüşü alana hâkim olmuştur. Dolayısıyla, bu boyutları tanımlamak amacıyla araştırmacılar pek çok sınıflandırma sistemi ileri sürmüştür (Myers ve Shurts, 2002).

Bu yazıda ise, literatürde en fazla üzerinde durulan ve birçok araştırma için temel oluşturmuş kuramlara değinilmiştir.

1. Rubin’in Kuramı

Bağlamla birlikte aşkın anlamının da farklılaşacağı fikrinden yola çıkarak aşkı kültürel bir olgu olarak tanımlayan Rubin, üç bileşenli bir model ileri sürmüştür. Duygu, düşünce ve davranış bileşenlerinden oluşan bu model ile aşkı açıklamaya çalışan teorilerin başlangıcı kabul edilen Rubin’in Kuramı, hoşlanma ve aşk kavramlarını birbirinden ayırır. Böylece, aşkı tek boyutlu bir yapı olarak açıklayan kuramlardan farklılaşarak ‘aşk’ ve ‘hoşlanma’ şeklinde ikili bir sınıflandırma yapar. Her iki kavramın da yakın ilişkiler çerçevesinde ele alındığını fakat farklı duygu, düşünce ve davranışları içerdiklerini ileri süren Rubin, arkadaşa duyulan hoşlanma ile sevgiliye karşı hissedilen aşkın birbirlerinden farklı şeyler olduğunu ifade eder (Rubin, 1970).

Aşkı bir tutum olarak değerlendiren Rubin’e göre bu tutum; bağlanma, yakınlık ve gözetme şeklinde üç faktörü içermektedir. Bağlanma faktörü, partner ile bir arada olmaya ve ondan duygusal olarak yardım görmeye yönelik bir istek olarak tanımlanır. Yakınlık, kişinin kendi düşünce ve duygularını partneriyle paylaşması ve böylece onunla güçlü bir bağ kurması şeklinde açıklanır. Gözetme faktörü ise, kişinin karşısındaki bireyin mutluluğuna, kendi mutluluğundan daha fazla özen göstermesi ile karakterize edilir (Rubin, 1970).

Aşk konusuna ilişkin kuramsal temelli bu adımın ardından Rubin, oluşturduğu kuram ile günlük yaşam arasında bir bağlantı kurmak amacıyla “Hoşlanma ve Aşk Ölçeği”ni geliştirmiştir. Bu ölçek ile birlikte aşkın bileşenlerini ölçerek değerlendirmiş, böylece aşk alanındaki ilk sistematik çalışmayı gerçekleştirmiştir (Sternberg ve Grajek, 1984).

2. Hatfield’ın Kuramı

İlerleyen yıllarda Hatfield tarafından ortaya konan kuramın, Rubin’in ikili sınıflandırması ile benzer niteliklere sahip olduğu söylenebilir. Tutkulu ve arkadaşça olmak üzere iki bileşenli bir aşk modeli öne süren Hatfield (1988), aşkı sınıflandırma konusunda cinsellik faktörünü temel kriter olarak ele almıştır (akt., Ercan, 2008).

Şiddetli duyguların varlığı ve sevgiliyle birlikte olmaya yönelik yoğun bir istek ile karakterize edilen tutkulu aşk, Rubin’in tanımladığı âşık olma durumu ile benzerlik göstermektedir. Karşılıklı olarak, kendini açma ve ortak deneyimlerin paylaşılması yoluyla zaman içerisinde gelişen ve duygusal bir yakınlığın ön planda olduğu arkadaşça aşk ise, Rubin’in tanımladığı hoşlanma kavramına karşılık gelmektedir. Birbirlerinin duygu, düşünce ve davranış biçimlerini tanıyan arkadaşça aşıklar karşılıklı güven, şefkat ve ilgiyi içeren bir etkileşim içerisinde bulunurlar. Hatfield kuramında, yine Rubin’e benzer şekilde, kültürel faktörlerin ve öğrenmenin, aşk deneyiminde ve onun dışa vurumunda etkili olduğuna dikkat çekmiştir (Hatfield, 1988, akt., Ercan, 2008).

3. Lee’nin Kuramı

Bireyin içinde bulunduğu ailenin, arkadaş çevresinin ve kültürel özelliklerin aşk kavramının şekillenmesinde önemli rol oynadığını ileri süren Lee, aşkı yaşantılar sonucu öğrenilen bir davranış olarak tanımlamıştır. Tüm bu değişkenlerin etkileşimi sonucu, aşka dair geliştirilen değerler bireyler arasında farklılık göstermektedir (Lee, 1973, akt., Ercan, 2008). Asıl amacının, aşkı tanımlamaktan ziyade bireysel ve toplumsal ifadelere göre bir sınıflandırma yapmak olduğunu belirten Lee (1977), bunu gerçekleştirebilmek için aşk konusunu ele alan pek çok edebiyat eserini incelemiş ve aşkı çok boyutlu bir yapı olarak ele almıştır. Farklı bireylerin aşka ilişkin algılarının da farklılaştığına dikkat çekerek aşka yönelik tek boyutlu yaklaşımları reddeden Lee, oluşturduğu modelde renk analojisinden yararlanır. Birincil aşk tutumları olarak isimlendirdiği üç temel aşk stili tanımlar: Tutkulu aşk (eros), arkadaşça aşk (storge) ve oyun gibi aşk (ludus). Ve tıpkı doğadaki tüm renklerin temel renkler olan kırmızı, sarı ve mavinin farklı oranlarda birleşimi sonucu oluşmasında olduğu gibi, bu aşk stillerinin de bir araya gelmesiyle ikincil aşk tutumlarının oluştuğunu ileri sürer: Mantıklı aşk (pragma), sahiplenici aşk (mania) ve özgeci aşk (agape) (Lee, 1977). Elbette, farklı renklerin bir araya gelerek çeşitli bileşimleri oluşturması gibi birbirinden farklı çok sayıda aşk stilinin ortaya çıkması da mümkündür. Yazının bu bölümünde, Lee’nin çalışmalarında sıklıkla ele aldığı altı aşk stili üzerinde durulacaktır (Lee, 1974, 1988, akt., Ercan, 2008; Lee, 1977):

Tutkulu aşk (eros), ideal sevgilinin sahip olması gereken fiziksel özelliklerin, zihinsel bir temsili ile hareket edilen ve cinselliğin ön planda olduğu aşk türüdür. Dolayısıyla tutkulu aşkı tanımlamak için kullanılan eros kavramı, cinsel çekim ile birlikte idealize edilmiş bir güzellik anlayışını da ifade etmektedir. Aşka ve âşık olmaya önem veren bu kişiler, ilişkilerinde kıskançlık olmaması gerektiğine inanır ve daha çok partneri ile uyum içerisinde olmaya öncelik verirler. Aynı zamanda güvenli ve yakın bir iletişim kurma becerisine sahiptirler. Dolayısıyla karşısındaki kişiye duydukları güven ile birlikte kendilerini açarak partnerlerinin bir parçası olmayı arzularlar. Bununla birlikte, bir yandan zihinlerinde oluşturdukları ideal güzellik anlayışı da ilişkide önemli olduğundan zaman içerisinde hayal kırıklığı yaşayabilirler. Bu noktada ilişkinin devamlılığı, kişinin güvenli bir iletişim ile kurduğu yakınlık sayesinde ilişkinin başlangıcındaki beklentiler ve fiziksel açıdan idealize edilmiş zihinsel temsillerin üstesinden gelinebilmesine bağlıdır.

Oyun gibi aşk (ludus), yaşanan aşk deneyiminin bir oyun gibi görülmesiyle birlikte bu oyundan olabildiğince zevk almanın amaçlandığı, dolayısıyla kişi için ön planda olanın eğlence olduğu aşk biçimidir. Çoğunlukla kısa süreli ve yüzeysel ilişkiler kuran bu kişilerde, partnere karşı bir bağlılık söz konusu değildir. Böylece birden fazla kişiyle de yakın bir ilişki içerisinde bulunabilirler. Tutkulu aşıkların aksine, aşka ve âşık olmaya öncelik vermeyen bu kişiler için asıl önemli olan şey, cinsellik ve ilişkiden haz almaktır. Kendini açma ve karşısındaki kişiye bağlanmanın ikinci planda olduğu ve ilişkinin derinlik kazanmasıyla birlikte etkileşimin sonlandırıldığı oyun gibi aşkta, geleceğe dair bir beklenti oluşturulmamaya çalışılır. Buna uygun olarak bu kişiler partnerlerini sahiplenmez ve onu kıskanmazlar, aynı şekilde karşısındaki kişiden de benzer bir tutum sergilemesini beklerler.

Arkadaşça aşk (storge), başlangıçta sevgi ve dostluğa dayalı bir ilişki içerisinde bulunan kişilerin, zaman içinde kendilerini açması ve bir güven duygusu oluşturmasıyla birlikte ortaya çıkan aşk türüdür. Birlikte zaman geçirme ve ortak ilgi alanlarının paylaşılması sonucu aşamalı bir şekilde oluşur ve istikrarlı bir devamlılık gösterir. Arkadaşça aşkı “heyecansız” ve “olaysız” olarak tasvir eden Lee, bu ilişkide yer alan tutkunun zayıflığına dikkat çeker. Arkadaşça aşk, fiziksel çekim ve cinselliğin ikinci planda olması ve sevgiliyle uzun süre ayrı kalmanın kişi için daha az rahatsızlık vermesi ile tutkulu aşktan ayrılır. Aynı zamanda partnerler arasında tutkunun bulunmaması açısından oyun gibi aşka benzese de bu aşk türünde paylaşılan yaşantılar arttıkça tutku da zaman içinde gelişim göstermektedir.

Tutkulu ve oyun gibi aşk tutumlarının bir araya gelmesiyle oluşan sahiplenici aşk (mania), Yunanca “tanrılardan gelen delilik” anlamında kullanılan “theia mania” kelimesinden köken almaktadır. Mania tipi aşk, bireyin ilişki içerisinde bulunduğu kişiye güvenmemesi ve bundan dolayı aşırı sahiplenici ve kıskanç oluşu ile karakterize edilmektedir. Birlikte oldukları kişiye karşı aşırı bağımlılık gösteren bu kişiler, her an partnerlerini kaybedebileceklerine yönelik sürekli bir kaygı yaşarlar. İlişki içerisinde problemler yaşansa da gösterdikleri aşırı bağımlılık ve kaygı nedeniyle eşleri ile bağlarını koparamazlar. Bu bağın kopmaması için obsesif bir biçimde partneri ile meşgul olma ve onu elde tutmak için çeşitli stratejiler uygulama açısından sahiplenici aşk, oyun gibi aşk ile benzerlik gösterir. Aynı zamanda ilişkiye dair yaşadıkları duyguların şiddeti ve mükemmel aşkı arama konusundaki istekleri açısından tutkulu âşıklarla benzerlik gösterseler de ilişkinin sonlanmasıyla kendilerine olan inançlarını yitirmeleri ile onlardan farklılaşırlar. Partnerleri ile olan bağın kopmasıyla kendilerini çaresiz hisseden bu kişiler, aşırı olumsuz duygular yaşamakta ve bu duygularının verdiği acıdan zevk duymaktadırlar.

Mantıklı aşk (pragma), arkadaşça ve oyun gibi aşk tutumlarının bir araya gelmesiyle oluşan ve ilişkide birlikte olunan kişi ile uyumun ön planda olduğu aşk türüdür. Eğitim seviyesi, ortak ilgi alanları, ırk, yaş, gelir düzeyi, dini inanç, meslek ve sosyal sınıf gibi pek çok nitelik, kişi tarafından uyumlu bir partner arayışında göz önünde bulundurulur. Kişi, bu uyum sayesinde kendisine olumlu bir gelecek vaat eden ve uzun süre devam edeceğine inandığı bir birliktelik kurar. İlişki başlangıçta akla uygun bir şekilde kurulmuş ve sınırları çizilmiş şartlar temelinde oluşturulmuş olsa da zaman içerisinde eşe karşı kuvvetli duygular gelişebilir. Burada kişi, ortak pek çok nitelik ve etkinliği paylaşabileceği (arkadaşça aşk) ve bilinçli bir şekilde yönlendirebileceği (oyun gibi aşk) bir eş seçimi gerçekleştirir. Bilinçli bir şekilde seçim yapmaları açısından arkadaşça âşıklardan farklılaşan bu kişiler, ilişkilerinin sonlanması hâlinde mantıklı bir şekilde davranarak kriterlerine uygun bir başka eş arayışına geçeceklerdir.

Özgeci aşk (agape), tutkulu ve arkadaşça aşk tutumlarının bir araya gelmesiyle oluşur. İlişki içerisinde destekleyici ve paylaşımcı bir tutum içinde olan bu kişiler, aynı zamanda partnerlerine karşı yoğun duygular beslemektedirler. Her ne kadar tutkulu âşıklarda olduğu gibi sevgiliye karşı bir çekim duyulsa da duyulan bu çekimde, fiziksel heyecan ön planda değildir. Çoğunlukla ilişki içerisinde kıskançlık göstermeyen bu kişiler, paylaşımcı, fedakâr, hoşgörülü ve destekleyici bir tutum sergilerler. Partnerlerinin eksikliklerine aldırış etmeden onları oldukları gibi kabul ederler. Tüm bu fedakârlık ve hoşgörüye rağmen partnerinden bir karşılık beklemeyen özgeci aşıklar için, duygularının ve davranışlarının karşılık bulması birincil planda değildir. Bir karşılık beklentisi olmaksızın adeta sevmeyi bir görev olarak gören bu aşıkların, ilişki içerisinde kendini feda eden bir tutum takındığı söylenebilir.

Temelde altı boyutlu bir model öne süren Lee, bu boyutların sabit olmadığını, bu nedenle de kişilerin farklı zamanlarda ve durumlarda farklı aşk tutumlarına sahip olabileceğini ifade eder. Zamansal ve durumsal değişimler kişinin aşka dair tutumunda da değişimi beraberinde getirdiği için tüm bireyler hayatının bir döneminde bu boyutlardan birini ya da birden fazlasını deneyimlemektedir (Lee, 1977).

4. Sternberg’in Kuramı

Yakınlık, tutku ve bağlılık olmak üzere üç bileşenli bir model öne süren Sternberg, oluşturduğu bu yapıyı bir üçgen analojisi yardımıyla ifade etmiştir. Her bir bileşenin, üçgenin farklı köşelerinde yer alması nedeniyle bu model, “Üçgen Aşk Kuramı” olarak isimlendirilmektedir.

Cinsel çekimin ve yaşanan yoğun duyguların ön planda olduğu tutku bileşeni, ilişkinin dürtüsel yönünü oluşturmaktadır. Daha çok duygusal bir yatırımı vurgulayan ve eşler arasında gerçekleşen sıcak bir ilişkiyi beraberinde getiren yakınlık bileşeni de, kişinin iç dünyasını açığa vurarak partneriyle paylaşımda bulunması şeklinde tanımlanmaktadır. Son olarak bağlılık, kişinin uzun süreli birlikteliğe yönelik kararlılığını simgeler ve bilişsel süreçleri kapsar. Sternberg, bu bileşenlerin çeşitli biçimlerde bir araya gelmesi ile oluşan sekiz farklı aşk çeşidi tanımlamıştır (Sternberg, 1986, 1987).

Hoşlanma: Dostça bir ilişkinin hâkim olduğu bu birliktelik türü, yalnızca yakınlık bileşenini içermektedir. Tutku ve uzun süreli bir bağlılık olmaksızın kişi, karşısındakine karşı yalnızca sıcaklık ve duygusal yakınlık hisseder.

Delicesine Aşk: Fizyolojik uyarılmanın ön planda olduğu ve yalnızca tutku bileşenini içeren bu ilişki türünde, genellikle karşıdaki kişi idealize edilir. Takıntılı bir durumun da söz konusu olduğu delicesine aşkta, kişi genellikle kafasında yarattığı ideal sevgiliye karşı tutkulu bir aşk besler.

Arkadaşça Aşk: Tutkunun zaman içerisinde yerini bağlılığa bıraktığı, daha çok uzun süreli ilişkileri tanımlayan bu aşk türü yakınlık ve bağlılık bileşenlerinden oluşur. Birlikteliğin başlangıcında tutku yer alsa da, özellikle evliliklerde ve uzun süreli ilişkilerde, fiziksel çekim zamanla kaybolur. Burada önemli olan nokta, ilişki içerisindeki bireylerin bu duruma karşı gösterdikleri tepkidir. Bu durumu kabullenemeyen kişiler, tutku ve heyecan arayışıyla yeni ilişkiler kurmaya yönelik girişimlerde bulunabilirler.

Aptalca Aşk: Bu aşk türünü deneyimleyen kişilerin birbirleriyle tanıştıktan çok kısa bir süre sonra evlenmeleri nedeniyle literatürde Hollywood tarzı aşk olarak tanımlanan aptalca aşk, yalnızca bağlılık ve tutku bileşenlerinden oluşur. Bu tür bir ilişki içinde olan kişiler yakınlık bileşenini görmezden gelerek tutku ve heyecana dayalı bir bağlılık ortaya koyarlar. Zaman içinde ilişkinin temeli olan tutkunun yok olmasıyla birlikte geride yalnızca bağlılığın kalması, kişilerde ilişkiye yönelik bir hayal kırıklığına yol açar.

Romantik Aşk: Eşlerin hem duygusal hem de fiziksel açıdan birbirlerine ilgi duyduğu bu ilişki türünde tutku ve yakınlık bileşenleri bir arada bulunur. Bağlılık bileşenini içermemesinden dolayı ilişkinin devamlılığı uzun süreli olmayabilir.

Boş Aşk: Bağlılık bileşeninin hâkim olduğu ilişki türüdür. Zaman içinde fiziksel çekim ve duygusal yakınlığın azaldığı uzun süreli ilişkiler ile evlilikler bu tür aşka örnek gösterilebilir.

Mükemmel Aşk: Pek çok insanın deneyimlemeyi arzuladığı ve aşkın tüm unsurlarını içerisinde barındıran bu ilişki türünde, bileşenler arasında bir denge söz konusudur. Bu dengeye sahip bir ilişkinin kurulmuş olması, ilişkinin aynı şekilde devam edeceğini garanti etmediğinden bu tarz bir aşkı sürdürmenin, deneyimlemekten daha güç olduğu söylenebilir. Sternberg mükemmel aşkı tanımlamış olsa da, ideal bir ilişkinin nasıl olması gerektiğine yönelik kuramsal bir çerçeve çizmiş olması, modelin eleştirilen noktalarından biridir.

Aşksızlık: Üç bileşenin de yer almadığı aşksızlıktan bahseden Sternberg, günlük yaşamda deneyimlediğimiz ilişkilerin büyük bir çoğunluğunu bu ilişki türünün oluşturduğunu ifade eder. Aşksızlık durumu ile daha çok zorunlu bir biçimde kurulan ilişkilerden söz edilmektedir.

5. Evrimsel Kökenli Biyolojik Aşk Kuramı

Bilişsel ve davranışsal süreçlerin evrimsel temellerini araştıran bu yaklaşıma göre aşk, insanlara üreme başarısı sağlayan bir adaptasyon olarak gelişim göstermiştir. Aşk sayesinde birbirlerine bağlanan eşler, bakıma muhtaç olan yavrularının ihtiyaçlarını karşılayarak nesiller boyunca genlerini aktarma şansı elde etmektedir. Bu noktada aşkın yedi temel amaca hizmet ettiğini öne süren Buss, bu amaçların gerçekleştirilmesiyle birlikte aşkın; eşi etkileme, onu elde tutma ve o eş ile üreyerek dünyaya gelen yavrulara bakım sağlama yönünde itici bir güç oluşturduğunu ileri sürmüştür (Buss, 1988). Kaynak gösterme, sadakat ve koruma, bağlılık ve evlilik, cinsel yakınlık, üreme, kaynak paylaşımı ve ebeveyn yatırımı şeklinde sınıflandırılan amaçlar, Buss’un çalışmaları temel alınarak açıklanmıştır (Buss, 1988, 1989; Meston ve Buss, 2007).

Kaynak gösterme: Karşı cins tarafından arzu edilen kaynakların sergilenmesi, üreme değeri yüksek olan bir eş elde etme olasılığını arttırır. Kaynak göstermenin amacı kişinin, karşı cinsin kendisini seçmesi durumunda ona sağlayabileceği imkânlara dikkat çekmektir. Fiziksel çekicilik, genç ve sağlıklı bir görünüm kadınların doğurganlık düzeyi hakkında bir ipucu verirken, hırs ve çalışkanlık gibi kişilik özelliklerinin sağladığı para ve mevki de erkeklerin eş değeri ile ilişkilidir. Dolayısıyla erkeğin kadına aldığı hediye veya kadının genç görünmeye yönelik gösterdiği çaba, bu bağlamda değerlendirilebilir.

Sadakat ve koruma: Bir önceki adımda yapılan yatırımların korunması amacıyla eşe karşı gösterilen sadakat ve koruma ile eşler arasında ortak bir güven sağlanır ve babalık şüphesi minimize edilir. Bu bağlamda, eşlerin karşı cinsin diğer üyeleriyle romantik bir ilişkiye girmemesi ve böyle bir durumun olabileceğine yönelik ipuçlarıyla karşılaştıklarında (örn. eşin karşı cinsten biriyle yakınlaştığını görmek) eşi kıskanmaları gibi davranışlar ‘sadakat ve koruma’ya örnek gösterilebilir.

Bağlılık ve evlilik: Eşlerin geleceğe yönelik planlar kurması ve uzun süreli bir birliktelik kararı vermeleri, bu amaca hizmet eden eylemler olarak değerlendirilebilir. Bu eylemler aynı zamanda sadakat ve koruma amacını da güçlendirerek kaynak yatırımını garanti eder.

Cinsel yakınlık: İlişkilerin dördüncü amacı olan cinsel yakınlık, aşkın önemli bir parçasıdır. Eşleşme havuzundaki erkek sayısının kadınların sayısından fazla olması, erkeklerin cinselliğe erişimleri konusunda sınırlılıkları da beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, kadınlara kıyasla, erkeklerin eşleşme olasılığı daha kısıtlı olduğu için, bu amaç doğrultusunda daha fazla çaba gösterirler.

Üreme: Gebelik ve yavrunun dünyaya gelmesi gibi eylemleri içeren bu amaç, aşkın en temel işlevlerinden birini gerçekleştirir. Çünkü evrimsel yaklaşıma göre, üreme amacına ulaşılamamışsa ilk dört amaç da işlevini yerine getirememiş demektir.

Kaynak paylaşımı: Cinsellik ve üreme, kadının üreme değerine ilişkin bir güvence olarak değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, erkek tarafından sağlanan maddi destek ve koruma, bu güvenceye karşı gösterilen bir kaynak paylaşımı olarak ele alınır. Paylaşılan para, gıda, barınak gibi kaynaklar eş ve çocukların, güvenliği ve sağlığı konusunda bir öngörü aracıdır. Hastalık, kötü yaşam koşulları ve başkaları tarafından zarar görme gibi durumlar, kaynak paylaşımında yetersiz olan erkeklerin ailelerinde daha fazla görülmektedir.

Ebeveyn yatırımı: Son amaç ise, yavru dünyaya geldikten sonra beslenme, barınma, sevgi ve eğitim ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Çünkü ilk altı amacın başarıyla tamamlanabilmesi için dünyaya gelen yavrunun üreme olgunluğuna gelinceye dek hayatta kalması gerekir. Bu nedenle eşlerin çocuğa karşı gösterdiği ebeveyn yatırımı büyük önem arz etmekte ve aşk, bu aşamaya ulaşabilmeye yönelik teşvik edici bir güç olarak tasvir edilmektedir.

Sonuç

Aşka ilişkin çalışmalar, psikoloji alanı içerisinde uzun yıllar boyunca gölgede kalmış olsa da, son 40 yıldır aşkı açıklamaya yönelik pek çok kuram ileri sürülmüştür. Kuramlar arasında ortak bir dile ulaşılamamış olsa da bu modellerin gelecekte yapılacak araştırmalara yön vermesi açısından önemli olduğu söylenebilir.

Kaynaklar

Beall, A.E. ve Sternberg, R.J. (1995). The social construction of love. Journal of Social and Personal Relationships, 12(3), 417-438. doi: 10.1177/0265407595123006

Berscheid, E. ve Meyers, S.A. (1996). A social categorical approach to a question about love. Personal Relationships, 3, 19-43. doi: 10.1111/j.1475-6811.1996.tb00102.x

Beştav, F.G. (2007). Romantik ilişki doyumu ile cinsiyet, bağlanma stilleri, rasyonel olmayan inançlar ve aşka ilişkin tutumlar arasındaki ilişkilerin incelenmesi (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Hacettepe Üniversitesi: Ankara.

Bilgin, N. (2014). Kişilerarası ilişkiler ve çekim. Sosyal psikoloji (6. b.) içinde (193-236). İzmir: Ege Üniversitesi.

Buss, D.M. (1988). The evolution of human intrasexual competition: tactics of mate attraction. Journal of Personality and Social Psychology, 54(4), 616-628. doi: 10.1037/0022-3514.54.4.616

Buss, D.M. (1989). Sex differences in human mate preferences: Evolutionary hypotheses tested in 37 cultures. Behavioral and Brain Sciences, 12(1), 1-14. doi: 10.1017/S0140525X00023992

Ercan, H. (2008). Genç yetişkinlerin aşk biçemleri ve benlik tipleri (Yayınlanmamış doktora tezi). Ankara Üniversitesi: Ankara.

Lee, J. A. (1977). A typology of styles of loving. Personality and Social Psychology Bulletin, 3, 173-182.

Meston, C.M. ve Buss, D.M. (2007). Why humans have sex. Archives of Sexual Behavior, 36(4), 477-507. doi: 10.1007/s10508-007-9175-2

Myers, J.E. ve Shurts, W.M. (2002). Measuring positive emotionality: A review of instruments assessing love. Measurement and Evaluation in Counseling and Development, 34, 238-254.

Rubin, Z. (1970). Measurement of romantic love. Journal of Personality and Social Psychology, 16 (2), 265-273.

Sternberg, R.J. (1986). A triangular theory of love. Psychological Review, 93(2), 119-135. doi: 10.1037/0033-295X.93.2.119.

Sternberg, R.J. (1987). Liking versus loving: a comparative evaluation of theories. Psychological Bulletin, 102(3), 331-345. doi: 10.1037/0033-2909.102.3.331

Sternberg, R.J. ve Grajek, S. (1984). The nature of love. Journal of Personality and Social Psychology, 47(2), 312-329. doi: 10.1037/0022-3514.47.2.312

Yalınay, D. (2012). 1990 sonrası hollywood sineması romantik aşk filmlerinde aşk söylemi (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Gazi üniversitesi: Ankara.