Öykü (Son Bölüm-3): İlk El
Bağlan Keskin
Psikolog
Akın, Hande’nin şımarıkça ortaya çıkardığı anahtarlardan annesinin olanı eline almış bodrumun kapısında bekliyordu. Kapalı odaları denemek için. Hangisi ellerindeki anahtara uyarsa beklenilen büyük sırra ulaşılacaktı. Elindeki anahtarın annesinin olduğunu, ucundaki anahtarlığa soyadlarının oyulmasından anlamıştı. Ellerine kolaylıkla yaşamın sırrı verilmiş gibiydi. Tek yapılması gereken evdeki kilitli odalara bakmaktı. Akın ikinci denemesinde buldu kendi odasını. Giriş katındaki odayı açmamıştı uzaklaşmak istercesine bodruma kaçan Akın orada da bir oda olduğunu fark edince kaçamayacağını bedensel olarak fark etmiş, direkt kilide sokmuştu anahtarını ve açmıştı. Kilit açılmıştı ama kapıyı itmek için bekliyordu Akın ve eliyle basitçe itti kapıyı, tahtanın gıcırtısını daha önce duymuştu. Beklemeye tahammül edemeyerek hızla içeriye girdi. Karanlık odada gölgelerin arasından uzun zamandır görmediği ikiz kardeşi Atıl çıktı. Atıl ‘Sonunda beni buldun sevgili kardeşim’ dedi kendinden emin bir sesle.
Bora ve Merve, yarısı cam olan bir kapıyı açan anahtarla ince kapıdan içeri girdiler. Ortalıkta bir sürü kâğıt vardı. Hemen oturup hepsine bakmaya başladılar. Merve farkında olmadığı bir bilinçte, ‘büyük sır’ denilen şeyi değil, fazladan bir miras arıyordu. Gizli banka hesap cüzdanları falan. Oysa kimse kullanmıyordu artık hesap cüzdanlarını. Küçükken izlediği dizilerde görüyordu onları. Bir de annesinin ay ay işlettiği bir hesap cüzdanı vardı. Anneleri, dürüst kadın imajını çalıştığı muhasebeciyi dolandırınca yok etmişti ve hapiste de intihar etmişti kendisini. Merve, babası başka bir kadınla gidip ondan çocuklar yaptığında bile annesinin intihar etmediğini düşünüyordu o zamanlar. Sonrasında daha da sefil olmuşlardı. Girdiği hiçbir işi yapamamıştı. Her zaman işverenin suçu vardı ama. Merve elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Oysa hayatı boyunca çalışmış sayılmazdı bile. Bora bir mektup bulmuştu onu okuyordu. Merve gönül işlerini kurcalamamasını ve önemli şeylerle ilgilenmesini söyledi kardeşine. Bora’nın elindeki mektupta gönül işleri yoktu hâlbuki. Anneleri hapisten dayılarına yazmıştı, ölmeden önce. Kadın gerçekleri çocuklarına anlatmasını istemişti kardeşinden. Aslında hiçbir suçu yoktu, muhasebeciyi dayıları para yatırma bahanesiyle dolandırmıştı. Aracı olduğu için de bütün suç zavallı kadına kalmıştı ve kardeşi onu kurtarmak için hiçbir şey yapmamıştı. Bora bir anda Merve’ye bağırmaya başladı, annelerini hep suçladığı için. Merve çok iyi biliyordu ki esas annelerini kınayan Bora’ydı. Her zaman inandığı dürüstlük yüzünden, tamamen etik yüzünden Bora annesine küsmüş, hapiste onu asla ziyaret etmemişti. Oysa Merve annesine gitmişti hem de her görüş gününde. Bütün bunları kendisine saklamadı Merve, Bora’nın yüzüne söyledi. Bora da hayatında ilk kez bağırarak Merve’ye annelerine benzediğini söylüyordu. ‘Sen de aynı onun gibi beceriksizsin. O çocukları için suçsuzluğunu ispat edemedi, sen de kendin için hiç çaba sarf etmedin; çalışmadın en sonunda niteliksiz birisi olarak ucuz kurtuluşlar aradın’ dedi. İşte o anda Bora, ölen annesinin ardından o hayattayken arkasına saklandığı gururun şu an eline hiçbir şey vermediğini gördü. Anıları tazelenince annesinin asla haram yemediğini de hatırladı. Bunların ardından Merve hayattaki tek umudun kendisi olduğunu gördü. Sigara molalarında bir iki tur atıp dolaştığı için onu işten atan mağaza müdürünün haklı olduğunu düşündü. Kimse de suç yoktu. Bu yüzden yeniden odada miras kalıntısı aramaya başladı. Annesinin suçsuz olduğunu öğrenmekten daha çok şok etkisi yaratmıştı beceriksiz olduğunu öğrenmek.
Ali’nin karısının anahtarı çatı katını açmıştı. İçeride yaşlı eşinden eser yoktu. Önce, ölen kocasının anılarını burada sakladığını düşündü buruşuk dostunun. Sonra anladı ki, bu oda Ali’nin karısının ilk kocasınındı. Anahtarın üzerindeki soyadı ise karısı tanıştıklarında ilk eşinin soyadını kullandığı için aynıydı. Evdeki hisse ilk kocasından kalmış olmalıydı. Çekmecelerin birinde bir sürü çıplak insan fotoğrafı vardı. Kadınlar, erkekler çırılçıplak yataklarda, koltuklarda, masalardaydı. Ali çok çıplak beden görmüştü ama bu fotoğraftakiler güzel tenler değildi. Aslında tenler güzeldi de, yansıtılış biçimde bir eğretilik vardı. Fotoğraflara hem cinselliğe bağımlılıktan hem de karısının da çıplak bir fotoğrafının olup olmadığını merak ettiğinden bakmaya devam etti ama midesi hafiften bulanmaya başlamıştı. Normal bir pornografi değildi bu çünkü. Ali, erken kurtulduğuna sevindiği karısından bir iz ararken onu özlediğini hissetti. ‘Acaba sevdim mi ben bu kadını?’ diye kendisine sordu usulca. Ali yaşlı kadına bir mutluluk veriyordu evet ama ya Ali? Uzun beyaz saçları olan o kadından bir iz ararken, bazı küçük anlarda, planının kontrolünü sürdürmediği zamanlarda yani, gerçekten huzurlu olduğu zamanları olduğunu düşündü, karısının yanında. Bilincin bu meşguliyetinde kaç çıplak insan fotoğrafı geçti bilmiyordu ancak birden algısı açıldı. Çocuklar vardı, hatta çok küçük çocuklar da… Onlar da çıplaktılar, kimi ağlıyordu. Ali, fotoğraflarını daha önce de gördüğü karısının ilk eşinin bu fotoğraflarla neler yaptığını düşününce sonunda kustu. Hemen aklına o genç kız geldi, şu liseli aşkı. Hayır hayır o böyle bir şey değildi. Çocukların istismarına bu derece yakından tanık olunca zengin dulla hiç tanışmamayı, o malikânede hiç oturmamış olmayı, o müthiş arabalara asla sahip olmamayı ve parası sayesinde düşürdüğü kadınlarla asla yatamamış olmayı istedi. Bedenleri sergilenen o çocukları gördüğünde bir kadını ya da bir erkeği arzuluyor olabilmesinden utandı. Fotoğrafları kimse görmemeliydi. Bu çocuklar bir daha kullanılmamalıydı. Hepsini yırttı, bir iki kusma nöbetinin ve gözyaşının arasında yok etti o çocukların mahremini. Fotoğrafları yırtarken içlerinden küçük bir erkek çocuğunun siması tanıdık geldi, kendisini de o bu fotoğrafları çeken, şehvetle bakan herkes gibi bu çöplük duruma ortak hissetti. Hızla yırtmaya devam etti, bütün çocukların fotoğrafları yüzlerce parçaya ayrıldığında kendince çocukları temizlediğine inandı.
Erdal’ın ağabeyinin anahtarı, bahçedeki depoyu açmıştı. İçeride sadece büyük bir buzdolabı vardı. Marketlerin kullandığı o dolaplardan. İçinde de bir kadın cesedi… Erdal dolabı açtığı anda ceset deforme olmaya başladı, uzun zaman geçmiş olmalıydı bu yüzden. Bu güzel kadının cesedi nasıl o buzdolabında bozulmadan durduysa şimdi cesede hayat karıştıkça yok oluyordu. Söylemesi, yapması gereken şeyleri zamanında gerçekleştirmeli insan. Erdal bütün ömrünü ertelemişti ve cesaret bulamadığı için yapamadıklarının zamanı artık geçmişti. Birden çürümeye başlayan bu beden, Erdal’ın hâlâ umutla beklediği ama durağını kaçırdığı hayatının çürüdüğünü çağrıştırdı ona. Kadını tanıdı sonra. Gemi kazasından sonra diğer yolcuların fotoğraflarını göstermişlerdi. Kendisi de araştırma yapmıştı, bu Hande’nin annesiydi. Kocasıyla ilgili araştırma yaparken fotoğrafını görmüştü ve kadının ortalıklarda olmadığını biliyordu. Hemen çıktı depodan huzursuzca.
Hande’nin babasını bulma ümidiyle açılan odası, boş bir yatak odasıydı sadece. Süslü mobilyalara sahip odanın dolabında hep kadın elbiseleri vardı. Anlaması çok uzun sürmedi. Bu oda annesinindi. Babasının evle doğrudan bir alakası yoktu çünkü. Bütün bunlara karışmasının nedeni yıllardır ortalarda olmayan annesiydi. Evde odalara gire çıka Erdal buldu Hande’yi. Onu depoya götürdü. Hande önce inanmadı, ‘Hayır annem değil, sadece ona benziyor’ dedi. Yakından baktıkça içinden anladı onun annesi olduğunu. Birkaç kez daha reddetti. Sonra hayırların arasına evet karıştı. Annesinin ölü hâli ona bir anda, babasının bile öldüğünü kabul ettirdi.
Giray’ın anahtarı ile açılan odası kişisel bir çalışma odasıydı. Bir sürü not vardı. Tarikatlarla ilgili, seks partileri ile ilgili bir sürü kitap… Önce anlamamıştı ama sonra bu düzeneği babasının akademik bir kitap yazarken de hazırladığını hatırladı. Bu ev grup seks partileri düzenlenen küçük bir grubun ayin yeriydi. Her şeyi yazmıştı babası. Bütün üyeleri; Akın’ın annesi, Erdal’ın ağabeyi, Dilara’nın anne-babasını, Merve ve Bora’nın dayılarını, Eda’nın annesini… Parçaları birleştirince Ali’nin karısının değil, yaşlı kadının ilk eşinin üye olduğunu anlamıştı. Hande’nin de annesi esas üyeydi. Kadının kayboluşundan sonra, gemi kazasına yakın bir tarihte Hande’nin babasının bu grubu bulduğu da yazıyordu. Giray babasının korktuklarını yazdığını gördü. Babası ilk roman çalışmasında işin içine bu kadar girdiği için pişmandı. Sadece gerçekten ‘iyi’ yazmak için katıldığını anlatıyordu notlarında. Ancak ‘Çocuklar ve Hande’nin annesinin olayı iyi olmadı’ diyordu. Okuduklarına inanamıyordu Giray. Devam eden satırlar çocuklara yapılan cinsel tacizlerden bahsediyordu. Babasının hep diğerini gözlemleyerek anlattıkları sanki o hiçbir çocuğa dokunmamış gibi izlenim vermişti Giray’a. Ama bir kitap yazmak için bütün bunlara tanıklık etmiş olması çıldırtıyordu Giray’ı. Babası nasıl bu kadar kontrollü bir gerçeklik yaratmak istemiş olabilirdi ki? Tam bu sırada babasının ‘İşler kontrolden çıktı’ notunu gördü. Hande’nin annesini ‘lider’ olarak tanımlanan yaşlı zengin öldürmüştü. Yani Ali’nin karısının ilk eşi. Sonra da grupta ayak işlerini yaptırdığı Erdal’ın ağabeyine saklatmıştı cesedi. Giray babasının bildiklerinin, bu kadar bencil bir amaç uğruna saklanıldığını düşününce çok büyük hayal kırıklığına uğradı. Bu hayatta tanıdığını düşündüğü tek insan babasıydı çünkü.
Eda elinde adına yazılmış bir mektupla ağlıyordu. Annesi ona yazmıştı. Geleceğini biliyordu çünkü. Yıllarca bu tarikatın hizmetçiliğini yapmıştı kadın. Sonra bir kaza olmuştu. Hande’nin annesi hamile kalmıştı. Bebeğin babasının kimden olduğu belli değildi ve kadın çocuğu aldırmak istemiyordu. Bebek bu evde doğmuştu, güzel bir kız çocuğuydu. Lider vasıflı yaşlı milyoner kadına bebeğinin öldüğünü söylemişti. Ama yalandı ve o bebek Eda’ydı. Eda’nın sevmediği beğenmediği şifacı kadın gerçek annesi değildi ama kadının onun için yaptığı fedakârlıkları, gruba bebeği aldığı için sus payı olarak onu da kattıklarını okudukça sadece sevgi hissediyordu. Annesi sandığı ve sevmediği kadının, annesi olmadığını öğrendiğinde gözünde devleşmişti. Biyolojik annesi, bir gün çocukları öğrenmişti. Gruptaki hiçbir kadın küçük çocuklara ne olduğunu bilmiyordu. Kadın öğrenince polise gitmekle tehdit etmişti ve sonu ölüm olmuştu. Sonra Eda onu büyüten kadının Hande’nin babasını bulup her şeyi anlattığını okudu. Tekne gezisi bir tuzaktı, orada bu iğrenç grubun bütün üyelerini öldürecekti Hande’nin babası, intikamını alacaktı. Mektubun sonu ‘Bu eve miras için geldiğinde mektubu bulmanı umuyorum. Ben olanların altından kalkamıyorum. Annenin kocası beni öldürmeyeceğini söylüyor ama ben o gemide intihar edeceğim. Seni daime sevdim…’ Eda ömrünü onu küçümsemekle geçirmemiş gibi hayranlık duyarak bitirdi mektubun son satırını. Hep kendisinin mükemmel olduğunu düşünürdü Eda. Oysa o babasının kim olduğu belli olmayan, istenmeyen bir bebekti. Şimdi mükemmel olanın kim olduğunu anlamıştı; annesi, gerçek annesi.
Dilara’nın anahtarını açacak kapı kalmamıştı. Delirmek üzereydi. Bir yanı sakinleşmesini söylüyordu, belki de bütün bu saçmalıklarla annesinin ve babasının alakası hiç yoktu, içi rahatlayabilirdi. Ama öyle olmuyordu çünkü diğer yanı herkesin onun arkasından birlik olduğu kanısındaydı. Birden gözüne küçük tahta bir kutu ilişti. Anahtarı ilginç bir zekâ kıvılcımıyla onda denedi. Herkes odalardayken, böyle bir örnek yol varken bunu denemesi kendisini bile şaşırtmıştı. Bu müthiş zevk veren girişimde kutu açıldı ama içinde hiçbir şey yoktu.
Akın yıllardır görmemişti Atıl’ı. Hep annesinin suçuydu bunlar. Şimdi uğursuz kardeşi tekrar ortaya çıkmıştı. Atıl, Akın’a tıpa tıp benziyordu ama cildi daha genç, gözleri daha parlaktı. Saçları hep aynı şekilde taranmıştı. Sağa doğru ayrılmıştı Atıl’ın saçları. Dümdüz ve güçlü gözüküyordu. Atıl ‘Seni uzaktan izledim, yerde baygın yatıyordun. Bana uzun zamandır olmuyor.’ dedi. Akın kardeşinin evin içerisinde nasıl gizlendiğini merak etmiyordu. Bir yolunu kesin bulurdu. Artık bu sinsi oyunlarını merak etmeyi bırakmıştı. Hiç konuşmadı Akın, Atıl devam etti.
Atıl:
-Bu evdi hatırlıyor musun? Ben hatırlıyorum. Annemizi o insanlarla birlikte çıplak yemek yerken görmüştün. Oysa uyuyor olman gerekirdi. Onun seni buraya hiç getirmemiş olması gerekirdi. Sen uzun süre baktın. Anlamıyordun ama yine de izlemeye devam ettin. Sonra seni gördü o adam. Şu Erdal mı ne, onun ağabeyi işte. Seni çatı katındaki odaya götürdü değil mi?’
Akın:
-Hayır, beni kimse görmedi, o sendin!
Atıl:
-Ben daha o zamanlar buralarda yoktum, sonra geldim. O sendin Akın. O adamların sana yaptıklarını unutma ve bastırma. Savaş bunlarla.
Akın:
-Onlar sana dokundu Atıl, bana değil. Yanlış hatırlıyorsun.
Atıl:
-Sen ne hatırlıyorsan ben onu hatırlıyorum Akın. Senin utanılacak bir şeyin yok ama savunmanı unutarak yanlış yapıyorsun. Keşke hiç yaşamasaydın evet ama yaşadın. Silahlarını kendine değil, onlara doğrult. Annen öldüğü için konuşuyorum, artık benim gitmem lazım.
Akın:
-O senin de annen. Ve evet sen de gitmelisin, keşke sen de ölsen…
Atıl:
-Bu senin elinde Akın. Beni öldürebilirsin. Beni yok edebilirsin. Beni, o geceyi unutman ortaya çıkardı.
Bu sırada Dilara bodrumun kapısında elinde bir bıçakla belirdi.
Dilara:
-Kiminle konuşuyorsun sen? Neyse çok da umrumda değil, nerede benimkiler? Herkes bir köşede, peki ya ben?
Akın, Dilara’nın tehlikeli olduğunu anlamıştı. Dilara bıçağı defalarca Akın’a sapladı. Bu sırada ölüm anını uzaktan Atıl’ın veya kendisinin izleyeceğini düşündü Akın. Ancak ne kardeşi ne de kendisi izlemiyordu. Şu an sadece ölüyordu. Sadece kendisi tek başına ölüyordu ve bu evdeki o lanetli ilk gecesinden sonra ilk kez yaşadığını hissediyordu.
SON