Öykü (Bölüm-2): İlk El
Bağlan Keskin
Psikolog
Eda ve Dilara odalarına doğru yürüyorlardı. Akın denen sporcunun bayılma hikâyesi Eda’yı çok etkilemişti. Ancak kısa sürede kendine gelmesi Dilara’yı şüphelendirmişti. Dilara, Eda’ya çocuğun kendini mağdur göstermek için bunu yaptığını söyledi. İlk başta neden mağdur gözükmek istediğini anlayamamıştı Eda. Ancak Dilara, Akın’ın annesi ile ilgili edindiği bilgileri paylaştığında Eda hak verir gibi oldu. Ölen yakınlarına bakıldığında, en kötü profil Akın’ın annesinindi. Para için yapılmış beraberliklerin sonu hep kadının yeni bir aşık bulup gitmesiyle bitiyordu. Genelde daha zenginini buluyordu kadın. Ancak aralarda hatalar yapmıştı. Milyarder nişanlısını adamın şoförü için terk etmişti mesela. Arada da bir kaç çapulcu ile yeni yetme yazar, şarkıcı falan vardı. Eda, Dilara’nın bu kadar bilgili olmasını takdir etti. Kendisi neredeyse hiç araştırma yapmamıştı. Bütün bunları anlatırken gözlerini patlatan Dilara’ya hak vermişti ama Akın’ın annesinin hayatı da kendisi için bir yol gösterici olmuştu bir anda. Çok güzeldi, bunu saklamaya gerek yoktu. Temiz, parıltılı ve lüks bir hayat onun olmalıydı. Güzelsen ve bu bütün kapıları açıyorsa neden bunu kullanamayasın ki? Akın denen, o havalı gözüken ama ilgi çekmek için annesinin başladığı işi tamamlamak; herkesi sömürmek için bayılma numaraları yapan çocuk, annesinin içinden çıkmış bir zavallıydı. Nefret ediyordu böyle tiplerden. Eda, kendi annesinin kendi kusursuzluğu üzerinde hep bir gölge olduğunu düşünmüştü. Bu Akın da, annesi için bir hayal kırıklığı olmalıydı, emindi.
İki kadın yan yana olan odalarına girdiler. Dilara yatağına uzandı. İçinde durduramadığı bir öfke olduğunu hissetti. Akın denen o adam şımarığın tekiydi. Dilara hem annesini, hem babasını kaybetmişti ama ortalarda ayılıp bayılmıyordu. Öfkesinin yönü Akın’dı. Farkında olmadan buna karar vermişti.
Eda odasına girdiğinde hemen aynaya baktı. Salondaki yuvarlak ayna, yansıtma açısı olarak Eda’yı biraz geniş göstermişti. Üstelik istediği zaman her daim bakamamıştı kendisine. Odasındaki boy aynasında, kendisini eskisi gibi bulunca çok hoşnut oldu. Ancak şu yemek şirketinin yiyecekleri onun düzenini bozacaktı. Rutinine geri dönmek için yarından itibaren kendi yiyeceklerini kendi hazırlayacaktı. Yolun başındaki marketten sipariş verebilecekleri söylenmişti. Yatağına uzanmadan dikkatle elbiselerini çıkarırken Dilara’nın gençliğine rağmen zekâsına hayran kaldığını fark etti. Annesi garip garip insanlarla takılmayıp kendisine akıl vermeyi tercih etseydi, belki ölmezdi diye düşündü. Ama sonra o aciz kadının vereceği aklın bir hiç olduğuna karar verdi.
Akın odasında yatağında oturarak duruyordu. Ali, Hande, Giray ve Erdal başındaydılar. Hande kazada kimsenin ölmediğini söylediği için Akın’ın bayıldığını düşünüyordu ve biraz vicdan azabı çekiyordu. Ali, sürekli savaşta başka bir askerin hayatını kurtarmış bir asker gibi davranıyordu Akın’a. Erkeksi bir hayır işi gibi. Giray çok meraklıydı çünkü üçünün bir sırrı olduğunu anlamıştı. Kontrol elinde değildi, gergindi. Erdal’ın da sözleri duyguları vardı ancak fazlalık olduğunu hissetti ve çıktı odadan. Aklındaki yine kendine kalmıştı. İyi geceler demek için attığı bir iki adımdan geri döndü, hızla odadan çıkan Ali ve Giray yolunu kestiler. Arkasına bakmadan kapıyı içeriden kapatan Hande de hevesini kırdı, geri dönüp odasına gitti.
Akın, Hande’nin yine kimsenin ölmediğini söylemesinden ve bunu kanıtlamasından korkar şekilde genç kadının yuvarlak yüzüne bakıyordu. Hande tezini savunmaya devam etti ancak anlattıklarının içeriği hiçbir kanıta dayanmıyordu. Anlattıklarının temelsizliği üzerine Akın, içini yavaş yavaş bir sıcaklığın sardığını hissetti. Kendini tutamadı ve aklındakini söyledi:
Yüzleş artık, annem de senin baban da öldü.
Hande önce kafasını yüzünde hafif bir tebessümle hayır anlamında iki yana salladı. Sadece bir an gerçekten babasının öldüğünü düşündü. Kaybetmek istemediği bütün şımarıklıklarının, artık düzenli bir hayata geçmesi gerektiğinin, İngiltere’deki okulunu bitirdiğine ilişkin babasına söylediği yalanının farkına vardı. Bu yalanı asla düzeltemeyeceğini düşündü. O birkaç saniyelik ruh hâline katlanamadı ama patlamadan tekrar babasının yaşadığına ikna etti kendini. Akın çoktan yatağın içine girmiş gözlerini kapatmıştı. Hande sessizce odadan çıktı. Bütün gece evi dolaşacaktı.
Ali odasında yatmaya hazırlanırken; Giray, Ali’nin yatağına oturmuş neler olduğunu anlatmasını bekliyordu. Ali genç adamın ısrarı karşısında bıkkınlıkla beraber bir şeyler söyleme ihtiyacı hissediyordu. Yavaş yavaş bu çocuğu bir yerlerden gözünün ısırdığını fark etti. Evlendiğinden beri doğru düzgün gece hayatına bulaşmamıştı. Belki önceden takıldığı mekânlarda görmüştü. Yirmili yaşlarının başındaki Giray’ı, kendi gençliğindeki mekânlardan tanıyor olamazdı. Yaşlı ve zengin, sevgili merhum karısıyla evlenmeden önce gey barlarda eskortluk yapan Ali, Giray’ı o mekânların birinde görmüş olabileceğini düşündü. Zaten bir eşcinseli tanıyacak kadar tecrübeliydi. Giray’dan o elektriği almıştı. Kendisi için hazırlanan yatağa, Giray’ın yanına oturdu ve elini genç adamın omzuna koydu. Ona telaşlanmamasını ancak Hande’nin aslında kimsenin ölmediğini söylediğini anlattı. Birden gelen bu fiziksel temas karşısında zaten ne yapacağını şaşıran Giray, aldığı haberle iyice şoka girmişti. Ali’nin,
‘ama kimseye söyleme şimdilik, sana güvendiğim için söyledim’
sözleriyle iyice kontrolünü kaybetmişti acemi genç adam. Uykusuz bir gecenin sonunda odasına giden Ali; vücudu buruşmuş ama botokstan yüzünde bir tane bile mimik kalmayan karısının yaşama ihtimaline karşı bu saf ama varlıklı ailenin çocuğu olan Giray’ı garantiye alabilirdi. Eğer karısı gerçekten Ali’nin planına göre erken, doğal koşullara göre ise geç öldüyse Giray da küçük bir macera ve belki de yazdığı kitaplardan parayı kıran şu Profesör’ün mirasının anahtarı olarak kalırdı. Üstelik ne kadar yakışıklı olduğunu düşününce alan razı satan razı durumu kaçınılmazdı. Rahmetli karısı, Ali’yi en yakın arkadaşının liseli torunuyla basınca da aynı şey olmamış mıydı? Sessiz kalmıştı çünkü sessizliği karşısında alacaklarına bağımlıydı. En ahlaklı geçinenlerin bile en az kendi kadar günahkâr olduğunu bütün hayatı boyunca görmüştü Ali.
Hande, evde köşe bucak neresi varsa bakıyordu. Çekmeceler boştu, dolaplar boştu. Tahmin ettiği gizli geçitler yoktu. Rastgele bulduğu bir kapının, babasının kaldığı odaya açılacağını düşünmüştü. Hiçbiri olmadı. Üstelik evin bu kadar terk edilmiş olması hayal kırıklığıydı. Kütüphanede raflara gelişi güzel yerleştirilmiş kitaplar vardı. Sayıca çok değillerdi ve bu yüzden hepsine göz gezdirebilirdi Hande. Rafların birinde deri bir kutu buldu. Yatak odasında olması gereken cinsten bir kutuydu. İçinden tek bir anahtarlığa bağlı dokuz anahtar çıktı. Aradığı şey tam da bu olabilirdi. Tahmin ettiğinden daha çok tıkırtı çıkarmış olmalıydı ki Giray kapıda belirdi. Sanki başından beri Hande’nin bir şeyler aradığını biliyormuş gibi kutudan ne çıktığını görmek için eğildi. Anahtarlar çok belirgin sır araçlarıydılar ve Giray içinden bu durumu fazla klişe bulmuştu. Hande’ye uykusunun tutmadığını ve uzun zamandır evin içinde onu izlediğini söyledi. Hande neden ortaya çıkmadığını sordu ama karşılığında usta bir geçiştirmeyle karşılaştı. Kızcağız Giray’ın birden konuya girmesiyle, izlenildiğinin öfkesini unutmuştu. Zaten babası ölmediği için, onun sürekli kendisini izlediğini düşünüyordu. Giray da Ali’nin söylediklerinden Hande’nin neyin peşinde olduğunu az çok tahmin ettiği için ona göre konuşmuştu. Dedektif ile katil, artık ortak olmuşlardı yani.
Sabah kahvaltıda herkes normal gözüküyordu. Eda sadece meyve yiyordu. Merve sürekli neden bir ilerleme kat edilmediğinden yakınıyordu. Bora kız kardeşinin dediğini onaylayan kafa hareketleri yapıyor ama dinlemediğini, farkında olmadan belli eden bakışlar atıyordu. Erdal arada söze girecek gibi oluyordu ama sesi erken kesiliyordu. Kahvaltı sırasında Hande ve Giray dışında herkes fikirler üretiyordu. Arada duyduğu kelimelerden Bora, İlk El Gemisinin Vatikan’a bir toplantıya gideceği hayalini kurmuştu. Aklına nedense yatmıştı bu fikir.
Kahvaltı servisi bitince, salona geçen mirasçılar, bu düzene daha bir gün olmadan alışmışlardı. Özellikle Merve sonunda istediği hayata sahipti. Bütün kahvaltı boyunca bir sonuca ulaşamamalarından şikâyetçi olması boşunaydı aslında. Bu evde ömrü boyunca yaşayabilirdi. Diğer mirasçılar ve hatta kardeşi Bora da gitse çok iyi olurdu ama. Akın artık sırlarla ilgilenmek istemiyordu. Kahvaltının rehaveti geçince herkese, ortak bir vekâletname hazırlatıp evi satmaları gerektiğini söyledi. Hande, mirasçılar uğultu hâlinde birbirleriyle konuşmaya başlayınca araya girdi. Elindeki anahtarları göstererek böyle bir şeye gerek olmadığını ve kazada hiç kimsenin ölmediğini söyledi. Akın tekrar bu olaya dönmek istemiyordu. Gözünün önüne annesi ve bir grup insanın çırılçıplak bir masada yemek yedikleri görüntüsü geldi. Daha doğrusu, daha önce hatırlamadığı anısı…