O Gizemin Sırrı


Nusret Özüş
Ege Üniversitesi
Psikoloji Böl. Öğr.

Bir başkasının içindeki bu özlem, bir yaraya dönüştü. Yara bandı aradı durdu. Dünyaya yaralıydı, dünya yarasıydı. Yerküreye yabancıydı. İçinde onu kül eden o buğulu özleminin yara bandını bulamadığı yerküreden öcünü almalıydı. “Ey iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm,” deyip bir apartmanın beşinci katından ‘sessiz bir çığlık’ olarak kendini yerkürenin çekimine bıraktı. Yaşam haricinde bir şey dilemişti. “Yaşamın neresinden dönülse kârdır,” diye fısıldamıştı, ki intihar bir başka dünyaya duyulan özlemin tercümesi değil miydi sanki? Kim bilir bu belki de bir Nilgün Marmara idi. (Psikoloji’ye sorsan bu duruma ‘depresif epizod’ der ki psikoloji nedenini bulamadığı her şeye bir yalan, bir maske yamalayan bir acizlik değil mi sanki?)

Mesela kimi kadın içinde taşıdığı bu yakıcı, kavurucu, keşfedici gizem arzusunu esasında farklı diye psikotik olan bir adamla teskin etmeye çalıştı. Zira farklıydı, zira gizemli duruyordu. Psikotikti ama sıradandı. Yetmedi: kadın adamı terk etti. Bir başkası bu gizeme olan merakı bir yolculuğa, başka bir yerde olmayı arzulamakla sarf etti. Her bahar gitmek istedi. Yetmedi: Hiçbir bahar gidemedi. Bu belki de bir Can Yücel’di. Başka bir insan olmaya duyduğu arzuyu başka bir yerde olmakla karıştırdı bitti. Bilinmeyene özlem. Gizemin cazibeli görüntüsü. Bu bir kehanet. Bir tılsım. Efsun. Gizem gücü doğuruyordu. Bu güç insanlığı kendine celp etti. Kimileri yaratılışlarının, özlerinin en değerlilerinden olan gizeme olan meyil arzularını genç yaşlarındayken bozguna uğrattı: Tacizle, faizle, yalanla, aldatmayla, öldürmelerle, insanları sömürüp katlar üstünde oturmakla. Ne yazık ki onlar sıkıcı dünyaları içinde yuvarlanıp gittiler, gidiyorlar. Onlara acımalı. Katlar üstünde fakirlikleriyle kalakalmışlar. Yardıma muhtaçlar. Neyse konumuz bu değil. Asıl mevzu içlerinde bu tılsım bu efsun olanlar. Onlar keşfediciydiler. Bir gizemin derdindeydiler. Dertliydiler. Yeni, başka, apayrı bir şeyin özlemi içindeydiler, kavruluyordular.

Bir başkası bu içindeki yakıcı kavurucu özlemini, bu susuz dünyada teskin etmeye çalıştı. Apayrı bir şey arıyordu. İnsanda bulamadı. Üst insanı keşfetti. Anlatıp durdu. Farkındaydı. Anlıyordu. Başka bir şey istiyordu. Yetmedi: “‘Git buralardan Zerdüşt, sen bu kulaklara göre ağız değilsin,”‘ dedi. Kim bilir bu belki de bir Nietzsche’ydi.

Bir başkası çıktı, içindeki bu dindirilemeyen özlemi, içinde coşan duyguları, ağlamaları, hüzünleri, kırgınlıkları, bu yakıcı keşfetme arzusunun yerinin buraya ait olmadığını söyledi. Biliyordu buraya ait değildi. Hissediyordu. Burası içindekileri karşılayamıyordu, cevaplayamıyordu. Yeni bir dünya kurmalıydı. Kurdu. Adına da idealar dünyası dedi. Hakikate bir arşın daha yakındı. Kim bilir belki de bu bir Eflatun’du.

Varlığının varoluşundan bu yana aklın beslediği, kalbin doğurduğu içindeki yakıcı arzuları besleyen insanların hepsi ortak bir nakarat tutturmuşlardı. Bağırıyordular. ’Gizeme olan şu yakıcı tutku nasıl durulacak?’ diye. Gül varsa koklamak da olmalıydı. Mide varsa yemek de olmalıydı. İnsanın içinde bu derece yakıcı kavurucu savurucu duygular varsa bunu teskin eden bir şey de olmalıydı. Bu gizeme meyil anahtarı hangi hazine kilidine uyuyordu ki?

Birileri daha çıktı… Bu soruya gür bir seda ile cevap veren. Bulduklarıyla dolup taşıp ‘Yetti! Yetti!’ diye her yeri çınlatan. Buldukları ‘keşfedilmeyi bekleyen’ idi. Çağın üstüne çıkıp bağırıyorlardı. Kulak paslarını teker teker siliyorlardı. Ali Şeriati, Halil Cibran, B. Said Nursî gibi. Keşfettikçe keşfediyorlardı. İçlerinin kandilini doldurup, bununla dolup içlerini balkonlarına asıyorlardı; gelen giden de içlerindeki o yakıcılığı bu ışıkla bulabilsin diye. Kendi içlerine olan yolculuklarında yorgun düşenleri sırtlıyorlardı. Evet, bu gizeme olan meyil anahtarı Tanrı hazinesine uyuyordu. Zira O en gizemliydi. Gizem de güç saklıydı. Ve en güçlü olan keşfedilmeyi bekleyen yine o Büyük Sanatçı’ydı.

Bu mevzuyu Halil Cibran’a sorsan ‘ben kendi kendimle konuşuyorum; sadece bazen başkaları da duysun diye sesimi yüksek çıkartırım’ der. Ali Şeriati’ye sorsan ‘meçhul kalmak insan ruhunun büyük acısıdır. Bir ruh ne kadar güzel, ne kadar zenginse, o ölçüde bir “tanıdık”a muhtaçtır’ der. B. Said Nursî’ye sorsan ‘kâinattan küsmüş, dünya ziynetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce (sığınılacak yer) ve mence (kurtarılacak yer) O’dur’ der.

İçlerindeki bu yakıcı, kavurucu, rahatsız edici gizeme olan merakın derdinde olanlar, hep bir yolculuk bekleyenler, gizemli diye psikotik adam ya da kadınları sevenler, üst insanı özleyenler, içinde yaşadığı bu salak saçma, aptal ve şuursuz dünyadan kaçıp bir ideal dünyası arayanlar!… ‘Keşfedilmesi gereken’i keşfetmeden içinizin yakıcı suları durulmayacak. Ve yüce keşif arzunuzu en güzel keşifle ödüllendirmeden kâşif olamayacaksınız.