Öykü: Kazaklı Kahraman


Kiremit Suyu*

Çektim bir sigara daha yaktım. Sigara içmemem gerekiyordu. Belki de akciğerinden hasta olmuş bütün insanlara selamımı esirgememek için içiyordum. Ben de buradayım demek için. Sigaranın ikinci nefesinde daha şiddetli bir öksürük tuttu beni. Dışarıda dolaşsam geçer mi öksürüklü sıkıntım? Muhsin Usta’nın çay ocağında bir bardak çay iyi gelir belki. Bir de sigara…Öksürüğüm tuttu yine. Yatağıma uzandım, tavanımın sıvası dökülmüştü. Terli, kıştan kalma; yeşile çalan tavanı görünce yosun kokusu çalındı burnuma. Canım sıkılıyordu. Yatağın içinde dönmekten yoruldum. Kalktım, masanın üzerinde yarısı içilmiş sigaramın içindeki küllüğe takıldı gözüm. Ayaklarını tahtakurularının kemirdiği sandalyeme oturdum. Çoktandır gıcırdamaya başlamıştı sandalyem. Masam toz içindeydi. Ağzımdaki sigara kuruluğu yutkunmamı engelliyordu. Metal sürahiyi kaldırdım. Altında tozun ele geçiremediği daire alanı görünce içimi tarifsiz bir zevk kapladı. Suyu içerken ağzıma temiz bir metal tadı geliyordu. Bardağımı masaya temiz bir tok sesiyle bıraktım. Ne yapacağımı düşünerek evi izledim durdum: Köşedeki piknik tüpünü, üzerindeki tencereyi, tahtakurularının çok sevdiği küçük kitaplığımı, her bastığım yerde ayrı ses çıkaran eski tahta parkelerimi, asimetrik bir şekilde kırılan ve dökülen aynamı, yer yer lekelenmiş kırık beyaz perdemi…

Üşengeçliğimi yenip kalktım sandalyemden, dirsekleri aşınmış ceketimi aldım üstüme. Dışarısı serin olabilir fakat kazağım yeterince kalındı. Kapıyı istemeden -biraz da rüzgârın şiddetiyle- sert kapattım. Akşamüstü yeni başlıyordu. Yolda yürürken aklımı kurcalayacak şeyler aradım. Elim, delik cebimin içerisinde gayriihtiyari dolaşıyordu. Sert ve soğuk bir cisme değmiştim. Merakla deliğin ardından tutup çektim çıkardım: Bir jetondu bu. Üzerinde kabartmalı PTT yazan bir jeton. Gözlerim telefon kulübesi aradı. Ah! Fisun… Yanakları al Fisun…

Tuttum attım jetonu, uzun, tekdüze bir sesin eşliğinde hızlıca çevirdim numarayı. Gözlerimi kapattım kalbim olağan hızıyla atıyordu. Bir çıt sesi duydum. “Alo!” dedi karşıda ki ses. Fisun’un kadife sesi… Gerisini hatırlamıyorum. Bir şiir okudum hemen, alo demedim. Şiiri bitirdiğimde açtım gözlerimi telefon kesik kesik ötüyordu. Durdum ve baktım telefona. İçimde büyük bir meskenin gecekonduları yıkılıyordu. Konuşan kişiyi yağmurdan ve rüzgârdan koruması için iki yana yerleştirilmiş kırık camları seyrettim. Telefon kulübesinin mavi boyası üzerinde çizilen kalpleri, yazan küfürleri, şiir mısralarını tek tek okudum. Öksürdüm iki kere. Yerine koydum telefonu, yeterince ötmüştü. Yola baktım. Dün gecenin yağmurundan bana kalan, bize kalan su birikintileri; gökyüzünün bulutunu mavisini gösteriyordu bana yorulmama müsaade etmeden hem. Daha iyi olmadım. Sonuçta ben gökyüzüne bakmayı yorulma sebebi olarak gören bir memurdum.

Ayaklarım yürümeye başladı. Döndüm baktım ayaklarıma. Biraz tuhaf bakıyorlardı. Umarım ters bir şey yapmamışımdır. Bir süredir benim değilmiş gibiler çünkü. Yakın zaman içinde uyandığım zaman onları yerlerinde göremeyeceğime eminim. Şimdilik ise benimle oldukları için memnundum. Ben bunları düşünürken ve ayaklarımı izlerken, Muhsin Usta’nın çay ocağını buldu ayaklarım. Ben ne zaman sıkılsam, bütün çareleri bir çay bardağının buğusunda ararım. Muhsin Usta çok konuşkan değildi zaten. Çayımı getirip ocağın arkasına işinin başına döndü. Şimdi çay, ben ve denizin kıyısında sevgililerin oturduğu bank vardı. Memur olmak, memur olmadığın zamanlar için meşgale bulma yeteneğini aşındırıyor ve çalışmadığım bu tatiller uzun azap günlerine dönüşüyordu.

Ben sahilde ağ ören balıkçılara dalmışken, yanımdan çekingen bir sesle yedi sekiz yaşlarında bir çocuk yaklaştı. “Mendil alır mısın abi?” dedi. Çocuğun o gözlerinden zarif acıyı okuyabiliyordum. Koyu kahverengi gözleri tam gözümün içine bakıyordu. Bir an kendimi büsbütün çıplak hissettim. Sanki bütün günahlarım önümde bir defterde yazıyor ve ben o defteri yüksek sesle okuyordum. Çocuğun pantolonu dirseğine kadardı. Kısa kalıyordu ona. Dirsekleri aşınmış ve ayakkabıları paramparçaydı. Benim, bu çocukları böyle görünce içim burkulurdu. İkiyüzlülüğüm ve kibrim ile biraz acır ve mendillerinden alırdım. Yine öyle yaptım. Sonuçta tatil günlerinden sıkılan yalnız bir memurdum. Huyumun bu kadar değişmez oluşunu mazur görmelisiniz. Cebimde bozuk para ararken çocuk elindeki mendili uzatmıştı bile fakat diğer elindeki sayfa dikkatimi çekmişti. Biraz uzaktan bakıp okumaya çalıştım. Bu arada alışverişimiz sürüyordu. Dayanamadım.

– Diğer elinde ki ne senin?

– Kâğıt abi.

– Sen okuyor musun?

– Hayır abi ama azıcık okuma yazmam vardır.

– Versene bi bakabilir miyim sayfaya?

Burnunu bir iki kere çektikten sonra sayfayı verdi. Aldım elime çocuğun elinin terinden kimi yeri nemli kimi yeri az kırışık sayfayı. Bir öykü idi bu. Üstelik usta bir öykücünün öyküsüydü. Çocuğun bunu anlamasının imkânı yoktu. Şaşırmıştım.

– Nerden aldın sen bunu?

– …

Çocuk birden bu soruyla irkildi. Böyle sorular ile neyin kastedildiğini hatırlayıp utandım.

– Özür dilerim. Sadece merak ettiğimden soruyorum.

– Delil Abi verdi bize. Bu bizim ödevimiz.

Okula gitmeyen bu çocuğun ödevden söz etmesi kafamı karıştırmıştı.

– Peki, kim bu Delil Abi?

– Bizim mahallenin en akıllı abisidir o. Hem eğer ödevlerimizi yaparsak bize meyve suyu ve bisküvi veriyor. Biz çok severiz Delil Abi’yi. …

Çocuk konuşmaya devam ediyordu. Fakat ben onu dinleyemez olmuştum. Benim mahallemde daha önce duymadığım bir adam vardı. Merakım beni harekete geçirdiğinden ve başka yapacak işim olmadığından, çocuğa Delil Abi’nin yerini bana göstermesini söyledim. Bir adım geri çekilip kısık gözlerle beni süzdü. Benden zarar gelmeyeceğini anlamış olacak ki isteğimi kabul etti. Gayet sıradan bir hareketle küçük eliyle elimi aradı. Bulup tuttu. Sanki çocuk olan benmişim gibi önden yürümeye ve elimden çekmeye başladı. Mahalleden çıkıyorduk. Başka bir zaman olsa mahalleden uzaklaşmak bir yana çay ocağından ayrılmazdım. Ama çocuğun elimden çekişinde ayrı bir büyü vardı sanki. Uslu bir çocuk gibi yarım saat yürüdükten sonra beni varillerden, kapılardan ve atılmış eşyalardan yapılmış bir kulübenin önünde durdurdu.

– İşte burası. Benim gitmem lazım. Sen kapıyı çalarsın değil mi?

Cevabımı beklemeden dönüp küçük adımları ile uzaklaşmaya başladı. Ben ne yapacağımı düşünüp, aynı zamanda kulübeyi uzaktan gözlüyordum. Kendi kendime ya misafir sevmiyorsa, ne diyeceğim peki şimdi, niye geldim buraya sorularını sorarken kendimi durdurdum. “Fisun ne yapardı?” diye düşündüm. Ağır ağır kulübeye ilerledim. Kulübenin eski bir naylon ve gazete ile kapatılmış penceresinden turuncu yalımlar görünüyordu. İçeride orta yaşlı saçı sakalı birbirine karışmış bir adam vardı. Önünde ağzından ateş püskürten bir teneke. Kapıda durdum bir süre. Beni fark etmiş olacak ki ayaklandı. Kapıya geldi. Bana baktı. Ayaklarımdan saçıma kadar süzdü. Döndü yerine oturdu. Ben de ardından girdim. İki tane et şişini tenekenin üzerine koyup üstüne dibi is tutmuş çaydanlığı yerleştirdi. Ben de elimi uzattım:

– Ben Sait. Sait Ceylan.

Soyadımı memurluğun getirdiği alışkanlıkla söylemiştim. Bu yüzden biraz utanmıştım ki karşımda saçı sakalı birbirine karışmış adamın cevabı beni hem rahatlattı hem de endişelendirdi.

– Ben de Mehmet. Mehmet Kara.

Delil Abi diye düşündüm içimden… Acaba çocuk beni kandırıp başka bir yere mi getirmişti? Ama açıklama çok gecikmedi.

– Mahallede beni Delil Hami diye bilirler. Gerçek ismim Mehmet’tir.

Şimdi birden çocuklara okuma yazmayı nasıl ve neden öğretiyorsunuz diye soracaktım ki bu soruların fuzuli olduğuna karar verip vazgeçtim. Ama merak ettiğim çok şey vardı. Ben böyle dalıp gitmişken sordu:

– Memur musun?

– Evet. İlçede tarım bakanlığında çalışıyorum. Siz… dememle nasıl bir çam devireceğimi anladım. Fakat iş işten geçmişti.

– Ben eskiden öğretmendim. Amed ilçesinde Türkçe öğretmeniydim. Bir gün ders anlatırken pencereyi aşıp gelen bir kurşun başıma isabet edince ben de bu yarayı ve olayı bahane edip çıktım geldim buralara.

Ben ne diyeceğimi bilemedim. Zaten ne denir bilmiyordum. Başımı eğmeden duramayacağım, bizden başka birinin sığamayacağı bu evde her köşede sayfalar vardı. Birbirinden farklı öykülerin sayfalarıydı bunlar. Yarım kalmış anıların parçaları… Küçük kulübede dolaşırken, gözüm, duvarda asılı bir eşyaya takıldı. Bir kılıca benziyordu. Mehmet Abi kafasını baktığım yere doğru çevirdi:

– Küçükken kahraman olmak isterdim. Diyarbekir’de iken bizim esnaf bana böyle bir hediye yapmış. Onlara çok şey borçluyum, ben orada çok şey öğrendim. Bak mesela bu kazak onların hediyesi yine. Bir öğrencimin annesi ben üşümeyeyim diye kendi elleriyle dikti.

Kazak renk değiştirmiş siyah ile kahverengi arasında bir renge bürünmüştü. Ben de kendimle ilgili şeyler anlatmak istedim. Fark ettim ki anlatacak hiçbir şeyim yok. Sıradan geçen her gün, masa başında geçen her saatim aynıydı. Yediğim yemeklerin tadı bile… ben bile aynıydım her gün. Öksürüklerim, yarım kalış sigaralarım çaylarım, Muhsin Ustalarım, acılarım… Filozof nasılda yanılmış oysaki.

Çayı bardaklara doldurdu. Muhsin Usta duymasın, çay çok güzeldi. Buğusunu izledim bir süre. Sonra boğazımı temizledim:

– Neden Mehmet Abi? diye sordum. Sorunun eksik olduğunu biliyordum fakat bu soru her bir zamana, her bir olaya, her bir ölüme ayrı soruluyordu benim sesim ve lafzımla.

Ben çocuklarla yaşamayı öğrenmiştim de çocuklarla ölmeyi öğrenemedim. Çocuklar nasıl ölür inanamadım. Ben tahtaya tebeşirle yazı yazarken bir gün tebeşirden kan damlamaya başladı. Korktum çekildim. Meğer hayalmiş. Geceleri uyuyamazdım. Bir yerlerde deprem oluyor sanırdım, yer sarsılırdı. Ben açılan yaraların çığlıklarını yazardım kimi zaman, okumaya cesaret edemezdim. Kaç kere gitmek istedim. Öğrencilerim tutardı kolumdan. “Öğretmenim gitmeyin!” derlerdi kanlı yüzleriyle. Ben çıldırırdım. Anlam verememekten çıldırırdım. “Neden” sorularına cevap veren okulda cevap verendim. Ben hayatımda neden sorusunu bu kadar kan içinde görmedim. Ki onlar da görünmüyordu. Karanlık çöktüğünde yıldızlar artardı birden. Pencerelere yaklaşamazdım. Korktuğumdan değil bir kere daha görsem çıldıracağımdan. Uyuduğumda nihayet, o gün gelmeyen öğrenciler rüyama girerdi. “Öğretmenim!” diye seslenirlerdi. Ben de kan ter içinde uyanır. Gecenin karanlığında sabahı beklerdim sigaramla.

Ben Mehmet Abi’yi dinlerken bir yandan kendi hayatımı düşünüyordum. Kahraman olmayı hayal eden bu adamın şu an içinde olduğu hayatını nasıl arzuladığımı fark ettim. Böyle acı içinde tebeşire dokunmak büyük cesaretti doğrusu. Ama sustum. İkimizde sustuk. Ben çayımı bitirdim. Mehmet Abi’den izin istedim.

Döndüm. Dolana kaybola Muhsin Usta’nın çay ocağına vardım. Muhsin Usta çayımı getirdi. Küllükteki yarım sigarama baktım. Başımdaki yara izini kaşıyıp, sigaramı yaktım. Ayakkabıcı çocuk ayakkabılarımı getirmişti. Cebimde bozuk para aradım durdum. Cebimde üzerinde PTT yazan bir jeton buldum. Masanın üzerine bıraktım. Diğer cebimden beş milyon çıkarıp çocuğa uzattım. Ben bu çocuğu bir yerden tanıyordum…

* Uzak diyarların çarebilmez kuşlarından biri.