Öykü: Yusuf ve Murteza
Kiremit Suyu*
Saat 23.00. Kargaşanın eğlence adını aldığı bir yerdeyim. İçeride gelin ile damattan daha mutlu olduğuna emin olduğum göbek atan abiler; kendini örgüt lideri zannedip halayda en önde mendiliyle uçan halay başı; bol biralı ve çekirdekli masalarıyla düğüne marjinal hava katan, saçı sakalı şekil olan abiler; pisti evinden çok seven çocuklar; aralarında Rambo’dan aşağı kalmayacak derecede her yere tırmanabilecek yeteneği olan, fakat bu yeteneğini düğün salonu kolonlarında kullanmayı tercih eden çocuk –az önce altıncı çikolatasını yedi–; herkesi ayakkabısından saçına kadar inceleyip beyninin dedikodu lobuna aşırı yüklenen teyze; kaplan desenliler; çılgınlıkta ve şarkı sözlerini sallamakta üstüne olmayan piyanist şantör; şarkının her türlü içine eden davulcu çırağı; ve ben, Yusuf. Karşımda buraya ait olmadığı her halinden belli olan Murteza Abim… Abimin çok sıkıldığından emindim, ben de çok sıkılıyordum. ”Dışarı çıkalım mı?” bakışını attı bana, “memnuniyetle” anlamında başımı hafifçe öne eğdim.
Çıktık. Dışarı çıkar çıkmaz bir sigara yaktı. Dumanını yıldızlara üfledi, gökyüzüne baktı. Yıldızlar küçücük bir anlığına bulutların arkasında kaldı. Yıldızların burada böyle güzel görünmesine şaşırdı, kaşları kalktı. Düğün salonunun yanındaki halı sahaya doğru ilerledik. Yediye yedi maçı izlemeye başladık. Gözlerimiz oyunculardan çok, ayakkabıları ve topu takip ediyordu. İçimden “davulun sesi uzaktan hoş geliyor” dedim. Tam o sırada abim “haklısın davulun sesi uzaktan hoş gelir,” dediği zaman önce anlayamamıştım. Ama Murteza Abim aklımı mı okumuştu, yoksa fark etmeden sesli bir şekilde mi söylemiştim? Ben bunu düşünürken gol oldu ve bütün düşüncelerim dağıldı. Ayakları izlerken elimi bir huzur çömleğine sokmuş gibi hissediyordum. Vücudumuzu temiz bir rüzgâr yıkadı, abim sigarasından bir nefes aldı, sonra işaret parmağı ile sigaranın külünü silkeledi. Bunu yapması çok hoşuma gidiyordu. Sadece bunun için bile sigaraya başlayabilirdim. Üstüne yapışan tişörtü baş ve işaret parmağı ile çekip bıraktı.
Bana döndü “Yusuf” dedi, “gel eve gidelim ben sıkıldım. Hem gürültüden başım ağrıdı.” Cevap vermeden yürümeye başladık. Bir sigara daha yaktı. “Abi balkonda bira içelim mi?” diye sordum. Biz yürürken bakkala girip üç bira aldım. Abimin parası hep vardı. Sadece sigaraya harcıyordu parasını. Bir kadın ya da erkek arkadaşı olduğunu görmedim. Murteza Abim bunları düşündüğümü anlamış gibi iç çekti. Ben sevinmiştim. Çünkü abimin canı sıkkın olduğunda bağlama çaldığını biliyordum. Bam telinden bir fa duyacaktım işte.
Biralar terlemişti. Delik poşetten pantolonumun dizleri, biranın soğuk terleriyle ıslanıyordu. Sokak lambalarının altından geçerken, abimin gözleri ışıl ışıl oluyordu. Benim gözlerim de öyle olmalıydı. Başlarımız, bu sokak lambalarının hüznüne saygıdan, önümüze eğilmişti. Kapının anahtarı bende olduğu için adımlarımı sıklaştırıp abimin önüne geçtim. Ben kapıyı yoldaki sokak lambasının zayıf ışığında açmaya çalışırken Murteza Abim kapının önünde durmuş, komşu evin perdesi çekilmiş, ışığı yanık, penceresine bakıyordu. Murteza Abim pencereler ve perdeler ardındaki hayatı merak ediyordu. Murteza pencerelere inanıyordu…[1] Tam bir yıldır o pencerenin o değişmeyen haliyle karşılaşıyordu. O perdenin açıldığı zamanı heyecanla beklediğini biliyordum. Eve girip balkona geçtik. Ben bir yoğurt tasına yılbaşından kalma bayat kuruyemişleri doldurdum. Bir başka tası kuruyemiş çöpleri için aldım. “Abi,” dedim, “bugün benim doğum günüm.” Güldü. “E o zaman benim ikinci biram senindir,” deyip diğer birayı bana doğru itti.
Gittim bağlamasını getirdim. Yıllardır bağlamaya dokunmamış gibi baktı önce. Sonra bütün perdelere tek tek dokundu. “İki keklik” türküsünü Elazığ yöresinden çalıp söylemeye başladı. Sesi Cengiz Özkan’a çok benziyordu. Onun müziğe dokunuşunu çok seviyordum. Bu kadar hüzün dolu bir şarkı bana kötü şeyleri çağrıştırıyordu. Aklımdan annemle abimin neden hiç konuşmadığı sorusu geçti. Annem ben kendimi bildim bileli abimi hep görmezlikten geliyordu. Bu konuda inanılmaz derecede yetenekliydi doğrusu. Sorular doluşuyordu aklıma. Babamın nereye gittiği sorusuna abim cevap veremiyordu. Gerçekten onun da bilmediğine inanıyordum. Ben bugün on altı yaşıma basmıştım. Şarkının son ezgileriyle benim aklımdaki sorular da bitmişti. Abim birasından iki yudum aldıktan sonra tekrar başladı, “bir nefeslik söyleyeyim, anlamazsan neyleyeyim…” Bense sadece dinliyordum. Bazen ağzımdaki bayat kuruyemişi çiğnerken çıkan sesler dolduruyordu içimi, öyle durumlarda çiğnemeyi bırakıp bağlamanın gövdesinde gezinen mızrabı izliyordum. Başımı kaldırıp abime baktım. Komşu evin penceresine bakıyordu. Perdenin arkasında şişman olduğuna kanaat getirdiğim eski tip turuncu ampullerden yanıyordu. Tahta pencerenin çatlaklarından sızan küçük ışık çubukları gözüme kaçıyordu. Uzaktan davulun son vuruşları geliyordu kulağıma. Abim türküyü bitirirken ben ikinci biramın yarısına ulaşmıştım, ama bira benden daha hızlıydı. Başım hafifçe dönmeye başlamıştı.
Bu anın neden bu kadar hüzün dolu olduğunu düşündüm. Evet, biliyordum ki bazı şeyler değişmeyecek, sorularım cevapsız kalacak, Elif beni hiç sevmeyecek, yarın yine güneş doğacak, fakat bu hüzün bitmeyecekti. Yine abim benim içimi ürperten bir şekilde aklımdaki bu soruya cevap verdi. “Sokak lambaları,” dedi buğulu sesiyle… “Karanlığı aydınlatmaya çalışırken, gölgeleri yaratırlar. Gölgeler suni karanlıklardır. Sokak lambaları hayatımızın çatışkılarıdır. Bak şurada pes etmek üzere olan bir tane, berber koltuğuna tüm yorgunluğu ile oturmuş bir çocuk…”
Başım dönüyordu. Abimin söylediklerine sadece gülümseyebildim. Söylediklerinin yarısını anlamamıştım. Ama gözlerim yaşarmıştı. Dokunsalar ağlayacaktım. Yolda bir kedi ezmişlerdi. Yeni gördüm. Ağlamaya başladım. Murteza Abim bana hiç ağlama demezdi, kendisi de ağlamazdı. Onu ağlarken hiç görmedim. İçim rahatlayana kadar ağladım. Ben ağlarken abim sigara içip gökyüzüne bakıyordu.
Uzak bir sokak lambasından annemin siluetini gördüm, eve dönüyordu sanırım. Yavaşça etrafı toparlamaya başladım. Dolaptan soğuk suyu aldım. Kafama diktim. Dudaklarımdan kaçan soğuk su çenemden göğsüme akıyordu. Baş dönmem geçiyordu. Lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Aynada ıslak yüzüme gülümsedim. Annem gelmeden etrafı toparlamalıydım. Balkona gittim. Murteza abim yoktu. Zaten her zaman böyle yapar. Birden kaybolur. Abimin baktığı pencereye baktım. Bu pencere beni korkutuyordu. Balkonu toparladım. Annem iyice yaklaşmıştı. Üstümü değiştim. Yatağa geçtim. Gözlerim ağır ağır kapanıyordu, ben de kendimi uykunun bulut yumuşaklığına bıraktım.
Sabah, annemin çekemediği perdelerin birinden, bir ışık huzmesi yüzüme çarpıyordu. İçimdeki berbat hissin ağırlığıyla rahatsız bir şekilde uyandım. Midem bulanıyordu. Kusacaktım. Acele ederek üstüne bastığım terlikleri giymeden tuvalete yetişip bayat kuruyemişleri ve birayı kustum. Rahatlamıştım, ama kötü bir his beni hala rahatsız ediyordu. Suçunu bilen bir çocuğun hislerine sahiptim, fermanımı bekliyordum.
Güneşin doğuşu ile doğa kanunlarıyla da ben doğalı on altı yıl olmuş oldu. On altı ben nedensiz bir şekilde çok korkutuyordu. Hemen annemi kontrol ettim, mışıl mışıl uyuyordu. İçimde bir yer acıdı. Acaba bütün insanlar uyurken bu kadar huzurlu mu görünüyorlardı? Uyku bütün bu hengameyi geride bıraktırma gücüne sahip miydi? Bu soruları Murteza Abime sormam gerekirdi, misafir odasına baktım. Misafir odasında sigara içiyordu. İlk defa evin içinde sigara içiyordu. Annem onu kesinlikle öldürecekti. Sigarayı elinden kapmak için hamle yaptığım zaman sol elinde bir tabanca olduğunu gördüm. Bu bir SIG SAUER-P 229’du. Bu silahı nereden ve neden almıştı?
İçimi bir korku işgal ediyordu. Karanlık bir kuyuya düşüyordum, gözlerim karanlığa alışamıyordu. Soru yağmuruna tutuyordum abimi. İstemeden de olsa bağırarak konuşuyordum. Sigarasının dumanını solurmuşçasına içiyordu. Sessizce ve zangır zangır titreyerek –korkudan mı, heyecandan mı bilmiyorum. Belki de her ikisi– cevabını bekliyordum. Çok kısa bir süre geçtikten sonra daha sert ve kararlı bir şekilde tekrar sordum sorularımı. Abim gözleri ve küçük bir baş hareketiyle pencereyi gösterdi. Pencereye doğru ilerledim. Perdeyi açtım. Kornişondaki sürtünme sesini duymamla, dehşet içinde kalmam bir oldu. Bizim arkasındaki dünyayı merak ettiğimiz pencerenin perdeleri açıktı ve odanın içinde abime tıpatıp benzeyen biri kendini asmış bir şekilde hafifçe sallanıyordu. Çığlık atmak istedim ama çenem kilitlenmişti. Dişlerimi kırarcasına sıkıyordum. Abime döndüm. Abim ağlıyordu. Hayatında ilk defa ağlıyordu. Sigarasını bitirdi. Donakalmıştım, pencereye bakmaya cesaretim yoktu. Silahı başına dayadı, onu durdurmak istiyordum ama felç olmuş gibiydim. Bütün vücudum taşa dönmüştü. Tetiği çekti. Silah sesinden kulaklarım çınlıyordu. Abim yere yuvarlanana kadar gözlerimi sımsıkı kapadım. Açtığımda Murteza Abimi yerde başının sol tarafında bir delikle gördüm. Fakat yerde hiç kan yoktu. Ben galiba deliriyordum. Bağırmaya başladım. Avazım çıktığı kadar, boğazım yırtılırcasına bağırıyordum. Ağzımdan anlamlı bir şey çıkmıyordu. Annem geldi, abimin üstünden geçti hızla. Bu durumuna rağmen abimi hala nasıl görmezden gelebildiğini anlayamıyordum. Çok sinirlenmiştim. Hiçbir şey düşünemiyordum, soğuk terler akıyordu sırtımdan. Titriyordum. Annem ağlayarak sarıldı bana. “Öldü,” dedim. Şaşkın gözlerle bana baktı; “Kim öldü,” diye sordu “Murteza mı?” Evet anlamında başımı yavaşça salladım. Bir an yüzüne bir huzurun yerleştiğine ve gülümsediğine yemin edebilirdim. Abimden bu kadar nefret ediyor olması beni çıldırtıyordu. Ona, karşı pencereyi gösterdim kendim bakmadan. Annem anlamsız gözlerle bana bakınca, pencereye bakma cesaretini buldum kendimde. Evin içi bomboştu ve abime benzeyen adamdan eser yoktu odada. Korkmuştum. Ben fark etmeden gözlerimden oluk oluk yaş akıyor, kalbim bir bebek kalbi gibi atıyordu. Vücudumun uyuştuğunu hissediyordum. Annemle beraber ağlıyorduk. Uzun bir süre böyle devam ettik. Ağlamaktan yorulduğumuz zaman ben yatağıma geçtim. Çarşafı başıma çekip uyudum.
Uyandığımda terlemiştim. Mutfağa su içmek için ilerlerken misafir odasında birinin olduğunu fark ettim. Birden kalbim çok hızlı atmaya başladı ve titremeye başladım. Sakin kalmaya çalışmıyordum bile. Seslendiğim zaman yüzünü bana döndü ve “Günaydın!” dedi Murteza Abim…
* Uzak diyarların çare bilmez kuşlarından biri
[1] Deniz Ç’ye bu güzel inancı için teşekkürü bir borç bilirim.