Öykü: Büyüyen Adımlar


Hasan Emrah Ciğerim

Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Öğretmeni

 

 

 

Yine rüyamın en güzel yerinde beni kendime getirdi o ses. Sanırım rüya gördüğümü anlıyor ve onu rüyasından uyandırmalıyım diyordu. Bunu neden yapsın ki! Geçen gün civcivleri gagalıyor diye onu kovalamıştım, onun için mi bana garezi bu horozun. Onu babamın bahçemize getirdiği günü hatırlıyorum. Çok güzel bir horoz olacak bu, bakın görün öyle bir ötecek ki karşı mahallenin horozlarının seslerini bastıracak, diyordu babam. Ben de inanıyordum babama, tam da babamın dediği gibi ötüyordu. Her sabah uykumu bölüyordu, onun sesi ile güne başlıyordum.

Tekrar uyumaya çalışsam rüyama devam edebilir miydim acaba? Uyumayı denedim, tekrar o ses, artık kalk dercesine her seferinde daha da şiddetli çınlıyordu kulaklarımda. Tekrar denedim, nafile, bir türlü uyuyamıyordum, yine rüyam yarım kalmıştı. Horozlar da rüya görür mü acaba, onu bilmem ama ben hep aynı rüyayı görüyordum. Uzun bir sokakta, üzerimde kasaba merkezinde bir dükkân vitrininde gördüğüm kırmızı uzun eteği giymiş yavaş yavaş yürüyordum, nereye gittiğimi de bilmiyordum, hep aynı kaldırımda adımlarımı sayarak yürüyordum. Her adımımda biraz daha büyüdüğümü görüyordum, rüyam uzadıkça ben daha da büyüyordum.

Bir keresinde rüyamı nineme anlattım. “Hayırdır inşallah!” deyip beni sessizce dinledi ve ardından başladı anlatmaya: “Sen daha çok küçüksün, daha on üç yaşındasın ve büyümek istiyorsun, rüyalarında büyüdüğünü görmen ondandır. Ama hiç acele etme, zaten büyüyeceksin bir de bakacaksın ki yıllar geçmiş büyümüşsün sonra benim gibi yaşlanacaksın.” Ninem haklıydı, artık büyümek istiyordum, insan ne kadar uzun süre çocuk kalıyor. Bir an önce büyüsem olmaz mıydı ki?

Dün akşam annemin yardımıyla ütülediğim gri pantolonumu ve lacivert gömleğimi askıdan aldım. Annemin mutfakta çıkardığı sesleri duymaya başladığımda çoktan üzerimi giymiştim. Annem yine her zamanki gibi kuzineyi gürül gürül yakmıştı. Yanmış odun kokusu, yeni demlenmiş çay kokusuna karışırdı her sabah. Annem gürül gürül yanan kuzinenin içinden buharı üzerinde tüten ekmeği çıplak elleriyle alıp masaya koydu. Bunu elleri yanmadan nasıl yaptığını hiç anlamıyordum. Bir keresinde ben de annemin yaptığı gibi kuzinenin içinden ekmeği almaya çalıştığımda elimi fena yakmıştım, üç-dört gün kalem tutamamış, ayakkabılarımı bile bağlayamamıştım.

Sofraya oturduğumda babam ve ağabeyim birlikte içeri girdiler. Babam çok meşgul biriydi; sabah herkesten önce kalkar, hayvanları yedirir, gün boyu onlarla ilgilenirdi. Fındık bahçelerimizde en çok babamın emeği vardır. Zamanı gelince diplerini temizler, ilaçlar, yabani hayvanlar girmesin diye her yerini dikenli tellerle çevirirdi. Abimse ona yardım eder, fırsat bulduğu zamanlarda odasına kapanır, kalın bir kitaba gömülür, saatlerce odasından çıkmazdı. Okuduğu kitapları hep bana anlatırdı, anlattığı pek çok kitabı anlamazdım. Anlamadım deyince de tekrar anlatmaya çalışır, sonrasında vazgeçer biraz daha büyüyünce anlarsın, derdi.

Yemeğimiz bitikten sonra herkes bir yana dağıldı. Babam fındıkların bir kısmını satmıştı, parasının birazını peşin almış geri kalanını almam için beni kasaba meydanına gönderecekti. Daha öncesinde de birkaç kez parayı ben almaya gitmiştim. Her defasında annem sıkı sıkı tembihlerdi: “Aman yavrum dikkat et, sakın parayı kaybetme.” Parayı koymam için ağzı büzgülü keseyi elime tutuşturdu. “Parayı bunun içine koy, ağzını sıkı sıkı kapat ve hiç kimseye gösterme.” Keseyi aldıktan sonra, çıkmam gereken zamanın geldiğini fark ederek kalın botlarımı giymeye çalışıyordum. Dış kapıyı açtığımda soğuğun boğazıma kaçtığını hissettim, atkımı ağzıma dolayınca çektiğim nefes içimi ısıtmıştı. Montumu sıkı sıkı kapadıktan sonra artık en sevdiğim sabah oyunumu oynayabilirdim. Evden çıkarken gitmek istediği yere kadar attığım her adımı sayardım. Giderken ve dönerken attığım adım sayıları eşit çıkınca oyunu kazanıyordum ama bu oyunu kazanmak çok zordu, çoğunlukla üç beş adımla kaybediyordum. Bir keresinde evden Hacer Teyzelerin evine giderken saydığım adımla dönerken saydığım adım aynı çıkmıştı ve oyunu kazanmıştım, o günden sonra Hacer Teyzelere gidince hep mutlu oluyordum. Hacer Teyzenin evi, evimizden biraz ilerdeydi, kasaba merkezine inerken evinin önünden geçerdim her defasında. Hacer Teyze, kapının ününde belirir, nereye gittiğimi sorar ve yolda yemem için hamur kızartması verirdi. Hacer Teyzenin sadece hamur kızartması yediğini sanırdım hep, bir keresinde üzümlü kurabiye verince şaşırmıştım.

Yüz seksen beş adım sonra Hacer Teyzenin evinin önüne geldim, yine oradaydı. “Nereye gidiyorsun yavrum?” diye seslendi, cevap vermeye fırsat vermeden “Dur dur bekle, içerde hamur kızartması var bir iki tane vereyim de yolda giderken sıcak sıcak yersin.” dedi. Hamur kızartmasını elime tutuşturdu, sıcacıktı, ellerimin ısındığını fark ettim, yine sorusunu yineledi “Eee nereye gidiyorsun bakalım bu soğukta?” Kasabaya gittiğimi, fındık parasının kalanını almam için babamın gönderdiğini söyledim. “Aman paraya mukayyet ol, sakın kaybetme, yanında kesen var mı, vereyim mi sana.” diye sordu. Bense annemin verdiğini söyledim. “Aferin, iyi yapmış o kadar çalıştınız, emek harcadınız, parayı kaybedersen o kadar emek boşa gider.” dedi. Hacer Teyze, evde tek başına yaşayan biriydi, eşini yıllar önce kaybetmişti. İstanbul’a göçen evlatları onu ne kadar çağırsa da bir türlü evinden ayrılmıyordu. İki odalı evinin önüne bir şeyler eker sürekli onlarla uğraşırdı.

Hacer Teyzeyle vedalaştıktan sonra yoluma devam ettim, devam ederken de adımlarımı saymaya devam ediyordum, iki yüz altmış beşinci adıma geldiğimde asma köprünün önüne gelmiştim bile. Asma köprüden her geçtiğimde korkardım. Üç dört kişi yürüdüğünde sallanmaya başlar, bir de rüzgâr esmeye görsün, beşik gibi bir o yana bir bu yana savrulurdu. Geçen sene fındık çuvallarını taşıyan iki at asma köprüde karşılaşınca ürktüler, bir o yana bir bu yana sallanan köprüden düşmemek için at sahipleri fındık çuvallarını çözmek zorunda kalmıştı, at yüküyle dört fındık çuvalı dereye kapılıp gitmişti. Bu olay mahallede uzun bir süre konuşuldu.

Asma köprüyü geçtikten sonra yürümeye devam ettim, beş yüz kırk dördüncü adımda Hikmet Amcanın bakkalının önünde buldum kendimi. Babam hep Hikmet amcadan alışveriş yapardı. Hikmet amcanın eskimiş bir defteri vardı aldığımız her şeyi oraya yazar zamanı geldiğinde toplar, babamda sattığı süt paralarından denkleştirip öderdi.

Bakkalı geçtikten sonra babamın fındığı sattığı dükkânı elimle koymuş gibi bulmuştum; tam altı yüz kırk dört adımda gelmiştim, adım sayımı unutmamak için çantamdan tükenmez kalemimi çıkarıp avucumun içine altı yüz kırk dört yazmıştım bile. Dükkâna girdim, parayı alıp annemin ve Hacer Teyzenin sıkı sıkı tembihlediği gibi parayı keseye koyup, ağzını kapayıp cebime koydum. Artık paramız güvendeydi.

Üşüdüğümü ve çok yorulduğumu hissettim. Biraz soluklanıp eve gidebilirdim. Kasabanın meydanında herkesin oturabileceği küçücük yarı açık bir park vardı orada biraz dinlenebilirdim. Kırk beş adım sonra parka ulaşmıştım. Boş bir banka oturdum, hava çok soğuktu. Elinde çay tepsisi ile gezen yaşlı adam, var mı çay içen, diye bağırıyordu. Park, pek de kalabalık değildi, birkaç kişi ağır adımlarla yürüyor, birkaçı da elindeki çay bardağına sarılmış ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Parkın etrafında el arabasına balıklarını dizmiş satıcıların sesleri birbirine karışıyordu. Arkama yaslandım, horozumuzun sesi hâlâ kulaklarımda gibiydi, nasıl da rüyamın ortasında beni uyandırmıştı. Beni uyandırmazsa o kırmızı elbisemle nereye gittiğimi görebilirdim belki de.

Hava daha da soğuyordu sanki, çaycının ve balıkçıların sesi giderek uzaklaştı benden. Göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim, gözlerimi açmaya çalıştıkça daha da çok yoruluyordum, ellerimi gözlerime getirmeyi denedim, nafile, tonlarca yük ellerime bağlanmış gibi hissediyordum, hiçbir ses duymuyor, üşüdüğümü de hissetmiyordum. Hissizleşmiştim. Hareket etmek için uğraşsam da başarılı olamıyordum.

Uğultu gibi gelen seslere anlam vermeye çalışırken yüzümden akan terler beni gıdıklıyordu. Sesler giderek yakınlaşıyor, sesler yakınlaştıkça yüzüm daha çok ısınıyor, terler ağzıma girip dilimde tuzlu bir tat bırakıyordu. Gözlerimi yavaş yavaş aralamaya çalıştım. Güneşin parıltısı beni kendime getirdi ışık o kadar güçlüydü ki güneş sanki elimle dokunabileceğim kadar yakınıma gelmişti. Gözlerimi ovuşturdum gözlerim yanıyor. Yüzümden akan terler, sıcaktan kaçmak için gözüme girmeye çalışıyordu. Ellerim ter içerisindeydi. Ellerimi üzerime sürerek kuruladım, tekrar gözlerimi ovuşturduğumda artık gözlerimi açabilmiştim.

Aceleyle koşuşturan insanlar önümden birer birer geçiyordu. İnsanlar birbirlerine çarpmamak için türlü türlü manevralar yapıyor bir yere yetişmek istercesine acele ediyorlardı. Biraz ileride ağaçların altında oturan insanları gördüm. Birçoğunun elinde yelpaze, serinlemek için sürekli sallıyorlardı. Kovanın içine buzları doldurmuş bir genç “Buzz gibi suuuu!” diye bağıra bağıra ortalıkta geziyor ve her önüne gelene, “Buz gibi su ister misin?” diye soruyordu. Yanıma gelerek “Abla su ister misin, hem de buz gibi, zaten bu sıcakta su içmekten başka ne yapılır ki, vereyim mi abla ister misin?” diye tekrar tekrar soruyordu. Hayır, deyince bir anda yanımdan uzaklaştı, kendisi gibi sesi de giderek kayboldu.

Ayağa kalkıp yürümeye başladım. Dizlerim uyuşmuştu, her adım attıkça dizlerimin uyuşukluğu gidiyor, her adımım beni biraz daha güçlendiriyordu. Adımlar sadece insanı bir yerden bir yere götürür diye düşünürüz hep, adımlar sanki bedenimizi taşıyan tekerleklerdi. İlk adımı atan çocuğun sevincini nasıl açıklarız ki bilmiyorum, nereye gitmek istiyordu da adımlarına bu kadar güveniyordu. Ama bebekler hep anlamsız adımlar atar gibi gelirdi bana, bir koltuktan diğer koltuğa, bir odadan diğer odaya amaçsızca giderlerdi. Adımları hızlandıkça gitmek istedikleri yer de kesinleşir, adımları büyüdükçe kelimeleri de büyürdü.

Önceleri adımlarımı saydığım zamanları hatırlıyorum. Her seferinde gideceğim yere kadar adımları sayar, dönerken de aynı sayıyı tutturmaya çalışırdım. Uzun bir süre bu oyunu oynadığımı hatırlıyorum. Şimdi ise adımlarımı saymıyorum artık.

Saatime bakınca eve gitme zamanımın geldiğini anladım. Güneşin sıcaklığı yüzümü yakıyor, nem sanki sarmaşık gibi bütün vücuduma dolanıyordu. Susadığımı hissetim, su satan genç çocuğu aradı gözlerim, hiçbir yerde yoktu. Adımları onu başka yerlere götürmüştü çoktan. Kim bilir kime su satmaya çalışıyordur.

Hikmet Amcanın dükkânına geldiğimde dükkânın önünde duran kapak camı buharlaşmış buz dolabına uzattım elimi. Dolabın kapsını açınca yüzüme vuran soğukluk, su içme isteğimi biraz daha artırmıştı. Suyu dolaptan almamla ağzıma dayamam bir oldu. Dükkâna girince Hikmet Amca, duvarda asılı duran kenarları sararmış çerçeveli fotoğrafından bana bakıyordu. Gözleri her nereye gitsem beni takip ediyor, belki de bana otur, biraz dinlen diyordu. Para kasasının hemen önünde duran sandalyeye oturdum, o anda içeriye sürekli müşteriler girip çıkıyor, Hikmet Amcanın kızı siparişleri yetiştirmeye uğraşıyor bir yandan da eteğini çekiştiren oğluna bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Hikmet Amcanın kızı benim yaşlarımdaydı. Babası öldükten sonra dükkânla o ilgilenmeye başlamış, bir yandan dükkânla ilgilenirken bir yandan da üç çocuğunu büyütmeye çalışıyordu. Dükkânın önünden her geçişimde uğrardım ona, Hikmet Amcanın tuttuğu veresiye defterini konuşurduk hep. Defterlere bakınca zamanda yolculuk yapıyormuşuz gibi gelirdi, sayfaların kenarına iliştirilmiş küçük notlar o zaman diliminden kopan bir parça gibi gözümüzün önünde belirir, her sayfa farklı bir hikâye anlatır, sayfalar çevrildikçe hikayeler de değişirdi. Artık hiçbir dükkân böyle defterleri kullanmıyor, bütün hikayeler küçük bir karta sıkıştırılmış cüzdanlarda taşınıyor, hikâyeleri sadece bankanın verdiği küçük cihazlar okuyabiliyordu.

Plastik şişemde kalan son yudumumu da içtikten sonra ayrıldım dükkândan. Hızlı adımlarım beni beton köprüye kadar getirmişti. Beton köprünün yapılışını dün gibi hatırlıyorum. Devasa makineler, toprağın bağrını yarıp açılan çukurları betonlarla doldururken işçiler de demir çubukları birbirlerine bağlamaya çalışıyordu. Birkaç makine, devasa blokları birbirine sabitliyor, her makine sesinde köprü biraz daha uzuyordu. Köprünün kenarında yürürken yanımdan geçen arabaların rüzgârı beni serinletiyor, bisikletli çocuklar adım atmayı unutmuş gibi sürekli pedal çeviriyordu.

Hacer Teyzenin evinin yanındaki fırından gelen ekmek kokusu, bana acıktığımı hissettirdi. Oysaki sabah kahvaltısını çok güzel yapmış, annemin yaptığı hamur kızartmasının yarısını ben yemiştim. Ekmek almak için fırına girdiğimde fırıncı çırağı oradan oraya koşturuyor, ateşi canlandırmak için Hacer Teyzenin yıkılan evinin odunlarını kullanıyordu.

Eve geldiğimde, fırından aldığım ekmeğin yarısını kopara kopara yediğimi fark ettim. Babam, kapının önünde oturmuş tavuklara yemlerken bir yandan da kavga eden horozları ayırmaya çalışıyor, annemle abim yere serili fındıkları güneşten yanmasın diye tırmıklarla karıştırıyordu.

Yürümekten iyice yorulmuştum. Odama çıktım. Aynanın karşısına geçtim. Biraz eskimiş olan kırmızı elbisemi çıkarıp askılığa asarken sol elimde olan mürekkep lekesinin elime nereden bulaştığını anlamaya çalışıyordum.