Mektup: Masalsı Hayatlara Özlem ve Bazı Notlar
Özge Sönmezcan
Psikolog, Masal Anlatıcısı
İnsan ne için yaşar? Yaşamak için nedenlerimiz, hayattan beklentilerimiz, isteklerimiz var. Kimimiz koca bir aile ister hayattan, kimimiz başarı, kimimiz sonsuz aşk. Farklı farklı nedenlerimiz var; ama içimizde bir yerde biliyoruz hayatın her birimiz için bir sonu olduğunu. Bir gün son bulacak. Aslında istediğimiz şey bu hayatı kendimize göre yaşamak değil mi? Özünde hepimiz hayattan kendimiz için mutlu bir son istiyoruz belki de. Beklentilerimizin gerçekleştiği, pişmanlığın olmadığı, su gibi geçmiş bir hayatla mutlu son. Masallar gibi. Peki, aslında böyle midir hayat? Önümüzdeki engeller, mutsuzluklar, basıp bir türlü geçemediğimiz basamaklar, çalışamadığımız işler, berbat ettiğimiz ilişkiler ne olacak? Elbette bunlar da hayatın birer parçası. İyi ama bizi bu kadar üzen olaylar mutlu sona ulaşmamıza engel mi? Bence değil. Masallara bakın. Hangi masal kahramanı sorun yaşamadan mutlu sona ulaşır? Kırmızı başlıklı kız kurtla karşılaşmadı mı? Peki, ya külkedisi? Zavallı külkedisi periyle karşılaşmadan önce üvey annesi ve üvey kardeşlerinden neler çekti öyle. Pamuk prensesi hatırlıyor musunuz? Zehirli elma bile yemişti. Uyuyan güzel sonsuz uykusundaydı, mutlu sona kavuşmadan önce. Ama bilirsiniz, hepsi sonsuza kadar mutlu yaşadılar.
En mutsuz olduğumuz zamanlarda bile tutunduğumuz şeyler var hayatta. Şu sıralar benim tutunduğum şey bir masal: Vezir masalı.
***
Eski zamanlardan birinde, dünyanın bir köşesinde bir ülke, ülkenin bir köşesinde bir saray, sarayın bir köşesinde bir taht, tahtta bir padişah, padişahın yanında bir vezir varmış. Bu vezir, kocaman göbeği, uzunca boyu, padişahınkinden biraz daha az gösterişli -ama yine de çok gösterişli- kıyafetleriyle sabah evinden çıkıp saraya gider, koca tahtın yanındaki vezir koltuğuna otururmuş.
Vezirin saraya girdiğini gören hizmetliler koşarak mutfağa gider, yalnızca saray mutfağında pişirilen lokumları büyük bir tepsiye üst üste dizer, vezir, koltuğuna oturur oturmaz da onun önüne getirirlermiş. Vezirin en sevdiği yiyecekler bu lokumlarmış. Sabahtan akşama kadar sadece lokumlarla doyarmış. Günlerden bir gün, mevsimlerden yaz, vezir sarayın içinde bunalmış biraz, saraydan çıkmaya karar vermiş ve küçük bir yürüyüşe çıkmış. Dolaşırken bir ormana dalmış, ilerlerken su sesi duymuş, su sesinin geldiği yöne doğru koyulmuş. Bir de bakmış pırıl pırıl, şırıl şırıl bir ırmak. Irmak kenarına geldiğinde o şaşaalı kıyafetlerini tek tek, yavaşça çıkarmış. Bir tek parmağındaki yüzük kalmış üzerinde. O yüzük ki padişahın ona hediyesi, altın kenarların üzerinde oldukça büyük bir zümrüt olan, görenlerin gözlerini ondan alamadıkları bir yüzükmüş.
Vezir bu yüzüğü parmağına ilk taktığında elini kaldırmakta bile zorlanmış, ağırlığına ancak günler sonra alışmış. Yıllarca vezirlik yapmış; ama bir gün bile çıkarmamış. İşte, parmağında böyle bir yüzükle, girmiş vezir ırmağa. Bir güzel serinlemiş. Tam sudan çıkacakken bir eksiklik hissetmiş elinde. Bir de bakmış ki yüzüğü yok. Suyun dibine bakmış yok. Sağa gitmiş, sola gitmiş, yukarı gitmiş, aşağı gitmiş… Yok. Tam ırmaktan çıkacakken suyun üzerinde ona doğru yüzen bir şey fark etmiş. Bir de bakmış ki yüzüğü. Hemen alıp takmış yüzüğünü, hızla giyinmiş üzerini, koşar adım saraya gitmiş. Gider gitmez de en sadık yardımcısını çağırmış yanına. Yardımcısı, vezirin karısına eşyalarını toplayıp çocuklarıyla birlikte komşu ülkeye gitmesi gerektiğini söylemek üzere yola koyulmuş, tam da vezirin ondan istediği gibi. Görevini yerine getirse de vezirin neden böyle bir şey istediğini anlayamamış. Vezirse sarayda günün bitmesini beklemiş, ardından evinin yolunu tutmuş. Üstündeki ihtişamlı kıyafetleri çıkarmış, yatağına uzanmış ve uykuya dalmış. Gün doğarken kapısına atılan yumrukların sesiyle uyanmış. Daha yatağından kalkamadan kapısı kırılmış ve muhafızlar içeri dalmışlar. Veziri kollarından tutup saraya götürürmüşler ve hiç bekletmeden padişahın karşısına çıkarmışlar. Padişah, vezirin kendisine ihanet ettiğini ve ama yıllarca kendisine verdiği hizmetten ötürü canını almayacağını, yine de ölene kadar zindanında tutacağını söylemiş. Sözleri biter bitmez muhafızlar veziri zindana atmışlar.
Vezir, vezir değilmiş artık, zindanda günlerini geçiren herhangi biriymiş yalnızca. Günler geçmiş, aklına karısı gelmiş, onu özlemiş. Haftalar geçmiş aklına çocukları gelmiş, burnunda tütmüşler. Aylar geçmiş aklına her gün yediği lokumlar gelmiş… Ne kadar zaman geçmiş aradan bilinmez, her şey gitmiş aklından, lokumlar kalmış. Lokumla yatar lokumla kalkar olmuş. Yalvarmaya başlamış hücresinin kapısında. “Bir lokum” diyormuş “yalnızca bir lokum”. Saatlerce, günlerce yalvarmış, derken bir muhafız insafa gelmiş. Bir mendilin içine bir lokum sarmış ve vezire götürmüş. Zindandaki bu bedbaht adam almış eline lokumu, koklamış, mis gibi kokusunu içine çekmiş, dokunmuş… Lokumun yumuşaklığı içini eritmiş, dilinin ucuyla şöyle bir tadına bakmış, hatırladığından daha da güzelmiş sanki. Her şeyi yapmış ama bir türlü yiyememiş, kıyamamış lokumuna. Koymuş lokumunu önüne, seyrederken uyuyakalmış. Onun uyumasını fırsat bilir gibi, bu ufak zindanı paylaştığı bir fare küçük ve hızlı adımlarla lokuma yaklaşmış, şöyle bir koklamış, bir şeye benzetememiş. Bir güzel işemiş lokumun üzerine.
Birkaç dakika sonra adam uyanmış. Uyanır uyanmaz da lokumuna bakmış. Lokumu ıslak, yenemez hâldeymiş. Küçücük lokum güneş girmeyen zindana umut olmuşken önceden, şimdi karanlık bir kuyuda bitmek tükenmek bilmez bir düşüş içindeymiş adam. Bağırmaya başlamış, eski sadık yardımcısının adını çağırmaya.
Tam adamın sesi kısılmaya başlarken eski yardımcısı, duymuş onu. Koşmuş zindana. Adam tek bir şey rica etmiş ondan; karısını, çocuklarını bu ülkeye geri getirmesini. Eski yardımcısı bakmış ki adamın vezirliğinden eser kalmamış. Gözleri çökmüş, bir deri bir kemikmiş artık ve gözlerinde daha önce hiç görmediği bir ışıltı, öyle bir ışıltı ki daha önce böylesine bir ışıltı hiç görmemiş vezirinin gözlerinde… Düşünmüş yardımcı, acaba ölecek mi? Hemen bir ulak göndermiş vezirin eşine, geri dönsün diye ülkesine. Zindanın bir köşesinde adam beklemekteymiş gözleri kapıda. Saatler geçmiş, kapı açılmış. İki muhafız girmişler koluna adamın, tutmuşlar yolunu padişah tahtının. Adam gelince padişahın önüne, padişah kendisine ihanet edenin bulunduğunu, ihanetin veziriyle hiç ilgisi kalmadığını anlatmış. Artık serbestmiş adam. Eğer isterse vezir bile olabilirmiş yeniden. Kafasını sallamış, vezirliğinden bir küçük kırıntı aramış içinde. Bulamamış. İstememiş vezir olmayı yeniden. Artık gözünde yokmuş ne lokumları ne de koltuğu. Padişaha iletmiş bu durumu. Evinin yolunu tutarken eski yardımcısı yetişmiş, vezir olmayan vezire. Aklına takılan bir soru varmış, sormak istermiş. Kafa sallamış vezir, dinlemiş. Nasıl oluyormuş da vezir ihanet etmediği hâlde zindana kapatılacağını biliyormuş? Karısını ve çocuklarını onların da kellesi gitmesin diye göndermemiş mi yoksa? Nerden bilmiş başına bunların geleceğini? Hem sonra madem ihanet etmemiş padişaha, sonuçta padişah onu serbest bırakmış, nerden bilmiş padişahın tam da o gün bunu öğreneceğini?
Sorular bitince adam başlamış konuşmaya, demiş ki “Ben bir gün çok bunalmıştım; saraydan çıktım, ormana gittim. Ormanda bir ırmak gördüm, ırmağa girdim. Üstümde bir yüzük kalmıştı, yüzük de öyle ağır, öyle büyük. Düşmüş elimden. Yüzüğü ararken baktım bana doğru geliyor. Onu görünce düşündüm bundan daha mutlu bir an olamaz. O zaman kötü günler yaklaşmakta. Sonra… Sonra zindandaydım. O kadar çok zaman geçti ki… Sonunda her şeyi unuttum da yediğim lokumları bir türlü unutamadım. Aylar geçmişti. Kimseyi görmemiştim. Tek istediğim bir tane lokumdu. Yalvardım muhafızlara. Birisi bana bir lokum getirdi. Yemeye bile kıyamadım. Öyle güzeldi ki. Uyumuşum karşısında. O sırada ne oldu bilmem; bir uyandım, lokum rezil hâlde. Islanmış, kötü bir koku var üzerinde. İşte o zaman dedim ki bundan daha kötü bir günüm olamaz. O zaman anladım ki artık iyi günler bana doğru gelmekte.”
***
Hayat da böyle değil mi? Bazen günlerin en güzelini, bazen en kötüsünü yaşarız. Kimi zaman küçük sıkıntılarla boğuşur, kimi zaman o küçük sıkıntıları arar oluruz. Bundan daha kötüsü olamaz deriz, daha kötüsü olur. Bundan daha mutlu olamam deriz, daha mutlu oluruz. İyinin kötüsü, kötünün iyisi, kötünün kötüsü ve iyinin iyisi. Farklı zamanlarda, farklı sıralarla gelirler önümüze, hayat bize çeşitli şeyler sunar. Bazılarıyla yüzleşiriz, bazılarını kabul ederiz, bazılarıyla birlikte yaşamanın bir yolunu buluruz, bazılarını değiştirmeye çalışırız. Hepsinin kendine göre bir zorluğu var aslında. İşsizlik mesela, girdiğimiz sınavlar, aldığımız sonuçlar, iş başvuruları, mülakatlar, elimizden gelen her şeyi yapsak bile sonuç hüsran olabiliyor. Hayatta bazı seçimleri biz yaparız ama hayat bazen bize bir seçenek sunmaz. İşte hayatın ya da sistemin ya da dünyanın, adına her ne dersek diyelim, bize bir seçim sunmadığı durumlarda vezir geliyor aklıma. Diyorum ki güzel günler elbet bir gün gelecek, belki de önemli olan çabalamaya devam etmektir.
Güzel günlerin geleceği umuduyla, mutlu sonlar dilerim.