Öykü (Bölüm-2): Vahit Zaman
zengindilenci
|
29.08.13 Merhaba Günlük! Bugün, belki, tesirini geri kalan hayatım boyunca yaşayacağım bir gün oldu benim için. Zor bir gündü. Güzel bir gündü. Aslında neler yaşadığımı çözümleyecek bir halde değilim şu an. Sanırım sadece senle paylaşmak istediğimden, eve varır varmaz birkaç satır karalamaya geldim yanı başına. Biliyorsun, Tuğba’yı epeydir görmüyordum. Bugün iş çıkışı çalıştığı kitapçıya, onu ziyaret etmeye gittim. Nereden esti bilmiyorum inan ki. Kütüphaneden çıkmamla birden ayaklarım beni oraya götürdü. Çok uzatmayacağım, çünkü şimdi gidip kahvemi alıp düşüncelere dalmak istiyorum. Ne desem boş, ne söylesem değersiz. Kahvemi yudumlamak istiyorum, her düşünce dehlizimi kahve seli bassın istiyorum… Şu an istediğim tek şey bu. Buna inanamıyorum. İnanamıyorum. Onu gördüm günlük, onu gördüm! İnanabiliyor musun? Tuğba’nın çalıştığı yerde çalışıyor, yakın zaman önce başlamış işe. Adı Çiğdem. Ah, keşke, onun güzelliğini anlatırken kelimelerin kifayetsiz kalmayacağı bir lisan biliyor olsam. Ancak, pekâlâ var mıdır ki öyle bir lisan? Bilmiyorum günlük, hiçbir şey bilmiyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece onu düşünmek istiyorum. Panzehirim zehrin ta kendisi, bunu biliyorum. Ama elimde değil günlük. Yakında Tuğba’yla konuşmam gerekeceğini sanıyorum; ama o zamana kadar bu derdimi paylaştığım tek dostumsun. Sağ ol, sen de olmasan, sen de olmasan günlük…
|
Merhaba, ben Genç Vahit. Bunlar da benim Acılarım. Hahhahahaha. Biraz önce “o gün günlük tutmuş olsaydım nasıl olurdu acaba?”yı denedim. Yok yok, günlük hiç de bana göre değilmiş. Günlüğe yalan söylemek nedir yahu? Yalan değil de yani birtakım şeyleri olduğundan farklı anlatmak, belki bir şeyleri saklamak. Olduğu gibi anlatmamak yani. Sana karşı olunca, yani bunları okuyacak kanlı canlı birine karşı, yazması ayrı.
İşten çıktım. Gittim Tuğba’cığımı görmeye. Eşek gözlü Tuğba. Kitap marketlerinden nefret ederim. (Ben kütüphane insanıyım! Her ne kadar mahpusluk olarak görsem de bu böyle.) Tuğba da bir zamanlar o yerlerden pek hazzetmezdi. Ancak hayat gailesidir ki yegâne dert, birkaç yıldır popüler kitap marketlerinden birinde çalışıyor. Büyük bir alışveriş merkezinde çalıştığı bu dükkân. Kütüphaneden yürümek için hayli yol var aslına bakarsan, ama yürümesi keyifli. Kulağımda Ortaçgil, Birsen Tezer, ofof, aman aman. Habersizden gidiyorum ama umarım bu çat-kapı-Vahit şanslı günündedir, diyorum ve yanılmıyorsam bugün işi erken bitecekti, yarıma kadar çalışmıyorsa bir kahve ısmarlarım eşek gözlü, nur yüzlü, tosun Tuğba kızçeye, hehhe, diye kuruyorum kafamda.
Nasıl da kalabalık! Berbat bir hengâme: Ses-ses-ses, genç sevgili çiftler, anne-baba-oğul-kız ve her türden çeşitli kombinasyonları, genci-yaşlısı bir sürü insan, yalnız kovboylar, eh köşe başlarında kitabı inceleyen -başka bir ifadeyle okumaya başlamış- insanlar, konuşmalar, yanındaki kişiye kitap hakkında bilgi verenler -ama her ne diyorsa aslında demek istediği “ben, bu kitabı okumuştum” demek olanlar-, hmm çalan güzel şarkı, çocuklar için olan bölümde bir ağlama sesi ve bağırış, pek uğramadığım dvd ve başka şeyler bölümünde koyu bir sohbete dalmış kitap marketi çalışanı ile güzel bir kadın, kasadan gelen “buyurun, sıradan alabilirim” telkini, eheey şurada bir Bukowski gördüm, selam olsun, etrafta kitapları istiflemek yahut kitap bulmakla meşgul çalışanlar… Peki ama bu Tuğbiş nerede? TUĞĞBİİİŞŞ, diye bağırdım bir-iki kez. Hahhaha. Kimsenin kimseyi duyacağı yok böyle bir ortam da ya işte, bana da eğlence çıktı. Ayıp bir şey aslında. Resmen günah. Bana göre öyle. Günah demişken din kitaplarına doğru yöneldim. ‘Teveccüh etmek’ de ‘yönelmek’ anlamına geliyor olmalı. Neyse zaten yönelmek de fena bir sözcük değil. Ama demek istediğim, din kitaplarına doğru teveccüh ettim. İçinde hatırı sayılır dozajda kutsallık ve hareket-anlamında-yönelmekten öte fikri bir muhayyilesi var sanki teveccüh etmenin. Ettim teveccüh. Allah, sen büyüksün!
Cikcikcikciiiik, pırrrr… Şimdi tam bu anda -tam bu anda ya!- içimdeki kıpırtıyı, kıpraşmayı anlatabilmek için sana yakut-safir sinek kuşlarının uçuş aerodinamiğinden, saniyede 15 ila 80 kanat çırpışının sırrından bahsetmem gerekiyor. Ama konuya çok hâkim değilim. Ebabil kuşu vardır mesela. Onu bilirim ben. Ben… ben sevda kuşuyem!
Karac’oğlan der ki;
Kalk dilber gidelim bağ arasına
Şakısın bülbüller gül incinmesin
Eser seher yeli zülfün dağıtır
Gerdana dökülen tel incinmesin
Neşet Ertaş der ki;
Zülüf dökülmüş yüze aman
Kaşlar yakışmış göze aman aman
Usandım bu canımdan aman aman
Dert ile geze geze
Erkan Oğur der ki;
Dedim, sinem üzre vurdun, bu dağı
Dedi, o halimin yadigârıdır
Dedim, zülfün olmuş boynumun bağı
Dedi, hayalimin yadigârıdır
Ferdi Tayfur der ki;
Çeşmenin başına bir güzel inmiş
Eğilmiş zülfünü suya düşürmüş
Mevlam bu güzeli kime yâr etmiş
Gelmez olaydım, güzel yüzüne bakmaz olaydım
Ne mi oldu?
Hiiiç, hiçbir şey olmadı. Hahha. Seyrediyorum sadece. Herkese nasip olmaz(?)
Hummalı bir çalışma. Bazı kitapların sırasını değiştiriyor, bazılarını ayırıp yamacındaki kutuya koyuyor, onların yerlerineyse beriki kutudan aldıklarını yerleştiriyor ve saire. Kitapları düzenliyor yani. Ama… acayip! Nasıl ya? Kitapları düzenlemek ne zamandır böyle tatlı bir iş ki? Hay Allah. Kitapları düzenliyorsun sen yahu. (Sana demiyorum, sitemim başkasına.) Nasıl bu kadar tatlılıkla yapılır ki bu iş… Koca kütüphaneyi düzenliyoruz biz her gün be. Manyak. Ben bir tane insan görmedim bu işi bu denli tatlı yapan. Tatlı. Tatlılığı kıvırcık saçlarının zülüflerinde saklı. En ufak hareketinde dahi bir tatlılık keseciği zülüflerinin birinden kurtulup havayla temas ediyor ve oksijenle girdiği tepkime sonucu, yanlış olmasın, 2m2 kadar bir alanda sanıyorum, tatlılık koruyucu kalkanını devreye sokuyor. Tüm bunlar olurken o hiçbir şey olmuyormuş gibi kitaplarla boğuşuyor… Kendini öyle vermiş ki işine, dünya yıkılsa umurunda değil. Hem kalkan devrede ya zaten, yıkılsa ki ne olacak!
Yüzünü incelemeye koyuluyorum. Ancak sadece yarısını görüyorum. Bu kötü. Yaklaşık bir buçuk metre uzunlukta dörder raflı, dört bölmeli uzunca iki kitaplık sırasının arasında (ben kitaplık yerine reyon demeyi de tercih ediyorum kitap marketlerindeki bu yerlere) kitaplık sırasını ortalayarak sol dizinin üstüne çökmüş vaziyette duruyor. Bense o iki kitaplık sırasının başında onu ancak sol profilinden görebiliyorum. Dolayısıyla tam olarak emin değilim, ancak galiba çehresi kendinden güleç insanlardan. Yani galiba yüz kasları herhangi bir jest, mimik için çalışmıyorken dahi dışarıya tatlı bir tebessüm saçanlardan. (Hühiiiff. Bak yine tatlı?) Bir de gidip sağ taraftan bakayım, sağ profilinden. Bir alt sıradan geçebilirim. Adımlamaya başladım. Bakar kör bir şekilde birkaç kitabı inceledim, yarım dakikadan az bir süre sonra oradaydım. Evet evet, çehresi kendinden güleç. Şu an evlenme teklifi etmemem için hiçbir neden kalmadı. Hali hazırda sol dizinin üstüne çökmüş olan o olduğundan “rolleri mi değiştik, ehe ehe”li bir espri patlatmak geçiyor aklımdan. Ancak henüz bu iş için erken. Önce bir aileler tanışsın hem.
Geldiğim yoldan geri dönüp tekrar onu ilk gördüğüm noktaya gidiyorum. Orda daha fazla zaman geçirdiğimden işim daha kolay. Sağ taraftan tatlılık kalkanını aşmak daha meşakkatli olacak gibiydi. Göz alışacak önce ki şey olmasın. Bu işler böyle. Bir-iki insana çarpıyorum, ama hemen gücü kullanıp (üzgün yüz ifadesi ve özür dilemek) hiç mi hiç olmadık şu zamanda tartışma çıkmasını engelliyorum. Güç, zayıf bilinçlerde etkilidir. Eh, evet tekrar o noktadayım.
Seyrediyorum. Bir süre daha seyrettim öylece. Az sonra gözümü karartıp bir adım atıyorum. Ve bir adım daha attım. Kalkanı aştım, evet. Saniyenin üçte biri kadar bir süre kendi alanına giren bu kişinin kim olduğuna şöyle bir bakış fırlattığını sanıyorum. Hehhe, ona doğru bakmıyorum ama ben, kitaplık sırasının ilk bölmesindeki kitaplara bakıyorum. Bakar kör bakıyorum elbet yine. Bazı mitoloji kitapları gördüğümü sanıyorum. Az sonra bir adım daha! Bu ataklığım beni kalpten götürecek. Dönüp konuşmaya karar veriyorum. Nasıl bir düşünce sürecinden sonra böyle bir karara vardım bilmiyorum. Çok düşünmek neden, bunu düşünmek gerek belki diye kendimle dalga geçiyorum.
“Merhaba, aa pardon, bölüyorum ama, elinizde Elmalılı Hamdi Yazır’ın Sebilülreşad mecmuasında çıkan makalelerinin olduğu kitabı var mı acaba? Sanıyorum Beyânul-Hak’tı adı?”
Bana doğru dönüyor. İki iri zeytin göz bana bakıyor şu an. Üç saniye kadar bir sessizlik. Onun dışında herkes, kitap marketindeki bütün insanlar sorduğum bu soruya şaşırıyor. Ben de şaşırıyorum. O ise sanki günlerdir, birisinin çıkıp bu kitabı sormak istemesi halinde nasıl davranması gerektiğini prova etmiş gibi duruyor. Tebessüm ediyor önce. Düşün, çehresi kendinden güleç biri bir de tebessüm ediyor… Vay bana, vaylar bana.
“Bakalım… Heh, Elmalılı Hamdi Yazır kitapları hemen şuradaydı,” diyerek iki sıra sağındaki bölümü -yani demin gittiğim ucu- işaret ediyor.
Tamam, biraz tuhaf oldu ama yine fena da bir başlangıç sayılmaz kendi adıma. Elmalılı. Ataklığım devam ediyor. Cümlesine noktayı koymadan işaret ettiği yerde bitiyorum. Biraz bakınıyorum. Geçen süre zarfında o bir bana, bir önündeki alana bakıyor. Benim için kaygılanmışa benziyor, henüz kitabı bulamamış olduğumdan. Benle ilgileniyor olması hoşuma gidiyor. Eh, tamam, bu onun işi elbette; ama olsun.
“Bulamadınız sanırım. Varsa orada olmalı, ancak emin olmak için isterseniz sistemden aratalım bir,” diyor.
Ataklığım sözcüklerime de bulaşmış. “Yoo, hayır, aslını isterseniz çok da mühim değil,” diyorum ve devam ediyorum: “Sizce de çok ilginç değil mi hemen her kitapçıda din ve mitoloji ile ilgili kitapların yan yana koyuluyor olması?”
“AK KOLLU HERA AŞKINA! Hiç böyle düşünmemiştim,” diyor.
Patlatıyorum kahkahayı. Hahhahaha. Biraz hayvani bir gülüştü, kabul edebilirim. İçimdeki Vahit canavarını kontrol edemediğim zamanlar olur. O da gülüyor. Sahte tatlı şaşkınlıklı espri çıkışıyla söylediğimi onaylar tatlılıkta bakıyor. Yaptığı hemen her şey tatlılıkla bizatihi özdeşleşmeye devam ediyor. Başka sıfatlar da var illa ki; fakat tatlı onların da, her şeyin, hep önadı bu kızda.
“Aradığım bir şey daha var. Tuğbiş nerelerde, göremedim onu?” diye sürdürüyorum konuşmayı. Yüzümüzdeki tebessümler konuşmanın nereye gideceğine dair endişeye kapılmadan.
“Tuğbiş mi, hehhe, aa siz Vahit olmalısınız,” diyor ve cümlesini bitirmesiyle ayağa kalkıyor. İki iri zeytin göz şimdi yere hemen hemen paralel doğrultuda bakıyor bana (bu boyu boyuma demek) ve gözlerinin içinin gülümsemesini seyrediyorum. “Tuğba, içerde, depoda olmalı. Biraz bekleyin, ben çağırmaya gideyim,” diye ekliyor. Tuğba neden benden bahsetmiş ola ki? Buna daha sonra şaşırmaya karar veriyorum. Tam dönüp depo kapısına doğru hareket edeceği sırada, nasıl akıl ettiğime saniyesinde şaşarak “aa, siz benim adımı biliyormuşsunuz ama ben sizinkini bilmiyorum?” diyorum. “İsmim Çiğdem,” diyor. (Tebessüm, tebessüm, tebessüm. Birinci tebessüm Söz, ikinci tebessüm Nişan, üçüncü tebessüm OĞLAN BİZİM, KIZ BİZİM.) Dediği sırada yüzü bana doğru dönük geriye bir adım atıyor. Birazdan geleceğini söyleyip bir hışımla arkasını dönüyor ve hızlı adımlarla depoya doğru gidiyor. Tezcanlı biri. (Bu da huyu huyuma demek.)
Girdiğini görüyorum. Yutkunuyorum. Yüzümdeki tebessüm kayboluyor. Bir an için dengemi yitirecek oluyorum. Bulunduğum nokta evrenin merkezi, imiş. Merkezden çevreme bir bakış fırlatıyorum, her şey yolunda mı diye. Her şey olması gereken gibi, evet. Cebimden hala çalıyor olan mp3 playerımı çıkartıp Ahmet Kaya klasörüne geliyorum. Takıyorum kulaklıkları. Çiğdem Çiçek çalacak. Bunu biliyorsun. Önce birkaç usul adım ama hemen ardından hızlı adımlarla çıkışa doğru hareket etmeye başlıyorum. Her adımım bir öncekinden daha hızlı! Kendimi dışarı atıyorum. Hızımı sabitlemem gerek. Ne kadar başarılıyım bu konuda, emin değilim. Şarkı bitene kadar devam ediyorum boşlukta süzülmeye. Şarkı bitiyor ve duruyorum. Hehhe. Adımlarım sakinleşiyor. Kulaklığımı çıkarıp telefon rehberinden Furkan’ı buluyorum. Çalıyor telefon. Açıyor Furkan. Tek kelime etmesine izin vermeden söze giriyorum:
“Vuruldum. Ağır yaralıyım. Doktoru da al, Halil Ağabeyin oraya gel.”
Durumun vahametini hemen anlayacağı bir ses tonu yakaladığımdan eminim. İkiletmeyerek, tamam diyor ve beş saniye süren bu telefon görüşmesine son veriyoruz.
Bak. Dur. Kendime hâkim olamıyorum. Şimdiki zaman kipinden nefret ediyorum. Neden böyle devam ediyor? Ben acıklı bir aşk hikâyesi filan anlatmak istemiyorum sana. Bu mesele benle ilgili. Bir şey söyleyeceğim. Ben Sisifos’u anlamadım, istersen Aylak Adam’dan konuşalım. Bu mesele benle ilgili. Vahit zamandır, vadesi belli zamandır, zaman daralır. Hahha! Vahit Zaman. Bunu başlık olarak düşünebilirim. Sahi, daha başlık var… Bu mesele benle ilgili. Çiğdem’i tanıyorsun. Bu mesele benle ilgili. Belli ki sen bu yazıyı sonuna kadar okuyacaksın. Bu mesele benle ilgili. Tanıştığıma memnun oldum.
***
Halil Abi’nin meyhanesi. Furkan-Arif-ben. Hoş geldiniz çocuklar. Epeydir yoktunuz. Müzeyyan değil mi? Hayır abi, bu defa Tanju. Ooo. Kimdir dertli? Ben abi. Ah Vahit’im! Sırtıma bir teselli. Çırağa: oğlum sipariş! İlk duble üç dakika sürer. “Gülünce Gözlerinin İçi Gülüyor.” Beni öylesine aldın ki benden, kendimi arayıp bulamıyorum. Yüz kasları erken sızlar. Sözcükler sarhoştur, içmesini bilmezler. Notalar sarhoştur, hiç ayılmadılar. Hayat Tanju Okan şarkılarındaki gibidir şimdi. Tabii öyle olacak. Adamlar olarak, dertliyiz ve içiyoruz. Bizi ancak diyeceğimiz her şeyi öncesinde rakıyla yıkamak paklar diyoruz. Boğazımızı rakıyla yıkamak, ağzımızdan çıkacak her sözcüğü rakıda boğmak. “Hasret.” Bu akşam çok efkârlıyım, kalbim neden kan ağlıyor… “Çık Git İçimdem.” Yıllarca bekledim, belki gelirsin diye, sevgimi bilmedin, aşkımı gizledim, öylesine güzeldin… Öyle sanıldığının aksine türlü türlü aşk acıları yoktur. Aslında aşk acısı diye bir şey yoktur. Aşk vardır, sevmek vardır ve gerisi teferruattır. Acı olansa şalgamdır. Aşkın acısı şalgamdır. Azıcık da patlıcanlı haydaridir. Bu başladığım garip paragraf, bak düşün, meyhane betimlemesi, Furkan ve Arif de kim, peki ya Halil Abi, masaya kurulma, rakı masası diyorum, sohbet, benzetmeler, tahliller, oradan oraya mevzular, ben diyeyim on-on beş, sen de yirmi-yirmi beş sayfa. Yazasım var bak yukarda Allah var… Ama pehh, bendeki de şans işte. Otuz yıldır yaşıyorum, ölmeden önceki son gün güzel bir konu bulmuşum. “Gözünde Yaşlarla.” Gözünde yaşlarla, bana öyle bakma; eninde sonunda sana, sana döneceğim… Dinliyor ve yazıyorum evet. O masada da Tanju Okan çalıyordu. Şimdi de çalıyor. Aşk’ın a’sının dahi olduğu yerde Tanju Ağabey vardır zaten. Aşık olunca da, ayrılınca da, terk edilince de, karşılık bulamayınca da, aldatılınca da ve geriye neler kaldıysa, hepsinde işte. Zaten biri diğerinden farklı değildir ki. Hepsi aynı aşk. Fuko da öyle der hep, aşkın hayatımızdaki inşası konusunda. Arif’imse bu konuda çok daha nettir, hayatı Halid Ziya Uşaklıgil romanlarında olduğu gibi yaşamak peşindedir. Böyle uzun paragraflardan sıkılıyorum.
“Aşkı Bulacaksın.” Bak haberin olsun, aklını kaçırma, en güzel şey bu hayatında ve sakın unutma, kulak ver dostuna, dünyada senden mutlusu yok… “Sevince.” Damla damla yağan yamur, biz yürürken düşen yağmur, birer inci parçası biz sevince… Aşık olarak uyandığın her yeni, ilk sabah çişe gidemezsin, kahvaltıda yumurta kıramazsın, evden çıkarken çöpü almayı unutmamayı akıl edemez, elektrik faturanı yatıramazsın. Öyle saçma sapan bir şey olabilir mi ya? Aşıksın ve elektrik faturası kuyruğuna giriyorsun. Al sana absürdün daniskası! Birbirine aşık olan iki insan nasıl her şey normalmiş hayatlarına devam eder hiç mi hiç anlamam. Birbirini seven herkesi karşıma oturtup güzelce paylayasım var. Aslında konuşacağım sadece canım… Onlara Turgut ve Cemal Ağabeyden bahsedeceğim.
“Kadınım.” Eşyalar toplanmış, seninle birlikte, anılar saçılmış odaya her yere, sevdiğim o koku yok artık bu evde, sen…
Çiğdem’i anlatamadım sana. Hehhe. Tanışmamızı anlattım sadece. O gün doğum günümdü biliyor musun? Sahiden doğum günümdü ya, şey olsun diye demiyorum. 29 Ağustos doğum günüm benim. Ve yarından itibaren aynı zamanda ölüm günüm. (Gün saat itibariyle döndü gerçi, saat dörde geliyor.) Doğum günüm olduğunu rakı masasında Arif hatırlatmıştı. Koca bir yıl geldi geçti. Oooo. Şarkı kesilmiş. “Hancı.” Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı; şuraya bir yatak ser yavaş yavaş… “Şerefe.” Birer insan gibi, o günlere bir şişe açalım, bardaklar tokuşsun şerefe… Sen de dinliyor musun? Dinle. Şarkı adını gördükçe aç ve dinle. Hayatımızda eksik olan şey, doğru akan bir şarkı listesi. Ve yani ne yazık ki hayatımızda mütemadiyen maruz kaldığımız şey, bazı gerekli anlarda çalması gereken playlistin tutukluk yapması. O yüzden şimdi bunu yaşamamak adına sen de Tanju Okan dinle benimle beraber. Koca yıl diyordum. Belki isterdim bir yıl boyunca olanları sana anlatmayı. (Yalan söylüyorum.) Ama buna zamanım yok. Neyse ki bunun bir önemi de yok. Boşluk kalan kısımlar oluyorsa oraları sen aklından doldur. Konuyu aşağı yukarı anladın. Seni, neler olduğu muğlâk, ama bir yandan da sonu belli bu garip yazıyı okumak zorunda bıraktığım için üzgünüm. Durumları biliyorsun ama, kusura bakma. “Kim Ayırdı Sevenleri?” Kabahat mi bu seni seviyorsam, her zaman yanımda istiyorsam; nasıl suç olur seni özlüyorsam, kim önceden yazmış yarını, yarını… Çiğdem’le tanışalı beri sadece bir yıl olmuş. Koca bir yıl, sadece bir yılmış. Niyetçi tavşanları bilir misin? Niyetçi ağabeyler ve onların tavşanları. Çiğdem’i gördüğüm günün akşamı Furkan ve Arif’le buluşmaya giderken rast gelmiştim. Niyet çekmiştim bir tane. Tam olarak neydi, nasıldı hatırlayamam şimdi maniyi. Ama pek iç açıcı değildi. Yırtıp denize savurmalısın demişti. Parça pinçik edip savurmuştum ben de. Niyetçi abi, vadesi bir yıllıktır demişti. Sadece bir yıllık. Haklıymış. Hehhe. Peki ne mi dilemiştim?
“Güzel Yok Mu İnsafın?” Çığrımdan çıktım bu hayattan bıktım. Güzel yok mu insafın senin? Yıllarca ağladım diz çöküp yalvardım. Güzel yok mu insafın senin?..
Gönlüm, ilk değildir ki bir güzele meylediyor. Her şeye naçar ben, umarsız, bir tebessüme aşka düşüyor. Ben, dışarıya umursamaz ben. Ben, içerde umarsız ben. Umarsız ve umursamaz günler. Memurun şarkısıdır. Gözlerde bir habersizlik var. Her son bir umuttur. Öyle derler… Hahha. Çekirdekten.
Ben, ilk değildir ki kendimden bihaber yaşıyorum. Her şeye sahte ben, umarsız, nefes aldığımı sanıyorum. Ben, dışarıya umursamaz ben. Ben, içerde umarsız ben.
Vahit’i bakkala göndermiştim. Bir ara gelip nevaleleri bıraktı ve sonra selamı çakıp gitti. Kayıplarda şimdi. Anladı ya ne yaptığımı, rahat bıraktı herhalde beni. Küçüklüğümde, ders çalışırken “aman ha, sesinizi çıkarmayın! Vahit’imin dikkati dağılmasın,” diyen anacığım gibi, rahatımı düşünmüş olmalı. Kendimi, benden uzak tutarak. Beni, kendimden uzak tutarak. Kendimi, kendimden uzak tutarak. Kendimle baş başa kalmamamı sağlayarak.
İnsanın kendisiyle baş başa kalmaması için iki yol vardır bilirsin: Ya aşık olur, bir sevdiği vardır yamacında ya da nefes almayı bırakır, ölümün olmuştur… Ben ilkini denedim. Sıra diğerinde. Bir kerkenezin kızılımsı tüyleri kadar asil bir burnu havadalıktır şu an içinde olduğum haller, hallenmeler. Bırak da ölmeden önce son edebiyatımı yapayım.
Doğrusunu istersen ilki hayli zordu. Tutamak sorunu diyorlar. Öyle böyle zor değil. Dert ki ne dert. İkincisi daha pratik görünüyor. Emin değilim ama, henüz ilk defa deneme fırsatım olacak tahmin ettiğin üzere(!)
“Öyle Sarhoş Olsam Ki.” Öyle sarhoş olsam ki; bir an seni unutsam, unutsam bu günleri, yarınları unutsam…
“Birisi.” Ufacık bir saçak altı, onun yatağı evi, her şeyiydi; baktı da hayat güldü ona, yaşarken öl dedi…
Aslında beni bu dünyada tanıdığın en bencil insan olarak bilmelisin. Öyleyim, evet. Olmayan tanrıya, yaşadığım azaplarda bana bir yol göstermiyor diye hiddetlenirim. Bazen keşke annem ölse ya da ölümcül bir hastalığa yakalansam da insanlar bana üzülseler diye düşünürüm. Beni düşünmemiş olmalarına üzülsünler. Ölümcül hastalık fikri çok cazip ama bu mümkün değilse de direkt kendim öleyim o zaman? Galiba başka bir çıkar yol olarak da bunu buldum işte. Biraz öç almak gibi. Hali hazırda okuyor olduğun, yani arkamda bıraktığım bu yazı ve intiharım. Seni de bencilliğime kurban ediyorum… Herkesten, her şeyden öç almak. Kızgınlığım tüm dünyaya.
“Dostlarım.” Her akşam efkâr basar garip gönlümü, içerken kadehleri kırasım gelir; suskun dudaklarımda sessiz bir şarkı, ah ettikçe içimden bir alev gelir…
“Kaderim.” Dur gitme ne olursun, bırakma yalnız beni. Tanrı bile affetmez, sevene zulm edeni…
“Hayat Üç Perdedir.” Hayat üç perdelik bir sahnedir, bizlerde ortada aktörleri…
Manadan mahrum hayat! Kaypaktır. Götü başı ayrı oynar hayatın. Rakı sofrasında başka anlama gelir, aile ile akşam yemeğinde bambaşka bir anlama… Hayat insan ilişkilerinde inşa edilenden fazlası olabilir mi? Hayatın anlamı insan ilişkilerinden başka bir yerde aranabilir mi? Kendimi öldürmem, bu hayat yaşanmaya değmez demekten biraz daha fazla olacak! Şimdi kimse kusura bakmasın, bu böyle. Paket bir hayat yaşıyoruz, bize ne buyruluyor ve ne sunuluyorsa. Pakettekiler farklılaşabiliyor ama mevzu aynı. Hepimizin ortak noktasıysa ölüme yazgılı olmamız. İnsanın ölüme yazgılı olması sinir bozucu. Benim kanıma dokunuyor. Ondandır, her gün en gizil heyulalarımda… öhhö-öhhöm. Eh ama, öleceğim. Elbette öleceğim. Diyorum ki işte bunun ne zaman olacağına ben karar vereyim! Ötesine zaten gücüm yetmez ya, bari bunun zamanını ben tayin edeyim. Bu da demek oluyor ki başlık “Vahit Zaman”dır evet. “Heyula” olabilir diyordum ya da “Su Aşağı, Vahit Yukarı!”. Belki “Varsa Versin, and Vice Versa!”. Ama Vahit Zaman’ın yanında hepsi tırt alternatifler şu anda. Eh, bu defa kolay oldu başlık koymak. İlk defa bu kadar kolay oldu belki.
Eheeeeyyyyyy. Senin keman yayına, bastığın notaya kurban olayım ben be abim. Ya Tanju Ağabeyin bu hallerine ne demeli! Eh be… “Koy Koy Koy.” Değişmez sorumuz, nedir ki sonumuz… dünyanın merkezi bu meyhanedir… doldur bak efkarlandım yine bu gece… koy koy koy…
“Ben Bir Hiçmişim.” Anladım bu akşam neden, neden bu kadar hiçmişim; anladım bu akşam birden, ben bir hiçmişim…
Sana bu yazıdan başka bir de fotoğrafımı bırakıyorum. Hangisi olduğunu biliyorsun. Tamam, betimlemede gerçekliği çarpıttığım yerler olmuş olabilir; ama idare et artık. Hahhaha. Ebleh ben! Eh, benden bu kadar. Tanju Ağabey söylemeye devam etsin. Sevdin sen de, biliyorum. Ve gün dönsün, akşam olsun… Ben de öleyim. Hayat hiçbir şey değildir; itinayla öleceğim. Ama şimdi uyuyacağım. Uykumu almadan ölemem.
Tatlı rüyalar!
