Öykü: Fotoğraftaki Karaltı


Berke Taş

Psikolog

Sosyoloji Y. Lisans Öğr.

 

Gözlerini açtı. Kaldırımda uzanırken buldu kendini. Kendini kaybetmiş bir şekilde gözlerini kapattı. Dalgaların sesini duyuyordu şimdi. Yüzercesine uçan martılar… Onların gökyüzü de denizlerdir belki diye düşünerek içini çekti. Belli belirsiz gülümsedi. Soğuktan içi ürperdi. Yosunlardan bir battaniye yaptı kendine. Biraz ısınınca gözlerini açtı tekrar. Soğuk bir hapishaneydi gördüğü, simsiyah bir atla birlikte.

“Tuhaf iş doğrusu. Ne zaman rüya gördüğümüzü gerçekten bilebilir miyiz? Ya da gerçeği gördüğümüzü mü hayal ediyoruz rüya görmediğimiz zamanlarda? Gerçek de hayal de insan yapımı şeyler. İçi boş kavram kırıntıları işte ‘her anlam yüklenmeye çalışılan şey’ gibi.” Atın gözlerinin içine baktı. Anlamlı geldi ona bu bakışlar. Her şeyin anlamsız olduğunu anlatıyordu sanki. Kalktı. Atın başını okşadı.

“Bu ne ilginç bir hapishane böyle!” diye haykırdı. “Bir rüya olmalı bu. Başka türlüsü mümkün değil, ikimizin de burada olması çok saçma. Suç işleyecek ne yaptım ki ben? Öyle olsa bile bu atın burada ne işi var?” Yıllarca, hayatın bir anlamı olup olmadığını yahut yaşamaya değer olup olmadığını düşünmüştü. Bunları düşünmediği zamanları, çocukluğunun ilk yıllarını bir kafesin içindelermiş gibi görüyordu. Huysuz ihtiyarlara benzetiyordu gençlik yıllarını. Gerçi hayata yönelttiği sorulara cevap bulamamıştı henüz ama doğru yolda olduğunu hissediyordu. “Doğru yol mu? Ne farkım kaldı şimdi gençliğimden? Doğru yolda olduğumdan da şüphe etmeliyim. Her şeyden. Şüphe ettiğimden bile. İyi ama böyle devam edersem bir sonuca varamam ki. Öbür türlü de kendimi kandırmış olacağım. Gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayacak mıyım ben?”

Gözlerini tekrar ata çevirdi. At ağlıyor gibiydi. İyice baktı, bir fotoğraf yansıyordu gözlerine. Arkasına baktı, duvarda eskimiş bir fotoğraf asılıydı. Çocukluğundan beri fotoğraf çektirmekten nefret ederdi. Bu yüzden çok az fotoğrafı vardı. Onların da bir kısmı kaybolmuş, bazıları da dolaplara saklanmıştı. Her fotoğraf biraz yalan söylerdi ona göre. Dondurulmuş bir an, zoraki gülümsemeler, hissettirilmeyen duygular. “Fotoğraf çektiren herkes gerçekten bu kadar mutlu olabilir mi anne?” diye sormuştu bir keresinde. Kimse cevap verememişti bu sorusuna, diğer sorularına olduğu gibi. Hatırladığına göre hiçbir fotoğrafında gülümsememişti. “İyi ama, ben de fotoğraf çektirdiğim hiçbir an mutlu değil miydim acaba?” Bu sorusuna kendisi de cevap verememişti. Duvardaki eskimiş fotoğrafa yaklaştı. Capcanlı gülümseyen, kıvırcık saçlı, sarışın bir çocuk vardı fotoğrafta. Köprünün önünde duruyordu, az sonra karşıya geçecekmiş gibi. Şaşkınlıktan düşünceleri birbirine girdi. “İyi ama, bu nasıl olur? Bu… Ben…” Gözlerini kısarak dikkatlice bir kez daha baktı. Evet, bu oydu. Onun gülümsemesi, onun saçları, onun gözleri…

“Nasıl da içten gülmüşüm? Hiç hatırlamıyorum böyle bir şeyi, bu köprüyü de. Tüm bunlar çok anlamsız.” Gözlerini kapattı. Ve bir ormanın temiz havası doldu ciğerlerine. Gün ağarmak üzereydi, toprakta yüzüstü uzanıyordu bu defa. Neler olduğunu anlamak için etrafına bakındığı sırada elindeki bıçağı hissetti. Bir an ürktü ve bıçağa baktı. Derin bir nefes almaya hazırlanıyordu ki gördükleriyle nefesi kesildi. “Tanrım, bu da neyin nesi böyle?” Bıçakta yoğun bir kan lekesi vardı. Kan kurumuş gibiydi ama izler oldukça yeni görünüyordu. Başı dönmeye başladı. Soluk soluğa, korkuyla etrafına bakmaya devam etti. Başka tuhaf felaketlerle karşılaşacağını sezmişti sanki. Ve ağacın altında yatan bir karaltı gördü. Artık hiçbir şey şaşırtmıyordu onu. Yaşadıklarına bir anlam veremese de her şeyin farkındaymış ve yapması gerekenleri biliyormuş gibi hissediyordu. Elinde bıçakla, yavaş adımlarla karaltıya doğru ilerliyordu.

Bu bir cesetti. Birçok yerinden bıçaklanmıştı. Başucunda durdu ve yüzüne baktı. Tuhaf bir şekilde kendi yaşlılığına benzetti onu. Bıçağı yere attı. Siyah at da oradaydı. Onu yeni fark etti. Gözlerinin içine baktı, kendi gözlerinin yansımasını gördü. Ağlıyordu. At ürperir gibi oldu ve ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı. Peşinden gitmeye çalıştıysa da bir süre sonra gözden kaybetti. Nehrin üzerinde ahşap bir köprü olduğunu fark etti. Az sonra karşıya geçecekmiş gibi önünde dikildi.

Gözlerini açtı. Evindeki yatağında yatıyordu. Hapishanede olduğunu bir şekilde biliyordu. Dışarda yağmur yağıyordu. Gözlerini kapattı ve yağmur damlalarının yüzüne düşen gölgeleri eşliğinde ağlarcasına gülümsedi. Hayatının en mutlu anını, hatırlayamadığı eski bir fotoğrafı çekilirken yaşamış fotoğraf çekilmeyi sevmeyen bir mahkûm gibi.