Öykü: Nazar


Selahattin Baklacı

Psikolog

 

“Hepimizin yıldızları vardır. Erişemediğimiz.”

Böyle büyük bir sözle başlayarak dikkatinizi canlı tutmak maksadını taşıyorum. Yazdığım bu mektubu bulan kişiye şimdiden teşekkür ederim. Bu kelimelerin okunduğuna inanmak bile benim bu değersiz aklıma ve bedenime değer katıyor. Size sadece gördüklerimi ve duyduklarımı anlatacağım, daha fazlasını değil. Her şeyi olduğu gibi anlatmaya çalışacağım. Kuşkusuz ki yaşanılanları tam olarak anlatamayacağım, zuhur eden birçok olay eksik olacaktır.

Pazartesi. Sandalyesinin en rahat boy ayarını hâlâ bulabilmiş değil. Ayarlamaya çalışırken iç çekişini kapının önünden duyabilirsiniz. Dört yıl geçti. Masanın üstünü hâlâ toparlayamamış. İçinde onlarca kartvizitinin bulunduğu kutuya ilişiyor gözü. Mesleği yazıyor ve ismi. Mesleğinden emin de ismi muamma. Her ismini sorduklarında aynı şeyi söylüyor. Bazen içten içe inanamıyor bu isme sahip olduğuna. Kalemliği kontrol ederken huzursuz bir şekilde etrafına bakınıyor. Yüzünü ekşitmesinden bir şeylerin yolunda gitmediği belli. İhtiyacından daha fazla kalem var ise güvende hissediyor kendini. Sadece kalemlikle sınırlı kalmıyor bu takıntısı. Yedek diş macunu ya da bulaşık deterjanı var ise kahvesini yapıp huzurlu bir şekilde sürdürebiliyor gününü. Hesabında yedek bir maaş olmadan ayaklarını sallamayı durduramıyor. Ellerinin titremesini ilk defa kahve bardağına gözüm takıldığında gördüm.

Yolda yürürken görürseniz bir yere yetişmeye çalıştığı hissine kapılabilirsiniz. Ben de başlarda bu yanılgıya düşmüştüm. Daha sonra bu durumun sabırsızlığı sebebiyle olduğunu fark ettim. Bir ara beraber kahve içerken bu sabırsızlığın sebebini sordum. “Her şey çok hızlı ilerliyor, geri kalmaktan çok korkuyorum,” dedi. Bunu ondan ilk duyduğumda ne kadar haklı olduğunu düşündüm. Daha sonraları bunun endişeleriyle çok alakalı olduğunu hissettim. Her şey olabildiğince hızlı yapmaya çalışırdı. Tembel olan tarafını bastırmaya çalışırken sürekli kendi kendine konuştuğunu fark ettim. Masasının başında ya da bahçede sigara içerken fısıltıyla kendine kızarken yakalıyordum onu. Doğruyu söylemek gerekirse bu konuşmalara kulak misafiri olmayı severdim. Hakaret içeren sözler eşliğinde kendisini nasıl suçladığını, kendisini nasıl zalimce yargıladığını işitirdim. Kimi zaman bunları bana söylüyormuş hissine kapılır, tuhaf bir haz duyardım bu durumdan. Fakat onu her gördüğümde aklıma tek bir soru gelirdi: “Acaba ne kusur işledi?”

Bunu kendimden çok ona sormayı isterdim. Kendine sürekli kızgın olan bu adam aynı zamanda yaptığı şeylerden asla memnun olmazdı. Bir işi ne kadar becerikli yaparsa yapsın bir tarafından tutar veyahut ayrıntısına takılıp bir kusur uydururdu. İş yerinde arkadaşlar ile yaptığımız buluşmalara gelmezdi. Sorulduğunda düşünür görünür ve bir bahane uydururdu. Elinde bahanesi kalmadığında doğruyu söylemek zorunda kalırdı. Çok üşendiğini ve evde oturmayı tercih edeceğini itiraf ettiğinde şaşırmadım pek. Ara sıra beni evine davet ederdi. Yanında hep bol ikramlarla kahve sunardı bana. Evde oturmanın güzelliğine beni ikna etmeye çalışır gibi hissederdim niyeyse.

İnsanlar başlangıçta onun duyamayacağı bir şekilde konuşurdu. Onun hasta olduğunu ve insan olmaktan gittikçe uzaklaştığını birbirlerinin kulaklarına fısıldarlardı. Bunların hepsinden haberi olduğunu fakat yine de tepkisiz kaldığını bilirdim. Çünkü ben anlatırdım bu fısıltı gazetesinin havadislerini. Hep yorum yapmadan yüzünde bazen benim bile sinirimi bozan bir gülümseme ile dinlerdi beni. En son bir şey söyleyecek sanırdım. “Bir kahve daha içer misin?” diye sorardı bana. İlkin bu davranışları tabii gelmiyordu. Hatta ben de, başlarda, fısıltıların kaynaklarından biriydim. Lakin -kimi zaman tek taraflı olsa da- muhabbetimizle onun hayatını daha iyi fehmetmiştim.

 

“Zuhur etmesinden en çok korktuğumuz şeyler, aslında gerçekleşmeye en yakın olan şeylerdir.”

 

Bakınız mektubum uzadığından sıkılmayın diye başka bir mühim görünen cümle ekledim bu kısma. Yorulduysanız biraz olsun dinlenin. Ne de olsa benim için oldukça kıymetli bir iş yapıyorsunuz. Okuyorsunuz.

Bir gün yine fısıltı gazetesinin birinci sayfasını anlatıyordum ki es verdiğim bir anda konuşmaya başladı. Şaşkınlığımı üzerimden attığımda kaşlarının nasıl çatıldığını gördüm. Sesini kontrol edemiyor titremesine engel olamıyordu. Konuşmadan çok ilk defa gördüğüm bu yüze odaklanmıştım. Bir ara, sesinin çok yükseldiği bir ara, küfretti ve önünde duran sehpaya sert bir tekme attı. Bütün ikramlar ve kahve olduğu gibi halının üzerine döküldü. Bunu görünce daha bir sinirlendi. Ve kendi göğsüne iki yumruk atıp yerdekileri toplamaya başladı. Ben bu korkunç görüntü karşısında donakalmıştım. Onu ilk defa böyle görüyordum. Biraz toparlanınca çok yumuşak bir sesle benden neredeyse yüz kez özür diledi. Benim kadar olmasa da halıdan ve sehpadan da özür diledi. Böyle bir olay karşısında ilk defa samimi bir şekilde fısıltı gazetesinde söylenenlerin doğru olabileceğini düşündüm. Bu kadar nazik ve duyarlı bu adamın nasıl böylesine kaba ve saldırgan olabileceğini düşündüm. Hâlâ bir özür dileme temsili gerçekleştiriyordu. Sonra yine benimle konuştuğunu sanarak kulak verdim. Sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu:

Bütün bunları hak ettim. Başıma gelen her şeyi hak ettim ben.

Önce onu sakinleştirmeye çalıştım. Sözlerim pek tesir etmiyor gibiydi. Mutfaktan bir bardak su getirdim. Yerine oturttum. Bu mevzuya şahit olduğum için çok özür dilediğini söyledi ve başını önüne eğdi. Daha önceden de tekrar eden bir davranış olduğunu bu açıklamasından anlamıştım. Küçük bir karıncaya zarar vermeye korkan bu adam canavara dönüşmüştü. Birden bu sahne bir yerden tanıdık geldi bana. Zikretmeye çalışırken bir yandan da su bardağını elimde tutuyordum. Düşündüğümü şerre yormuş olacak ki kendisine zarar vermeyeceğini, bunu düşünüyorsam aklımdan çıkarmamı salık verdi. Ben ise bir kitap düşündüğümü söyledim. Yazarın ismini fısıldarmış gibi kulağıma gönderdi. Kendisinin tavsiye ettiğini ekledi.

Zikretmeye çalıştığım kitabın adını duyunca irkilmiştim. Evet, kitabı bana o önermişti. Sevdiğini söylediği nadir şeylerden biri idi. Beni bu sahneye hazırlamış olabileceğini düşündüm. Sonra bu kötü düşünceleri küçük bir el hareketimle savuşturdum. Arkadaşıma baktığımda hâlâ başı öne eğikti. Görüntüsü işlediği cinayetin cezasını bekleyen bir suçluya benziyordu. Hepimizin bir zaman böyle patlamalar yaşadığımıza emindim. Fakat bu kadar suçlu hissetmediğimizi de biliyordum. Dostumu teselli etmeye çalıştım. O sırada:

— Ağzımdan kaçtı, kusura kalma. Normalde bu edepsiz lafları pek kullanmamaya çalışırım. Ama sinir anında nasıl oluyorsa birdenbire çıkıyor işte. Kontrol edemiyorum.

— Olur mu canım? O kadarına müsamaha edilir artık. O kadar laf ediyorlar. Hakkın var senin de.

Bu söylediğimi duyunca kafasını kaldırdı. Yüzü aydınlanmıştı sanki. Gözlerimin içine bakıyordu. O tuhaf gülümsemesi yerleşti yine dudaklarına:

— Gerçekten hakkım var değil mi?

Ben de bu aydınlanmadan cesaret alarak hemen etrafı toparladım. Onu mutfağa çağırdım. Çabucak geldi. Son olduğunu belirterek yeniden özür diledi. Önemli olmadığını söyledim. Böyle şeylerin herkesin başından geçebileceğine ilişkin sözler sarf ederken sürekli duvarda duran resmi yan gözle yokladığını gördüm. Elimdeki işi bırakıp fark etmemesine özen göstererek baktığı yeri yokladım kaçamak bakışlarla. Fotoğrafta bir kadın ve bir erkek yan yana oturmuş ikisi de tam gözlerimize bakıyor gibiydi. Kadın bir sandalyeye oturmuş ve ellerini önüne bağlamış mağrur; erkeğin bir eli sandalyede diğer eli sarkmış bir şekilde çatık kaşları ve kadının bakışından önce varan bakışı ile dostumun bakışlarının buluşup konuştuğunu hissediyordum.

Resme bakarken gözlerini kaçırdığını ve onun da kaşlarını çattığını fark ettim. Şaka yollu biçimde:

— Böyle bakınca resimdeki adama benziyorsun.

Demez olaydım. Yüzünü bana öyle bir şekilde döndü ki yerin dibine gireceğim sandım. Sadece gözlerime değip geçen bakışlar az önce şahit olduğumdan kat be kat büyük bir öfke ile yanıyordu.

Gözlerini ayaklarıma dikip çay içip içmeyeceğimi sordu. Ben biraz rahatsız olmuştum. Alındığımı anlayıp kendini kötü hissetmesin diye biraz daha oturup gidersem daha iyi olacağını düşündüğümden çay teklifini midemin dolu olduğunu bahane ederek reddettim. Salona geçip oturduk. Dostumun bu tuhaf hareketlerini düşünmeden duramıyordum. Yaptıklarını telafi etmeye çalışan bir çocuk gibi bana anlamsız hikâyeler anlatmaya başlamıştı. Hiç olmadığı kadar konuşkan görünüyordu. Sonra birden -sanırım benim yüzüme saçma bir gülümseme yerleştiğinde- sesi bıçak gibi kesildi. Ben de düşüncelerimden sıyrıldım. Gergin havayı içime çekip ortamı yumuşatmak amacıyla memurluğa başladığım zaman yaşadığım sıkıntılardan bahsettim. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Omuzlarımda odanın ağır havasının yükü vardı. Bu fırsatı kullanarak kalkmak için izin istedim. Kalmam için ısrar etmeyince alınmam gerekirken mutlu bile oldum. Kapıdan beni yolcu ederken ki görüntüsü, kürek mahkûmiyetini infaz eden bir sürgünün görüntüsü ile aynıydı. Son bir kere bana baktı. Gözlerime değil ciğerlerime kadar inen bu acınası bakış, nefesimi tutmama sebep oldu. Utana sıkıla döküldü ağzından:

— Özür dilerim. Gerçekten…

Ben de yüzümde oynaşan bir sineği kovarmış gibi bir hareket yaptım:

— Boş ver, olur böyle şeyler.

Yavaşça gülümsedi:

— Olur böyle şeyler.

Ben de gülümsedim.

Apartmanın merdivenlerini indiğim zaman kapının kapanma sesini duydum. Daha önce sebebini sorduğumda “Misafir çıkana kadar kapı kapatılmaz. ‘Gitmesi için zaman saymak’ gibi düşünülür.” demişti. Böylesine bir nezaket ve bu öfkeli hâl…

Daha sonra dairede nedense aramıza bir soğukluk peyda oldu. Ne kadar konuşmak istesem de cesaret edemedim. Bazen bir şey söyleyecekmiş gibi onun tarafına yollanıyordum, fakat ayaklarımın ağırlığı pek izin vermiyordu buna. Bir süre sonra normal bir hâl aldı bu durumumuz. Ben bazen bütün gün boyunca görmüyordum onu. Onun tarafına bakmayı tamamen unutuyordum. Bir gün merak edip sordum laf arasında arkadaşlara. İstifa ettiğini ve bir haftadır işe gelmediğini söylediler. İnanamamıştım. Bir haftadır yokluğunu fark etmemiştim. Masası orada tertipli bir şekilde duruyordu. Bakmaya bakmaya unuttuğum masasının üstünde bir zarf vardı. Kimse bakmadığı için dokunulmadan duruyordu. Zarfı aldım. Ceketimin iç cebine hızlıca attım. Mesaim bittiğinde uçar gibi evime yollandım. Nefes nefese vardım evime. Hiç oyalanmadan zarfı açtım.

Sevgili Gökhan,

Yoldaşlığın için teşekkür ederim. Veda edemediğim için özür dilerim. Umarım müreffeh bir hayat yaşarsın.

Sevgiyle, muhabbetle…

Kemal.

Mezarına gittiğimde kuru otları temizleyip ona uzun uzun baktım. Muhabbetimizin kesildiği zamanlarda bakmadığım bütün bakışları baktım. Yüzümde onun gülümsemesiyle, mezar taşına fısıldadım:

— Özür dilerim.

…

Gökhan’ın dairede yazdığı bu uzun mektubu çok sonradan masasının üstünde görüp, kimseye görünmeden almıştım…