Makbul Zalimler ve Muteber Mağdurlar: İsrail-Filistin Savaşı ve [Sosyal] Psikologlar
Mehmet Karasu
Sosyal Psikolog, Dr.
İsrail-Filistin (Hamas değil) Savaşı 7 Ekim 2023’te başlamadı.[1]
İsrail’de ve Filistin’de öldürülen (ve öldürülmekte olan) siviller için öfkelenmek,
yas tutmak ya da hakkaniyetli olmaya çalışmak bir “gavur” adeti
ya da içi boşaltılmış “hümanist” bir tavır değil.
Hem Müslüman hem Türk bir sosyal psikolog olarak İsrail’i kınıyor,
Filistin’in özgürlük mücadelesini destekliyorum.
Yazının sloganlar kısmını nihayet tamamladım. Şimdi, son slogana dört yeni sözcük ekleyerek ve birini silerek yeniden ifade edeyim:
“Hem Müslüman hem Türk bir sosyal psikolog olarak (makbul düşman) İsrail’i kınıyor,
(muteber dost) Filistin’in özgürlük mücadelesini destekliyorum selamlıyorum.”
İsrail’in vahşice katlettiği (ve katletmekte olduğu) Filistinli sivilleri anmak, İsrail’e destek veren ticari ürünleri boykot etmek ve İsrail’i “şiddetle” kınamak konusunda “sosyal sorumluluk” hissederek pozisyonumu belirginleştirme hevesim, Afganistan’da, Sudan’da, Suriye’de ve dünyanın pek çok yerinde öldürülen sivilleri anmada ve failleri kınamada hiç mi hiç yok! Zalimlik ve mağdurlukta bile haberlere konu olmak, kınanmaya muhatap olmak, bu tür konularda bir taraf olduğunu gösterme zorunluluğu hissetmek apaçık güç ilişkileriyle ilgili. Yani kılcal damarlarımıza kadar sirayet etmiş zehirli ilişkilere…
İsrail-Filistin savaşı dolayımıyla kendime tuttuğum kırık aynadan yansıyan ışık, gözlerinizi kamaştırdıysa özür dilerim. Amacım toplumda bir farkındalığı tetiklemek, dönüşüme sebep olmak, öne çıkmak, ilkelerime göre davranmak ya da en pembe hâliyle ifade özgürlüğümü kullanmak gibi şeyler değil, bu tür şeyleri İslamcılara, devrimcilere, dışa dönüklere, António Guterres’e ve Hasan Nasrallah’a bırakmak daha makul gibi. Benimkisi bir tür sayıklama ya da bulanık bir zihin ve yarım yamalak bir bellekle hatırlama ameliyesi!
2015’te yüksek lisans yaparken iki haftalığına bir grup arkadaşımla beraber Ermenistan’a gitmiştik. Yola çıkmadan evvel Ermenilerin neye inandıklarına ya da inanmadıklarına veyahut kişnişi neden bu kadar sevdiklerine dair en ufak bir fikrim yoktu. Ama Ermenistan’dan döndükten hemen sonra Ermeni meselesini çalışmaya karar vermiştim. Eğitilmemiş idealizmin gözü sadece kör olmasın, aynı zamanda çıksın da!
Şöyle düşünmüştüm: Bu mesele, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve halkının sırtında “ur” gibi bir sorun. Bu ağır sorunun yükünü tek başına sırtlanan Türk tarihçilerini bu ağır sıkletten bir miktar kurtarmaya “yardım etmek” ve problemi sosyal-psikolojik yanlarıyla inceleyerek, çözümüne sosyal adalete uygun bir tonda katkı sunmak bir sosyal psikolog olarak sorumluluklarımdan biri olmalıydı. Daha sonra 2017’de Ermenistan’da bu kez dört ay kalacağım bir araştırma bursu yakalamıştım. Ermenistan’da karşılaştığım durumlar ve olaylar hem varoluştaki yerimi hem de bir sosyal psikolog olarak sosyal bilimlerdeki konumumu anlamada paha biçilmez deneyimlere dönüştü.
Bir de Daniel Bar-Tal var tabii. İsrailli sosyal ve politik psikolog, hem de Emeritus. Ömrünü İsrail-Filistin çatışmasına adamış olan bu araştırmacı İsrail-Filistin arasındaki zorlu çatışmanın (intractable conflict) değinmedik yerini bırakmadı desem abartmış olmam. Sahi bizim, yani (sosyal) psikologların sosyo-politik meselelerde bir yerimiz var mı? Varsa tam olarak nerede?
Bu soruları şöyle yeniden çerçevelemeye çalışayım: Sosyal psikologların, çatışmalı gruplar arası ilişkilerle profesyonel olarak ilgilenmeyen sıradan insanlardan farklı bir sorumluluğu var mı? Varsa bu sorumluluğun çizgileri nereden başlayıp nerede bitiyor? Sosyal psikologlar çatışmalı gruplar arası ilişkilerin sosyal adalet ilkelerine uygun olarak çözümlenmesine ve çözülmesine nasıl katkı sunabilir? Bu konularda sessiz kalma hakları var mı mesela? Sessiz kalmak tek başına korkak olmakla ya da rutinlerin bozulmasına ilişkin endişelerle mi ilgili? Örneğin İsrail-Filistin çatışmasına dair doğru bilgilere sahip olmamak, bu çatışmaya dair şimdiye kadar yüzlerce, belki binlerce açık ve gizli ilişkilerden haberdar olmamak ya da iş yoğunlukları gibi küçük ama tesirli gerekçeler, pozisyon almamamızdaki olası diğer nedenler olabilir mi?
Size bu yazının bir sayıklama, daha doğrusu bir hatırlama olduğunu, zihnimin bulanık, belleğimin yarım yamalak işlediğini söylemiştim. Bu nedenle içim (artık tam olarak nereye denk geliyorsa!) rahat. Fakat zihnim hiç öyle değil! Arka arkaya sıraladığım bu serbest çağrışımlı soruların, kendi payıma yanıtları, buraya yazıp yazmama konusunda tereddüt ettiğim, daha açık bir ifadeyle oto-sansür uyguladığım memleketimizin sosyo-politik meselelerine dair ilişkileri bakımından hayli çetrefilli. Yani mesela “Filistin halkına özgürlük!” sloganı atanlar, memleketimizin kadim sorunlarından biri olan Ermeni meselesine ya da artık kadimleşme yolunda emin adımlarla yol alan Kürt sorununa nasıl bakıyorlar?
Bizler, Türkler, Kürtler, Araplar, Çerkesler, İsrailliler, yani onur (gurur da diyebiliriz) kültürünün çocukları, savaşmayı, intikam almayı ve gururlanmayı severiz. Üstelik barışmayı, affetmeyi ve mütevazı olmayı ya bir tür eksiklik olarak görürüz ya da bir sonraki savaş, intikam ve gurur sahnelerimizi tahkim etmek için kullanırız. Kendi payıma, gelişime ve deneyime açık olan vicdanlı insanların ve bu tür bir siyasi iradenin tecelli edeceğine inanmaya ve buna uygun bir tavır sergilemeye devam etmekten daha anlamlı bir yol bulamıyorum. Bunun için olan bitenlerin büyük resimde ne anlama geldiğine dair doğru bilgilere[2] dayalı, eleştirel akılla ve sezgiyle bütünleşmiş bir Geştalt’e ihtiyacımız var. Aksi durumda işgal, çatışma ve şiddet kısır döngüsü (olageldiği gibi) tırmanmaya devam edecek. Hâlbuki sadece İsrailliler ve Filistinliler değil, her birimiz barış ve esenlik içinde yaşamayı hak ediyoruz. Bu, iyi niyetli ve naif bir temenniden çok daha fazlasını içeriyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası literatürle şimdiki rengini bulan sosyal psikolojinin[3] insan grupları arasındaki ilişkilere dair kimi zaman açıktan kimi zaman tam olarak adı koyulmamış “ideallerini ve kutsallarını” yeniden düşünmek, yanılsamalarımızla yüzleşmek zorundaymışız gibime geliyor. Daha doğrusu sosyal psikolojiye dair ideallerimizle verili gerçekler arasındaki makasın açıklığı, sanırım, kendi gerçekliğini dayatıyor. Bilmiyorum, yanılıyor da olabilirim.
[1] 19 Şubat 2024 itibariyle devam eden savaşta yaklaşık 1.508 İsrailli hayatını kaybetti, 134’ü kaçırıldı ve 14.342’den fazlası yaralandı. Gazze’de ise öldürülenlerin sayısı 29.410’e yükseldi. Ölmese bile uzuvları kopan, psikolojileri alt üst olan, ailelerini, sevdiklerini yitiren, yuvaları yok olan ve bir süre sonra “terörist” olacak sağ kalanları şimdilik es geçelim. Mahvolan ekosistem, yok edilen, yaralanan hayvanlar var. Onlar zaten önemli değil(!)
[2] Çatışmalı gruplar arası ilişkilerde ön yargılı, seçici ve çarpıtılmış bilgi aktarımı ve yayılımı hiç olmadığı kadar fazlaca yapılır. Bu tür ilişkilerde doğru bilgilerle karşılaşıldığında inkâr, yansıtma, rasyonalizasyon gibi süreçler her zamankinden daha fazla oranlarda kullanılır.
[3] Sosyal psikolojinin tarihsel serencamını ister ana akım psikoloji tarihi metinlerinden isterseniz eleştirel psikoloji tarihi metinlerinden takip edin, açıkça görebileceğiniz şeylerden biri sosyal psikoloji araştırmalarının (çatışmalı) gruplar arası ilişkilerden güçlü bir şekilde beslendiğini ve geliştiğidir. Ancak gelin görün ki teorilerini çok iyi bildiğimiz gruplar arası davranışların gerçek zamanlı yaralarını sarma konusunda hayli başlangıç düzeylerindeyiz.