Otobiyografik Bellek ve Kültür İlişkisi


Merve Mutafoğlu

Uzman Psikolog


Neyi, neden ve nasıl hatırlarız? Bu soru yıllardır bilim insanlarının ilgisini çekmiş ve yüzlerce araştırmanın konusu olmuştur. 1885 yılında, Hermann Ebbinghaus 2300 adet anlamsız heceyi ezberleyip bunların kaç tanesini hatırlayabileceğine dayanan çalışmalar yaparak öğrenme ve hafıza süreçlerini tarihte ilk kez sistematik olarak çalışan kişi oldu. O günden bugüne insan belleği araştırmalarında önemli bir yol kat ettik. Hem bilişsel psikoloji hem de nörobilim alanındaki çalışmalar bize aslında pek çok farklı bellek sistemi olduğunu gösterdi. Açık/örtük, kısa süreli/uzun süreli, semantik/episodik bellek sistemleri bunlardan bazıları. Bu yazıda ise (sözelleştirilebilen bellek olarak da bilinen) açık belleğin bir parçası olan “otobiyografik belleğe” ve onun kültür tarafından nasıl şekillendirildiğine odaklanacağız.

 

Otobiyografik ya da episodik bellek, kişilerin yaşamlarına dair olayları içeren bellek sistemidir (Conway ve Rubin, 1993). Otobiyografik bellek alanında çalışan araştırmacılar bu olayların nasıl kaydedildiğine, hatırlandığına, öyküselleştirildiğine ve paylaşıldığına odaklanır. Otobiyografik anılara baktığımızda belli bir zaman diliminde gerçekleşmiş deneyimleri temsil ettiklerini ve bu deneyimlerin duyusal, kavramsal ve duygusal özetlerini içerdiğini görürüz (Conway ve Rubin, 1993). Çoğunlukla görsel imgelerin eşlik ettiği bu anılar belli bir perspektiften hatırlanır ve hatırlama esnasında bir tür zamanda yolculuk hissi oluşur. Bu anlamda otobiyografik bellek insanı insan yapan temel özelliklerin başında gelir. Bu özelliklerden bir diğeri olan dili anlama ve kullanma yetisi ile arasında öyle bir ilişki vardır ki, kimi psikologlar otobiyografik hafıza yetisinin hikâye anlatma yetisi üzerine şekillendiğini, çocukluk amnezisi denilen hayatımızın ilk yıllarına dair anıların eksikliğinin sebebinin de o yıllarda dil öğreniminin ve dolayısıyla bu anlatı yetilerinin henüz kazanılmaması olduğunu iddia eder (Nelson ve Fivush, 2004).

Bilim tarihine baktığımızda, otobiyografik bellek çeşitli özellikleriyle bilim insanlarını hayrete düşüren, her geçen gün yeni keşiflerle bizi şaşırtan bir olgudur. Belleğin hayati önemini bize en iyi, olağan dışı hafızaya sahip vakalar göstermektedir. Örneğin beyin hasarından dolayı hafıza sorunları olan kişilerin yaşadıkları sıkıntılar -Clive Wearing örneğinde olduğu gibi- adeta otobiyografik belleğin hayatımızdaki vazgeçilmez konumunun kanıtıdır (Wilson, Baddeley ve Kapur, 1995). Wearing, herpes virüsünün ansefalit adı verilen bir inflamasyon yaratması sonucu hafıza süreçlerinde rol oynayan beyin bölgeleri hasar görmüş bir müzisyen. Bu hasar sonucu hem geçmiş olayların büyük bir kısmını hatırlama hem de yeni deneyimleri kaydetme yetisini kaybetti ve hatırladığı tek kişi olan eşinin deyimiyle sahip olduğu tek şey bir boşluktan ibaretti. Bir başka sıra dışı durum olan ve hyperthymesia olarak bilinen aşırı anımsama durumunda ise, kişi yaşadığı her olayı en ince detayına kadar hatırlama durumundan muzdariptir (Parker, Cahill ve McGaugh, 2006). Öyle ki, bu durumdaki kimseler, kendisine rastgele bir tarihte ne yaptığı sorulduğunda, üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun o günü hafızasında canlandırıp yaptıklarını size net bir biçimde söyleyebilir. Her ne kadar bu “süper-hafıza” durumu ilk bakışta bir avantaj gibi görünse de, yaşadıkları her acı olayı ilk günkü tazeliğiyle hatırladıkları düşünüldüğünde unutmanın evrimsel tarihimizdeki uyumsal fonksiyonu da gözümüze çarpmış oluyor.

Otobiyografik belleğin desteklediği temel fonksiyonlar arasında geçmiş deneyimlerden ders alma, sosyal ilişkiler kurma ve sürdürme, duygu düzenleme ve benlik hissi oluşturma gibi özellikler sayılıyor (Bluck ve Alea, 2002). Bu fonksiyonlardan belki de en temel olanı benlik ile ilişkili olanıdır. Conway ve Pleydell-Pearce’in 2000 yılında yayınlanan makalesi benlik algısı ve otobiyografik bellek sistemi arasındaki çift yönlü ilişkiye dikkat çekiyor. Bu ilişkinin ilk göze çarpan yönü elbette benlik algımızı geçmiş deneyimlerimiz üzerine inşa etme durumumuz. Kim olduğumuza dair tutarlı bir algı oluşturmak için başımızdan geçen olaylara verdiğimiz tepkilere, hangi durumlarda nasıl hissettiğimize, kimlerle ilişkilendiğimize dair anıları kullanırız ve buna dayanarak bir benlik algısı yaratırız. Bu açıdan bakıldığında hafızayı benlik algımızı yaratırken adeta bir veri tabanı gibi kullanırız (Conway ve Pleydell-Pearce, 2000). Benlik ve bellek arasındaki ilişkinin diğer yönü ise benliğimizle tutarlı anıları daha fazla hatırlama eğilimimiz. Bellek yanlıdır ve bu da bizim için uyumsaldır: Nesnellikten ziyade öznel bir yaratım sürecine hizmet eden belleğimiz hayatta hedeflerimize yönelmemizi sağlar, motivasyonlarımızı canlı tutar ve kimliğimizi sağlamlaştırmamıza yarar. Olayları hatırlama süreci geçmişte çekilen fotoğrafları albümlerden çıkarıp bakma şeklinde gerçekleşmez. Olayları oldukları gibi hatırlamayız, çünkü beyinde tek bir “hafıza merkezi” yoktur. Olayların farklı duygusal ve fenomenolojik özellikleri beynin farklı bölgelerinde “depolanır” ve anıyı her çağırdığımızda bu özellikler o anda yeniden birleştirilir. Dolayısıyla her hatırlama anında anılarımızı yeniden yaratırız (Bartlett, 1932). Bu açıdan bakıldığında hatırlama durumu dinamik bir süreçtir ve hatırlama durumunda içinde bulunduğumuz bağlama, ruh hâline ve benlik algımıza göre farklı olayları ve hatta aynı olayın farklı yönlerini hatırlarız. Benlik kadar dinamik bir kavram hatırlama süreçlerini yönetiyorsa benliği şekillendiren faktörlerin de geçmiş olayları nasıl hatırladığımız üzerinde bir etkisi olması beklenir. Bu açıdan bakıldığında kim olduğumuz konusunda önemli bir yeri olan “kültürün” otobiyografik bellek süreçlerine etki etmesi kaçınılmazdır.

Kültür bir grubun değer, inanç ve zihinsel temsiller bütünüdür (Nisbett, 2003). Varlığımızın başından itibaren kültürel etkilere daima tabi olduğumuzdan, kültürü bir deri katmanına benzetebiliriz, biz farkında olmasak bile o daima bizi sarmalar. Kim olduğumuz şekillenmeye başlarken de kültürel etkiler kimliğimizin içine sızar, dolayısıyla kültürel değerlerle tutarlı benlik algıları oluşturmaya eğilimliyizdir (Triandis, 1989). İçine doğduğumuz ve hayatımızın her aşamasında parçası olduğumuz sosyal bağlamlar bilişsel süreçlerimizin de şekillenmesinde önemli bir rol oynar (Nisbett, 2003). Geçmiş çalışmalar kültürün hem (evrimsel süreçteki temel yeri bakımından) alt-seviye olarak ifade edilen dikkat, görsel algı gibi bilişsel süreçleri (Gutchess ve Indeck, 2009; Kitayama, Duffy, Kawamura ve Larsen, 2003) hem de daha karmaşık mekanizmalar içeren otobiyografik bellek süreçlerini etkilediğini göstermiştir (Wang ve Ross, 2005).

Kültürün otobiyografik süreçler üzerindeki etkisini inceleyen araştırmalar çoğunlukla Uzak Doğu ve Batı toplumları arasındaki farklara odaklanır. Amerikan ve Batı Avrupa (ve Avusturalya, Yeni Zelanda vb.) kültürlerine baktığımızda baskın temanın bireycilik olduğunu görürüz (Markus ve Kitayama, 1991). Bu kültürlerde her bireyin doğuştan gelen bir öz-değeri olduğu ve bu değerin dışsal faktörlerden bağımsız olduğu vurgulanır (Ayers, 1984). Bu kültürlerde özerk bir benlik algısı oluşturmak ve davranışların sosyal bağlamlardan ziyade içsel bir pusula doğrultusunda yönlendirilmesi önemlidir. Öte yandan Konfüçyüsçü etiğe bağlı olan Uzak Doğu toplumlarında toplumsal uyum ve hiyerarşinin korunması bireylerin kişisel çıkarlarından daha kritiktir (Wang, 2013). Bu doğrultuda ilişkisellik bireyciliğin önüne geçer, kişinin değeri topluma yaptığı katkı, sosyal rolleri ve uyumu üzerinden belirlenir (Ho, 1976). Bu açıdan bakıldığında Batı toplumlarında girişkenlik ve kendine güven gibi karakter özellikleri değer görürken, Doğu toplumlarında itibar, hürmet ve alçakgönüllülüğün önemi vurgulanır. Bu kültürel değerlerin devamlılığı bireylerin sosyalizasyon süreçlerine bağlıdır ve ebeveynler tarafından çocuklara erken dönem ilişkilerden başlayarak aktarılır. Kültürel etkenlerin otobiyografik anılar üzerindeki etkileri konusunda önde gelen araştırmacılardan olan Qi Wang, Batılı ebeveynlerin çocuklarıyla sözlü etkileşimlerinde çocuğun geçmiş başarıları ile duygu ve düşüncelerine vurgu yaptığından, öte yandan Doğu toplumlarındaki erken etkileşimlerde çocuğun bireyselliğinden ve duygularından ziyade ilişkilerin ve bu ilişkisel bağlamdaki sosyal rollerin önemini vurgulayan temaların öne çıktığından bahseder (Wang, 2013). Bu anlatı kurguları üzerinden çocuğa hangi temanın daha önemli olduğu ve anlatıların nasıl oluşturulması gerektiği mesajı örtük olarak verilmiş olur ve çocuk ileride kendi öykülerini de bu doğrultuda kurgulamayı öğrenir.

Kültürün otobiyografik anılar üzerindeki etkisi sahip olduğumuz en eski anılardan itibaren gözlemlenebilir. Wang 2001 yılında yaptığı çalışmada Amerikalı ve Çinli katılımcılardan en eski çocukluk anılarını anlatmalarını istemiştir. Bu çalışmanın sonuçları Amerikalı katılımcıların Çinli katılımcılara göre daha erken yaştan anı anlattıklarını ve anlattıkları bu anıların daha uzun ve spesifik olduğunu, kendilerine daha fazla odaklandığını ve daha fazla duygu referansı içerdiğini gösterir. Buna karşılık Çinli katılımcılar verdikleri anılarda kendilerinden bahsederken daha çok sosyal rollerine odaklanmış, daha kısa, genel ve ağırlıklı olarak kolektif aktivitelere odaklanan anılar anlatmıştır. Bir başka çalışmaya göre kişilerin kendilerini tanımladığını düşündüğü anıların zenginlik derecesi de kültürden etkilenir (Jobson ve O’Kearney, 2008). Avustralyalı ve Asyalı katılımcılara özerk veya ilişkisel yönlerini vurgulayan anılarının sorulduğu bu araştırmada, özerklik anılarında Avustralyalıların Asyalılara göre daha çok detay verdiği, ilişkisel anılarda ise Asyalıların Avustralyalılara göre daha çok detay verdiği kaydedilmiştir. Anıların görsel olarak hangi perspektiften hatırlandığı da kültürel etkilerden etkilenebilen bir unsurdur. Diğer bir çalışmada Amerikalıların anılarını ağırlıklı olarak kendi gözünden, Asyalıların ise kendilerini de dışardan görecek şekilde, başkalarının gözünden hatırladığı bulunmuştur (Cohen ve Gunz, 2002). Ayrıca Amerikalıların anılarını Asyalılara göre daha pozitif (Oishi, 2002) ve daha önemli (Wang ve Conway, 2004) olarak nitelendirdiği gösterilmiştir.

Kültürel değerler içselleştirilip benliğin bir parçası hâline gelir, ancak bu kültürel değerlere sahip olmak için illa o kültüre doğmuş ya da o bağlamda büyümüş olmak gerekmez. İçselleştirilen farklı benlik yapıları da otobiyografik bellek süreçlerini etkileyebilir. Bununla tutarlı olarak Wang ve Ross (2005) katılımcıların dikkatini kendilerini eşsiz kılan özelliklerine veya ilişkisel yanlarına çektiklerinde hatırladıkları en erken anı yaşının değiştiğini kaydeder: Kendilerini eşsiz yapan yönlerine odaklanması istenen katılımcılar, kendilerini sosyal grupların parçası olarak tanımlaması istenen katılımcılara oranla daha erken dönemden anı vermişlerdir. İki kültürlü (örn., Amerika’da büyümüş Çin kökenli) bireylerin verdikleri anılarda kendilerine verdikleri referanslar yine kimliklerinin hangi yönüne odaklandıklarıyla tutarlı olarak değişebilmektedir (Wang, 2008).

Peki bu Doğu-Batı ikiliğine baktığımızda Türkiye nerede duruyor? Kültürleri farklı boyutlar üzerinden kıyaslayan çalışmalara göre Türkiye de Uzak Doğu toplumları gibi toplulukçu bir yapıya sahip (Hofstede, 1980). Nitekim Türk ve Alman gençlerin yaşam öykülerini kıyaslayan bir çalışma Türklerin anlatılarında daha fazla aile referansı olduğunu gösterdi (Altunnar ve Habermas, 2018). Türk ve Amerikalı üniversite öğrencilerinin en eski çocukluk anılarını kıyaslayan bir çalışmada ise, sonuçlar tamamıyla Amerika-Doğu Asya karşılaştırmasına paralel olmasa da, Amerikalı öğrenciler Türklere göre daha eski, daha uzun ve daha pozitif anılar veriyor (Sahin ve Mebert, 2013).

Daha önce bahsedilen anne-çocuk etkileşimi hipotezini test etmek isteyen bir çalışma da hem kültürlerarası farklılıkların hem de bireylerin benlik kurgularının anne-çocuk etkileşimi üzerindeki etkisini araştırdı ve bunun için Türkiye’nin doğusundan (Gaziantep), batısından (İzmir), ve Amerika’dan örneklemleri kıyasladı (Sahin-Acar ve Leichtman, 2015). Bulguları büyük ölçüde var olan literatürle tutarlı: Amerikalı anneler çocuklarıyla Gaziantepli annelere göre daha uzun, detaylı ve zengin paylaşımlar yaparken; Gaziantepli anneler Amerikalı annelere göre daha fazla kendini tekrar eden bir üslup sergiliyor. İzmirli anneler ise çocuklarıyla olan etkileşimlerinde bu iki örneklem arasında bir yerde kalıyor. Ancak her kültürde olduğu gibi Türkiye’de de kişilerin ne kadar bireyci ya da ilişkisel benlik kurgularına sahip olduğu kültür içinde farklılıklar gösterebiliyor (İmamoğlu, 1998). Bu çalışmada benlik kurgularına bakıldığında her üç örneklemde de hem bireyci hem de ilişkisel benlik kurguları güçlü olan, yani bir anlamda hem Doğulu hem Batılı olan annelerin çocuklarıyla daha zengin bir etkileşimde bulunduğu gösteriliyor.

Tüm bunlara bakıldığında çıkan sonuç elbette otobiyografik bellek ve çocuk yetiştirme pratikleri yönünden Batılıların Doğu’nun önünde olduğu değil. Böyle bir yaklaşım oldukça sığ kalırdı. Kültür bir toplumun yerleştiği coğrafi özelliklere, tarihi boyunca karşılaştığı fiziksel ve toplumsal zorluklara uyum çabasıyla beraber şekillenen oldukça girift bir olgudur. Dolayısıyla gözlemlediğimiz kültürel farklılıkları bireylerin ve toplumların içinde bulunduğu koşullara uyum sağlamasını nasıl kolaylaştırdığı ve bu değişkenlerin büyük resimde nasıl bir işlev oynadığı yönünden ele almakta fayda var. Otobiyografik bellek açısından bakıldığında da, bu karmaşık bilişsel işlevin benlik algısıyla yakın bir etkileşim hâlinde olup bireylerin kültürler içinde var olmasında rol oynayarak bu makro-sistemlerin devamlılığını sağladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ne de olsa kültürleri bireyler yaratır ve bireyleri de hatırladıkları şekillendirir.

 

Kaynaklar

Altunnar, N. H. ve Habermas, T. (2018). Life narratives are more other-centered, more negative, and less coherent in Turkey than in Germany: Comparing provincial-Turkish, Metropolitan-Turkish, Turkish-German, and native German educated young adults. Frontiers in Psychology, 9, Article 2466.

Ayers. E. L. (1984). Vengeance and justice: Crime and punishment in the 19th century American South. Oxford University Press.

Bartlett, F. C. (1932). Remembering: A study in experimental and social psychology. Cambridge University Press.

Bluck, S. ve Alea, N. (2002). Exploring the functions of autobiographical memory: Why do I remember the autumn? J. D. Webster ve B. K. Haight (Ed.), Critical advances in reminiscence work: From theory to application içinde (s. 61–75). Springer Publishing Company.

Cohen, D. ve Gunz, A. (2002). As seen by the other: Perspectives on the self in the memories and emotional perceptions of Easterners and Westerners. Psychological Science, 13, 55-59.

Conway, M. A. ve Pleydell-Pearce, C. W. (2000). The construction of autobiographical memories in the self-memory system. Psychological Review, 107(2), 261-288.

Conway, M. A. ve Rubin, D. C. (1993). The structure of autobiographical memory. A. F. Collins, S. E. Gathercole, M. A. Conway ve P. E. Morris (Ed.), Theories of memory içinde (s. 103–137). Lawrence Erlbaum Associates, Inc.

Gutchess, A. H. ve Indeck, A. (2009). Cultural influences on memory. Progress in Brain Research, 178, 137-150.

Ho, D. Y. (1976). On the concept of face. American Journal of Sociology, 81, 867-884.

Hofstede, G. (1980). Culture’s consequences: International differences in work-related values. Sage.

Imamoglu, E. O. (1998). Individualism and collectivism in a model and scale of balanced differentiation and integration. Journal of Psychology: Interdisciplinary and Applied, 132(1), 95–105.

Jobson, L. ve O'Kearney, R. (2008). Cultural differences in retrieval of self-defining memories. Journal of Cross-Cultural Psychology, 39(1), 75-80.

Kitayama, S., Duffy, S., Kawamura, T. ve Larsen, J. T. (2003). Perceiving an object and its context in different cultures A cultural look at new look. Psychological Science, 14(3), 201-206.

Markus, H. R. ve Kitayama, S. (1991). Culture and the self: Implications for cognition, emotion, and motivation. Psychological Review, 98(2), 224-253.

Nelson, K. ve Fivush, R. (2004). The emergence of autobiographical memory: A social cultural developmental theory. Psychological Review, 111, 486-511.

Nisbett, R. E. (2003). The geography of thought: How Asians and Westerners think differently and why. The Free Press.

Oishi, S. (2002). The experiencing and remembering of well-being: A cross-cultural analysis. Personality & Social Psychology Bulletin, 28, 1398-1406.

Parker, E. S., Cahill, L. ve McGaugh, J. L. (2006). A case of unusual autobiographical remembering. Neurocase, 12(1), 35-49.

Sahin-Acar, B. ve Leichtman, M. D. (2015). Mother–child memory conversations and self-construal in Eastern Turkey, Western Turkey and the USA. Memory, 23(1), 69-82.

Sahin, B. ve Mebert, C. J. (2013). The role of culture and self-construal in autobiographical memories of US and Turkish college students. Memory, 21(8), 1004-1017.

Triandis, H. C. (1993). Collectivism and individualism as cultural syndromes. Cross Cultural Research: The Journal of Comparative Social Science, 27 (3/4), 155-180.

Wang, Q. (2001). Culture effects on adults' earliest childhood recollection and self-description: Implications for the relation between memory and the self. Journal of Personality and Social Psychology, 81(2), 220–233.

Wang, Q. (2008). Being American, being Asian: The bicultural self and autobiographical memory in Asian Americans. Cognition, 107, 743-751.

Wang, Q. (2013). The autobiographical self in time and culture. Oxford University Press.

Wang, Q. ve Conway, M.A. (2004). The stories we keep: Autobiographical memory in American and Chinese middle-aged adults. Journal of Personality, 72, 911-938.

Wang, Q. ve Ross, M. (2005). What we remember and what we tell: The effects of culture and self-priming on memory representations and narratives. Memory, 13(6), 594-606.

Wilson, B. A., Baddeley, A. D. ve Kapur, N. (1995). Dense amnesia in a professional musician following Herpes Simplex Virus Encephalitis. Journal of Clinical and Experimental Neuropsychology, 17, 668-681.