Militarizm ve Militarizasyon Ekseninde Vicdani Ret


Haki Turan
Ege Üniversitesi
Psikoloji Böl. Öğrencisi

Militarizm, bir ülkede askeri gücün yoğunlukta olması, her tür sorunu askerî yöntemler aracılığıyla çözme gayesinden ötürü silahlı kuvvetlere öncelik tanıma eğilimi ve savaşı yüceltmek olarak tanımlanabilir (TDK). Etimolojik olarak Fransızcada ordu kavramının karşılığı olan militaire (İngilizce: military), Latincede ‘askerlik ve savaşa dair’ anlamına gelen militaris sözcüğüne dayanmaktadır. Dolayısıyla militarizm (Fr. militarisme, İng. militarism) kavramını Türkçeye çevirirken orduculuk ya da askercilik olarak çevirmek yanlış olmayacaktır. İlk olarak, Fransız anarşist düşünür Pierre Joseph Proudhon tarafından 1860’lı yıllarda ortaya atılan militarizm kavramının yüzyılı aşkın bir tarihçesi bulunmaktadır. İnsanlık tarihi ile kıyaslandığında yakın bir geçmişe sahip olan bu kavram, hem tarihsel hem de düşünsel gelişmelerle birlikte şekillenmiştir (Altınay, 2007).

Militarizm ve militarizasyon kavramları genel olarak eş anlamlı kullanılmasına karşın bazı tartışmalar etrafında ayrışmalar meydana gelmiştir. Örneğin, militarizm siyasal alanla ilişkilendirilirken, militarizasyon ise silahlanma ile özdeşleştirilmiştir (Shaw, 1991). Bununla birlikte son yıllarda Chenoy (1998), Enloe (2004) ve birçok yazar, militarizmi ideolojik yapıların oluşumlarını incelemede kullanırken, militarizasyon kavramını ise militarizmin yaygınlaşmasını ve kurumsallaşmasını içeren süreçlerini incelemede kullanır (akt. Altınay, 2007). Militarizm alanındaki en genel tanımlamayı Avrupa tarihçisi Michael Howard (1976) “askeri alt kültüre ait değerlerin toplumun egemen değerleri olarak algılanması” şeklinde yapmıştır (s. 109). Bu tanımdan anlaşılacağı üzere bireyin, toplumun, kurum ve kuruluşların kendilerini sivil değerler yerine askeri değerler ile tanımlaması ve bunun uzantısı olarak sosyal pratiklerini bu askeri değerler etrafında şekillendirmesi olarak görebiliriz (Altınay, 2003). Dolayısıyla militarizmi sadece savaş ve savaş hazırlığı bağlamında ele almak, militarizasyonun -başka bir deyişle militaristleşmenin- aslında ‘barış’ sürecinde gerçekleştiğini görmemek hata olacaktır (Vagts, 1959; Parla, 2008). Buna karşın militarizmin birçok tanımında savaş bağlamı öne çıkarılmaktadır. Örneğin Michael Mann’a (1988) göre militarizm “savaş ve savaş hazırlığını normal ve arzu edilir bir sosyal etkinlik olarak algılayan tüm yaklaşımlar ve kurumsal oluşumlardır” (s. 124).

Bu politikaların başarılı bir şekilde hayata geçirilebilmesi için her bir yurttaşın gözünde ordunun niteliğinin yükseltilmesi ve takriben yurttaşların askere alınmasından çok daha önceden bu milli bilince ulaşması gerekir. Tam da bu noktada ulus devletlerin “ordu-millet miti” zemininde şekillenmiş zorunlu askerlik sistemiyle beraber bir diğer önemli yapısı ortada çıkmaktadır: Devlet kontrolü altına alınmış zorunlu eğitim sistemi. Yalnızca ordu nizamında şekillenmiş bu yeni ortamlarda “arzu edilen” bilgiler aktarılabilmektedir. Yeni geliştirilmiş olan “disiplin” anlayışı, zorunlu eğitim sisteminin merkezindeki ‘okullar’ ve zorunlu askerlik sisteminin ana unsuru ‘ordular’ vasıtayla aynı şekilde düşünen, aynı şekilde davranan, aynı üniformalar içinde aynı dilleri konuşan, aynı marşları dillendiren itaatkâr ve üretken bedenler (Foucault 2000), sadık ve aynı zamanda milliyetçi yurttaşlar yaratmak hedeflenmiştir (Mosse, 1993). Buradan hareketle zorunlu askerlik, aynîleştiren bir disiplin süreci ve şiddete dayalı özneleştirme çabası olarak ele alınabilir (Çoban, 2013).

Vicdani Ret Kavramı

Vicdani ret kavramının gerek dünyada gerek Türkiye’deki gelişimine baktığımızda; bireylerin askere gitmemek, savaşa katılmamak, öldürme eylemini gerçekleştirmemek ekseninde şekillenen açıklamaları farklı dayanak noktalarına yaslanmaktadır. Bazı kültürlerde (örn. Yehova Şahitleri) dini gerekçeler ile askerlik görevi reddedilirken, kimi kültürlerde de (örn. Türkiye’deki vicdani retçilerin çoğunluğunu ‘total retçi’lerin oluşturması gibi) politik gerekçeler gösterilerek askerlik hizmetinden kaçınılmaktadır. Vicdani ret kimileri için şiddetin topyekûn olarak reddedilmesi olarak kullanılırken, bir başkası için yalnızca bazı orduların yürüttüğü savaşlara katılmamak olarak düşünülebiliyor. Alternatif kamu hizmeti talebiyle şekillenmiş bu hareket günümüzde bazı vicdani retçiler açısından bu hizmetlerin de ret edilmesi olarak sonuçlanabiliyor. Bu farklılıklardan hareketle vicdani reddin en genel tanımının, bir bireyin politik görüşleri, vicdani ve ahlaki değerleri ve düşünceleri ya da dini inançları nedeniyle zorunlu askerliğe karşı çıkış olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır. Ancak yalnızca genel bir tanımlama yapmak, bu kavramın oluşturacağı zengin düşünce denizini dışarda bırakma hatasına yol açabilir. Ayrıca askerliğin ve bu kavramın, toplum tarafından algılanışını anlayabilmek adına vicdani ret tanımlarına detaylıca incelemek gerekmektedir. Bu sebepten ötürü çalışmanın bu bölümünde birbirinden farklı tanımlamalara ve kategorilere yer vermeye çalışacağım. Vicdani ret tanımları, reddin dayanağı, uygulama ve duyurulma biçimleri bakımından dört kapsayıcı başlık altında ele alınabilir:

  1. “Seçici Politik Ret”: Resmi baskıcı ordularda yer almayı reddeden, ama farklı politik veya dinsel amaçlarla mücadele eden ordulara/gerillalara katılmayı kabul etme durumudur.
  2. “Gri Ret”: Asker kaçaklığı, firar, sağlık gibi nedenlerle elde edilen “muafiyet” ya da “gönüllü sürgün” yani ilelebet askerlikten kaçma durumudur.
  3. “Total Ret”: Askerliğin, alternatif askerlik hizmetinin, ordunun ve savaşın her türlüsünü reddetmek ve toplumun militarizasyonunu var eden tüm hiyerarşik yapılara ve tahak-küm içeren ilişkiler biçimine karşı çıkma durumudur.
  4. “Sivil Ret”: alternatif hizmeti sivil olması şar-tıyla kabul etme durumudur.

Sosyal psikolojik mercek altında Militarizm / Militarizasyon / Vicdani ret

“Militarizm, modern devlet ve modern ordular çağında, Sosyal psikolojinin terimleriyle söylersek ‘grup temelli eşitsizlikler’e dayanan sistemlerin tümünde, sistemin kurulmasını ve sürdürülmesi amacıyla gerçekleştirilen askeri yapı ve pratiklerin gündelik hayatı biçimlendirmesi olarak tanımlanabilir” (Göregenli, 2008, s. 49). Militarizasyon ise grup temelli hiyerarşilerin sürdürülmesinde rol oynayan temel araç olarak ele alınabilir. Gruplararası ilişkiler düzeyinde ele alınan ‘biz ve onlar’ın inşası, önyargı ve ayrımcılık, ötekileştirme gibi pek çok konuyla ilişkilendirilebilir (Göregenli, 2008). Ayrıca sosyal etki özelinde düşünüldüğünde bu iki kavram konformite-itaat ile ilişkilendirilebilir; vicdani ret kavramı ise, azınlık etkisi kapsamında ele alınabilir.

Milli kimliğin inşa süreçlerinde merkezi rolü bulunan “Sosyal Darwinci” dünya görüşü, Sosyal psikoloji literatüründe, hiyerarşiyi arttırıcı meşrulaştırma mitleri kapsamında ele alınır. Meşrulaştırma mitleri, sistem içindeki toplumsal değeri dağıtan sosyal pratikler için ahlaki ve entelektüel meşrulaştırmayı sağlayan tutumlar, değerler, inançlar, kalıpyargılar ve ideolojiler olarak tanımlanmaktadır. İşlevleri bakımından bu mitler hiyerarşiyi güçlendirici (arttırıcı) ve hiyerarşiyi zayıflatıcı (azaltıcı) olmak üzere ikiye ayrılır (Sidanius ve Pratto, 2004). Bu inançların gerçekte doğru veya yanlış olmalarından çok, doğru gibi görünmeleri ve pek çok insanın bu inançlara doğruymuş gibi yaklaşmalarından ötürü “mit” terimi kullanılmaktadır (Göregenli, 2008). Meşrulaştırma mitleri, eşitsizliğin meşrulaştırması konusu altında incelenmekte olup, Sosyal Üstünlük Yönelimi kuramının kullandığı önemli bir kavramdır.

Tarihin akışı içinde bir tarafta savaşanlar savaşlar ekseninde kendi tarihini yazmakta; diğer bir taraftan şiddete, ölüme ve öldürmeye karşı çıkan kişiler, başka bir dünyanın mümkün olabileceğini haykırarak itaatsizliğin tarihini yazmakla meşguldüler. Bu tarihsel süreç içinde her ne kadar amaçları ve karşısında konumlandıkları olgular farklılık gösterse de askerlik görevini reddeden birçok vicdani retçi oldu. Vicdani reddi anlama ve anlamlandırma cabası içinde olduğum bu yazıda, meselenin sosyal psikolojik arka planını göz ardı etmek önemli bir eksiklik olacaktır. Özellikle de Türkiye’de vicdani ret olgusunu anlayabilmek için hareketin militarizm ile olan ilişkine odaklanmak, ulus-devlet yapısının oluşturduğu hiyerarşik ve tahakküm içeren ilişkilenme modelinin toplumsal cinsiyet rolleri ve erk(ek)liğinin yeniden kurgulanması sürecine etkilerini araştırmak bir hayli önem taşımaktadır.

Anti-militarist bir tutum olarak vicdani ret

Toplumların nasıl militarize olduğunu, milli kimliğin inşa sürecinde militarizmin rolünü önceden aktarmıştık. Ancak militarizmi kalıcı ve değişmeyen bir ideoloji olarak görmek hatalıdır. Belirli dönemlerde militarize olmuş bir toplum, ilerleyen süreçte elbette demilitarize olabilir. Bu durumun en iyi örneklerinden birini Avrupa sunmaktadır. 19. yy sonu-20. yy başlarında son derece militarize olmuş bir Avrupa kıtasıyla karşı karşıyayken 20. yy’ın ikinci yarısında, insan hakları temelli bir hukuk anlayışının benimsenmesiyle toplumun demilitarizasyon süreci hızlanmıştır. Belirtmek gerekir ki, demilitarizasyon süreci orduların ortadan kalkmasından çok askeri değerlerin kışlalarda sınırlı kalması anlamına gelmektedir (Altınay, 2003). Özellikle zorunlu askerliğe karşı oldukları gibi şiddetin her türlüsünü, tüm savaşları ve öldürme eyleminin kendisini karşısına alan total retçileri düşündüğümüzde anti-militarist bir tutum olarak vicdani ret, Sosyal psikoloji literatüründe yerini alabilir.

Sivil itaatsizlik örneği olarak vicdani ret

Kökenleri çok eskilere dayanmakla birlikte sivil itaatsizlik kavramı ilk olarak 1849 yılında Henry D. Thoreau tarafından kullanılmıştır. Avrupa’da hem pratikte hem teoride ilgi görmesine rağmen Gandhi’nin öncülüğünde bütün dünyaya yayılmıştır. Thoreau’nun sivil itaatsizlik üzerine yayınladığı çalışmalarıyla, Gandhi haricinde Tolstoy ve Martin Luther King gibi önemli isimlere de ilham verdiği, ismini tek tek yazamayacağımız birçok kişiyi etkilediği bilinmektedir (Cankur, 2009).

Literatüre baktığımızda birbirinden farklı sivil itaatsizlik tanımları ve anlayışları ile karşılaşırız. Bu acıdan bir eylemin sivil itaatsizlik eylemi sayılıp sayılamamasıyla ilgili fikir birliği henüz tam olarak sağlanamamasına rağmen, sivil itaatsizliğin çok kabul gören genel bir tanımı bulunmaktadır. En sade şekliyle sivil itaatsizliğin, şiddet içermeyen, aleni olan, ortak bir adalet anlayışına dayanan yasadışı bir politik edim olduğu söylenebilir. Bu niteliklere sahip bir eylem aynı zamanda kamuoyunu olumlu yönde etkilemek, haksızlıkları bertaraf etmek, haksız yasaları dönüştürmek gibi hedefleri barındırmalıdır (Aslan, 2008). Aslan’ın (2008) insan hakları hukuku kapsamında ele aldığı çalışmada belirtti gibi:

“Vicdani reddi, kamuya açık (aleni), vicdani olarak, özellikle zorunlu askerlik konusundaki hükümet politikasını ve yasal düzenlemeleri protesto etmeyi ve dönüştürmeyi amaçlayan, politik, dini veya etik temelli bir motivasyonla gerçekleştirilen kamuya çağrı niteliği barındıran ve bu çağrı ile birlikte bireysel bir hareket olmaktan uzaklaşarak, toplumsal bir dönüşüm sağlayan, şiddetsiz bir eylem olarak nitelersek, sivil itaatsizlik olgusuyla benzerliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz. (…) Ancak her iki kavramın özellikle şiddet içermemek, kamuya açıklık, kamuya bir çağrı işlevine sahip olmak ve yasadışı bir protesto türü olmak şeklinde sayabileceğimiz nitelikleri olmak üzere, genel kabul gören nitelikleri bağlamında, bu kavramlar benzerdir. Bu benzerliğin, vicdani ret kavramını bir sivil itaatsizlik örneği olarak değerlendirmeyi olanaklı kıldığını söylemek mümkündür.” (s. 4-5)

Toplumsal cinsiyet rolleri ve erk(ek)liğin yeniden inşası

Militarizmin tarihsel süreç içinde gelişimini, askerliği, yalnızca erkekleri kapsayan veyahut erkek olmakla ilişkili bir durum olarak ele almak büyük bir yanlışlık olacaktır. Daha açık bir ifadeyle, bu militer yapının erk(ek)liğin yeniden üretilmesi konusunda hangi stratejileri kullandığını, kadınlar ve kadınlık ile olan ilişkisini, toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl pekiştirildiğini gözden kaçırdığımız anlamına gelir. Tam da bu bağlamda birçok feminist yazarın, hiyerarşi ve tahakküm içeren bu ilişkiyi deşifre etmesi vicdani ret tartışmaları açısından önemli bir yere sahiptir.

Bir takım feminist ipuçlarıyla birlikte kadınların askeri vicdani reddin neresinde durduğunu merak eden Cynthia Enloe’ya (2008) göre, “Farklı rolleri, farklı deneyimler ve farklı politik fikirleriyle kadınlar, devletlerin erkeklere zorunlu ordu hizmeti sistemlerinin kökenindeki militarizmin devamında veya kesintiye uğramasında önemli roller oynuyorlar” (s. 104). Aldıkları bu kritik rolü itibariyle kadınların, militarizm ve zorunlu askerlik sistemiyle birlikte yeniden üretilmeye başlanan toplumsal cinsiyet rollerini destekleyip desteklemeyeceği ise önemli bir sorundur. Ünlü feminist yazarın da vurguladığı gibi, kadınlar her daim iktidarları ve “devletin ordu stratejistlerini” endişelendirmiştir (Enloe, 2008).

Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarında kadınlara biçilen rollerin temelinde bu endişeleri görmek mümkündür. Cumhuriyet ile başlayan tarihsel süreç içinde, asker-millet kavramı çevresinde şekillenmiş vatandaşlık kurgusunda kadının yeri aslında belirlenmiştir. Kadınların bu kurgudaki yeri kimi zaman itaatkâr eş, kimi zaman fedakâr anne, gerektiğinde savaşabilecek cumhuriyet kadın (Sabiha Gökçen örneği) olarak tanımlanmıştır. Ataerkil, heteroseksist ve askerileşmiş olan vatandaşlık kurgusunda, erkekler, birinci sınıf vatandaş olarak görülürken kadınlara sistemin devamını sağlayacak yan roller verilmiştir. Bu tip bir stratejiyle kurumsallaşan zorunlu askerlik sistemi aynı zamanda “adam olma” süreci olarak normalleştirilir (Altınay, 2008). Cynthia Enloe’nun (2008) “Kadınlar vicdani reddin neresinde?” adlı makalesinde de belirttiğin gibi;

“Zorunlu askerlik hizmetinin meşrulaştırılmasının kökeninde yatan kaynak olan militarizm de erkekliğe ayrıcalık tanıyor ve toplumun patriyarkal düzenini normal ve doğruymuş gibi gösteriyor. Bu yüzden, erkekliğe ayrıcalık tanımayı ve patriarkayı normalleştirmeyi mümkün kılan herhangi bir vicdani red hareketindeki aktivistler, militarizmin kültürel dayanaklarına meydan okumak şöyle dursun, onları pekiştirme riskiyle karşı karşıyadırlar” (s. 111).

Sonuç olarak, vicdani reddin militarizmle olan ilişkisinin her yönüyle deşifre edilmesi bakımından kadın vicdani retçilerin varlığı ve toplumsal cinsiyet rollerinin hâlihazırda olduğu gibi kabul edilmeyişi, savaş karşıtı hareketin sürekliliği açıdan vazgeçilemez niteliktedir. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu haykıran Cumartesi Anneleri, bu alanda sözünü esirgemeyen birçok akademisyen, yazar, gazeteci kadınlar gibi vicdani retçi kadınlar da toplumsal barışın tarihini yazmak için direnmektedirler.

Kaynaklar

Altınay, A. G. (2003). Militarizm ve insan hakları ekseninde Milli Güvenlik dersi. Ders kitaplarında insan hakları: tarama sonuçları. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 138-157.

Altınay, A. G. (2007). Militarizm. Kavram Sözlüğü I: Söylem ve Gerçek. Ankara: Özgür Üniversite Kitaplığı, 351-366.

Altınay, A. G. (2008). Künye bellemeyen Kezbanlar: Kadın retçiler neyi reddediyorlar? Çarklardaki Kum: Vicdani Ret içinde (ss. 113-133). Ö.H. Çınar, ve C. Üsterci, (Ed.). İstanbul: İletişim Yayınları.

Aslan, O. (2008). Sivil itaatsizlik bağlamında vicdani ret: Türkiye örneği. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Cankur, A. S. (2009). Demokratikleşme sürecinde vicdani red: Türkiye örneği. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Çoban, B. (2013). Gösteri iktidarı ve militarist erkeklik. Erkek Millet Asker Millet: Türkiye’de Militarizm, Milliyetçilik ve Erkek(lik)ler içinde (ss. 187-204). N. Y. Sünbüloğlu, (Ed.).İstanbul: İletişim yayınları.

Enloe, C. (2008). Kadınlar askeri vicdani reddin neresinde? Bazı feminist ipuçları. Çarklardaki Kum: Vicdani Ret içinde (ss. 103-112). Ö.H. Çınar, ve C. Üsterci, (Ed.). İstanbul: İletişim Yayınları.

Eraslan, C. (2008). Atatürk döneminde iktidar-ordu ilişkileri. Eski Çağ’dan Modern Çağ’a Ordular –Oluşum, Teşkilat ve işlev içinde (ss. 537-560) F. M. Emecan (Ed.). İstanbul: Kitabevi yayınları

Foucault, M. (2000). Hapishanenin Doğuşu. (M. A. Kılıçbay, Çev.). İstanbul: İmge Yayınları.

Göregenli, M. (2008). Militarizmin inşasının aracı olarak eşitsizliğin meşrulaştırılması ve vatanseverlik. Çarklardaki Kum: Vicdani Ret içinde (ss.217-231). Ö.H. Çınar, ve C. Üsterci, (Ed.). İstanbul: İletişim Yayınları.

Howard, M. (1976). War and the nation state. Oxford: Clarendon Press.

Mann, M. (1988). States, war and capitalism: Studies in political sociology. New York: Basil Blackwell.

Mosse, G. L. (1993). Confronting the Nation: Jewish and Western Nationalism. London: Brandeis University Press.

Parla, T. (2008). Vicdani reddin felsefi gerekçeleri. Ö. H. Çınar, ve C. Üsterci, (Ed.), Çarklardaki Kum: Vicdani Ret içinde (ss. 95-112). İstanbul: İletişim Yayınları.

Shaw, M. (1991). Post-military society: Militarism, demilitarization, and war at the end of the twentieth century. Philadelphia: Temple University Press.

Sidanius, J. ve Pratto, F. (2004) Social Dominance Theory: A new synthesis.Political psychology: Key readings içinde (ss. 315-332). J. T. Jost, ve J. Sidanius, (Ed.). New York: Psychology Press.

Vagts, A. (1959). A history of militarism: Civilian and military. Meridian Books.