Milliyetçilik Söylemi Üzerine
Tansu Tepekule
Ege Üniversitesi
Tarih ve Psikoloji Böl. Öğr.
“Kıyı göründü” nidaları akılcılık, deneycilik, pozitivizm, bilimcilik, idealizm, spiritüalizm, nasyonalizm gibi serap kıyılarda boş semalarda aksetmiş ama büyük hayal kırıklıkları art arda gelmişti. Nereye demirleyecekti artık insanoğlu gemiyi? Kim garanti verecekti bu kıyının salim ve kalıcı olduğuna?
Ve “salim” bir kıyı var mıydı sahiden de?[1]
Buzlu camlar ardından kendi yüzünü arayan Batılı İnsan, aklın bu umutsuz seyahatinde demirleyebileceği bir kıyıyı bulamadı belki ama gemide yaşayanlar için metafizik göndermeleri içeriye sevk edecek bir “tutkal” bulmuştu. Bu tutkal, hem bir metafizik asabiye ihtiyacını karşılayacak, hem de dışarıya karşı toplumu zinde tutucu bir coşkuyu barındıracaktı.[2] Bu tutkal, şüphesiz milliyetçilikti. Peki, milliyetçiliğe bireyselliklerin çoğunlukla izole edilip “birlikteliğin eşsizliğini” ön plana çıkaran bir kavram olarak mı, yoksa “kopuşların, ötekilerin inşa ettiği ve bireyler için yaşamı anlamlı kılacak ideolojilerin yokluğunda sığınılmış bir liman” olarak mı bakmak gerekir? “Milliyetçilik ne kadar erildi ve ne derece bir erki bünyesinde barındırıyordu?” “Ya da tarih, psikoloji, ekonomi–politik, sosyoloji, antropoloji, felsefe, edebiyat eleştirisi vb. disiplinlerden hangisi bizim milliyetçiliği derinlemesine anlamamızı sağlayacaktı?” Bu soruların ve türevlerinin peşi sıra gelmesi; anlaşılacağı üzere tek tip bir milliyetçilik tanımı yapmanın da mümkün olamayacağını kanıtlar nitelikte görünüyor.
Milliyetçiliğin tanımını yapma girişiminde bulunanların, tabiri yerindeyse, “okyanusu içme hülyasındaki insanın; okyanusun içindeki bir damladan ibaret kalacağı” bir manzarayla karşılaşmak da kaçınılmaz son olsa gerek. Zira milliyetçilik bir literatürdür; buna rağmen tanımlardan vazgeçmek de pek mümkün görünmüyor. Lakin milliyetçiliğe dair analitik bir çabanın bir söylem olarak milliyetçiliği kavramsallaştırmaya yönelmesi ya da farklı bir ifadeyle milliyetçiliğin retoriğini anlamaya çalışması oldukça önemlidir.[3] “Milliyetçiliğin gücü, her şeyden önce bir kimlik duygusu yaratma yeteneğinden kaynaklanmaktadır.” Kuşku ile dolu bir dünyada, parçalanmışlık içinde ve bireyler için yaşamı anlamlı kılacak ideolojilerin yokluğunda ulusalcılık en etkin güç haline gelir. Hroch, “çözülen bir toplumda ulusalcılık, bütünleştirici faktörleri içermektedir. Toplum yenildiğinde ulus son güvence olarak görülür” demektedir.[4] Bu tanımlamanın tam anlamıyla doğruyu yansıtamadığını söylemek mümkündür. Dolayısıyla milliyetçiliği yalnızca çözülmeye yüz tutmuş toplumlara indirgemek de talihsiz olacaktır. Zira çözülmenin olmadığı toplumlarda da görmek mümkündür milliyetçiliği. Bu tanımlama belki de bizi Nietzsche’nin “Tanrı Öldü!” söylemine götürebilir. Buradaki söylem basit bir arzunun çok daha ötesinde yorumlanabilir. Şüphesiz modern çağda artık insani ilişkileri yöneten insan–üstü bağlar ortadan kalkmış durumdaydı. Yani Nietzsche’nin niyeti, sanıldığı gibi nihilizmi yüceltmek ve onun bayrağı altında toplanmaktan ziyade Nihilizmin aşılması gereken “geçici bir durak” olarak görüyor ve ortaya çıkacak yenidünyada yeni değerlere göre yaşayacak Üst–insanlar ortaya çıkacaktır.[5] Peki, bu üst–insanlar neye göre yaşayacaklardı veya modernizmin iki önemli kavramı olan “bireycilik ve evrensellikle” milliyetçiliğin örtüşmesi mümkün müydü? Bu akıl almaz bir ironidir. Çünkü bakıldığında Modern Öncesi dönemde bir “milliyetçilik kavramından” söz etmek mümkün değil, lakin patriotismden bahsedilebilir. Bunun bizim literatürdeki karşılığı olarak “vatanseverlik” kabul edilir. En nihayetinde bu malum tezat durumda, yani modernitenin aslında hiç de böyle bir niyetinin olmadığı halde, çıkan sonucun istenenle uyum gösteremediği fikri kendini açık eder. Bu karmaşadan tam anlamıyla kurtulmak da pek mümkün görünmüyor. Bu hususu Zelyüt “milliyetçiliğin ne bir teorisi ne de bir teorisyeni” vardır; “teorisiz bir apolojidir” şeklinde ifade etmektedir.[6] Ancak bu ifade milliyetçilik üzerine düşünenlerin olmadığı kanısına varmamıza kesinlikle karşı çıkar, zira bu konuda düşünenler azımsanamayacak kadar fazladır. Lakin gerek teori öncesi aşamada, gerekse sonrasında sosyal bilimlerin felsefi sınırlarını zorlayan nüansları ve özü itibariyle adeta bir bukalemun havası yaratmasıyla birçok makro teoriyi çıkmaza soktu milliyetçilik. Onun hem yeryüzü ölçeğinde evrensellik kazanmış olması, hem de her ülkede evrenselliğe meydan okuyan ruhuyla resmettiği tablonun dışına çıkıyor olması onu, sosyal bilimcilerin işlerini bütünüyle zorlaştıran bir boyuta dönüştürmüştür ki bu haliyle “sosyal bilimlerin kör noktası” olmaya devam etmektedir.
Zelyut ve Göregenli’nin ifadesiyle; milliyetçiliğe felsefi ve politik psikoloji bağlamında bir bakış açısı geliştirecek olursak öncelikle bu farklı disiplinlerin işlevlerini tanımlamakla işe başlamalıyız. Felsefe her şeyi olduğu gibi bırakır lakin olduğu gibi bırakmadığı tek bir şey vardır o da; “kavramlardır” yani kavramları değiştirmek bir bakıma dünyayı değiştirmektir. Bu anlamda nasyon, nasyonalizm, ulusçuluk, patriotism vb. her birine ayrı ayrı sınırlar çizer ve bu çerçevede onları açıklamaya çalışır. “Bu anlamda nasyonalizm nasıl işler?” sorusu kaçınılmaz olarak “illüzyonu ifşaya” sevk eder. Yani millet hayal edilen bir topluluktur; tahayyül edersin ve o keşif değil bir icattır. Dolayısıyla “zaruri yanılsama” olduğunu ifşa ile “onun nasıl işlediğine de bir atıf kabul edebiliriz.[7] Batılıların icat ettiği bu kavramların arka planını oluşturan şey “hayattır”. Psikoloji ise bu kavramların bireyde ya da grupta tezahürüne bakmakla yükümlüdür. Bu durum bir nevi psikolojinin geleneksel olarak insan davranışlarını incelemesinden kaynaklanır. Dolayısıyla değiştirmek için bilgi üretmek zorundadır. Politika, bu anlamda kendimizi gerçek dünyanın bir yerine konumlandırmamızdır. Bu durum kendimiz ve diğerlerinin nasıl işleyeceğini inşa etmektedir. Birey bir grubun içine doğar ve sosyalizasyon sürecini inşa etmeye başlar. Bireysel kimliğimizin yanı sıra bir de sosyal kimliğimiz vardır ve bu bizim kanaatimizin dışında gelişir “makbul aile/gruba” veyahut “makbul olmayan” bir aile/gruba doğmak mümkündür ve bu doğal ortama aidiyet, kimlik özdeşliği inşa eder. Bir ülke içinde, insan zümrelerinin bir tek hâkimiyet altında birleşmesinin, bir millet mahiyetini iktisap etmesinin müspet neticeleri mevcuttur. Ülke içinde sağlanmış hukuki nizam sayesinde iktisadi hayatın inkişafi, medeniyetçe yükselme imkânlarının genişlemesi, milletin kendi varlığını koruma kudretinin artması, müstakil bir siyasi varlık olarak yaşayabileceğine, kendi milli mevcudiyetini herhangi bir mütecavize karşı koruyabileceğine itimadının kuvvetlenmesi ve bütün bunların fertlerin ruhlarında tecellisi ve bu millete mensup fertlerde hayatiyetin biyolojik ve psikolojik dinamizmin, yaşamak ve yaratmak kudret ve arzusunun kesifleşmesi, bu neticelerin mühimlerindendir. Bir milletin şekillenerek meydana gelmesinin mazideki başarı veya felaketlerine kutsi nazariyle bakmaları şeklinde kendini gösterir.[8]
Milliyetçi insan milletinin tarihteki parlak devirlerini, başarılarını hatırladığı zaman, gurur duyar, karanlık devirlerini, felaket ve ıstıraplarını hatırladığı zaman ise mahzunluk hisseder. Milletlerin psikolojisinde, dikkate şayan bir ruhi hadise müşahede edilmiştir: “Bir millet tarihte ne kadar çok hazin ve ıstıraplı devirler geçirmiş ise, yabancı milletlerin tecavüz, zulüm ve istibdadına ne kadar maruz kalmış ise, o nispette milletine bağlı ve o nispette de milliyetçi olur.” Polonyalılar ve Yahudiler bunun güzel birer misalidirler. Milliyetleri yüzünden asırlardır çektikleri ıstırap ve felaketlere rağmen bu iki millet Lehler ve Yahudiler dünyanın en milliyetçi milletlerindendir.[9] Baktığımız zaman bu durum evrenin, yaşamın ve hatta insanın özünün bu örüntünün bir ürünü olduğu sonucuna doğru bizi sürükleyebilir. Mevzu bahis bir klişe lakin insanı olgunlaştıran “acılar” belki de insanların ürettiği milletleri de var ediyor, olgunlaştırıyor ve hatta kenetliyordur. Bu husus bizi Nietzsche’nin güç istemi fikrine bir başka kulvardan bakmaya sevk edebilir. Nietzsche, insanın “her değerlendirme ediminde, yüreğinin kin ve öfkesinde … her aşk ve arkadaşlık arzusunda güç isteminin kendini ifşa ettiğini” düşünür.[10] Milliyetçilik bir tutku bir bağ ise bu uğurda yaşananlar belki de varoluşun ta kendisiydi…
Yeryüzünde zuhur edip de, bugüne kadar yaşamaya muvaffak olan bütün milletler, cesur fertler, büyük şahsiyetler yetiştirmiş olan milletlerdir. Milletin hayat ve bekasının bahis mevzu olduğu mücadele ve savaşlarda büyük yararlıklar göstermiş, millete olağanüstü hizmetlerde bulunmuş insanlara “kahraman” adı verilir. Bu büyük şahsiyetler milletin hafızasında derin ve ebedi izler bırakırlar. Millet içinde zuhur eden milletsever halk şairleri bu kahramanların menkıbelerini şiirle inşa edip onlar hakkında destanlar yazarlar. Bu suretle kahraman milletin mukaddesat hazinesinde yer alır.[11] Bu durum Edward Said’in milletlerin tahayyül edilen topluluklar olduğu kadar yorumlayıcı topluluklarda oldukları fikrini yansıtır niteliktedir. Dolayısıyla milletler kendi (milli) tarihlerini ve kendi kendilerinin yorumlarını yaratmaları sürecini ifa eder.
Sonuç itibariyle; birey dış dünyanın kendisine zorla kabul ettirdiği değerlere karşı bir savunma savaşı verir. Bir tür “hayali elek” yaratır ve elinden geldiğince özü korumaya çalıştığı gibi ortadan kaybolanı da bulup yeniden yerine yerleştirme eylemi gerçekleştirir. Böylece milliyetçilik toplumsal kendilikler arasındaki etkileşimler aracılığıyla toplumlar ve kültürler tarafından sürekli olarak yeniden yaratılmaktadır. Kişinin üyesi olduğu toplumsal kendiliği dünyanın geri kalanından ayıran fiziksel ve yapısal sınırların bulanıklaştığı bir dönemde milliyetçi duyarlılıklar daima hassaslaşmaktadır. “Burada kişilerin değişmesini istemedikleri kendi benlikleridir.”[12]
[1] Mustafa Armağan, Tartışılan Sınırlar Değişen Milliyetçilik, (Çeviren: İsmail Türkmen) Şehir Yayınları, İstanbul 2001, s.7.
[2] Mustafa Armağan, a.g.e., s.7.
[3] Emine Gökalp, “Milliyetçilik: Kuramsal Bir Değerlendirme”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1, ss. 286-288.
[4] Montserrad Guibernau, 1997, “Milliyetçilikler”, 20. Yüzyılda Ulusal Devlet ve Milliyetçilikler, Çev. N. N. Domaniç, İstanbul: Sarmal Yayınevi, s.221.
[5] Mustafa Armağan, a.g.e., s. 6.
[6] Solmaz Zelyüt, Melek Göregenli, “Felsefi ve Psikolojik Açıdan Milliyetçilik ve Irkçılık” Paneli, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Kasım 2012.
[7] Solmaz Zelyüt, Melek Göregenli, “Felsefi ve Psikolojik Açıdan Milliyetçilik ve Irkçılık” Paneli, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Kasım 2012.
[8] Sadri Maksudi Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ötüken Yayınları, 3. Baskı, s.21-37.
[9] Sadri Maksudi Arsal, age. , s. 21-37.
[10] Raymond Belliotti, Stalking Nietzsche, Grennword Press, London, 1998 s. 83 bkz. aynı zamanda s. 114-117. İnsani tutkularla güç istemi arasındaki ilişkiye ilişkin benzer bir psikolojik yorum için bkz. Robert C. Solomon, Living With Nietzsche, Oxford University Press.; Oxford, s. 70-78.
[11] Sadri Maksudi Arsal, a.g.e., s. 21-37.
[12] Ayşe Serap Beyli, “Milliyetçilik ve Sosyal Psikolojik Zemin”, Turkish Studies Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 5, Ankara 2014, s. 419.