Öykü: Zavallı Bir Adamın Zalim “Konuşma”sı
Kiremit Suyu*
Aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
İyi nişan alırdı kendini asan zenci,
Bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
Sizden iyi olmasın, boşanmada birinci…
Çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.
Ülkü Tamer
Önce iç sesi uyandı, gözleri kapalıydı ve karanlığın içinden sesleniyordu iç sesi; uyan! “Neden uyanayım ki” diye düşündü Ansou. “Acılarım canlansın diye mi? Hissetmek acı veriyor, acıyı hissetmek benimkisi. Şimdi kalksam tekrar düşeceğim biliyorum.”
Gözlerini açtı düşünürken burnundan hala kan sızıyordu, ağzı yüzü kan içindeydi. Belki de ölmüştü kendi de emin değildi. Acı çekiyordu. Tarif edilemez bir acı. Her yanını yorgun bir kurt ısırıyordu sanki. Yavaş ve sancılıydı hareketleri. Ağzındaki kanı elinin tersiyle sildi. Kanı görmek için eline baktı siyah pıhtılarla beraber bir sürü kan bulaştı eline. Gömleğinin kollarını ele geçirmişti kan. Gömleğinin eteği ile yüzündeki kanı sildi. Sağ gözü bulanık görüyordu. Dişleri ağrıyordu. Sol dirseğinde müthiş bir acı hissediyordu ve ayağına yüklenmemeye dikkat ediyordu. Gömleğinin ilk üç düğmesi kopmuştu. Ağzına toprak dolmuştu. Kanın ve toprağın demir tadı midesini bulandırıyordu. Her yanı toz toprak içindeydi.
Dudağında gayri ihtiyari bir gülümseme … İçinde mutlakmış gibi hissettiren ölümsüz bir huzur, karşılığı ödenmiş günahlar, acılar, yoksulluklar. Bedeli ödenmiş onca yanlış, şimdi daha hafif hissediyordu. Böyle hafif hissetmese ağlardı. Böyle hafif hissetmese polise giderdi. Düşünürdü, bağırırdı, dururdu, kalkmazdı. Etrafındaki insanların meraklı bakışları arasında ambulansı beklerdi. Henüz aranmamış ambulansı… Paramparça olmuş gözlüğünü arardı böyle hafiflemese belki. Cebini yokladı cüzdanı yoktu, ama diğer cebinde 13 lira 90 kuruşu duruyordu. Telefonunu almamışlardı. Acıyan yerleri artıyordu. Acısı arttıkça, kapatıyordu bütün kapılarını.
Karşıda ki banka kadar topallayarak gitti. Oturdu. Aklına Youssou N’Dour[1] şarkısı geldi ağrıyan dişlerinin arasından biraz mırıldandı. Dudağında ki gülümseme git gide acı bir gülümsemeye dönüştü. Kalktı. Topallaya topallaya Yıldırım Bayezit Camii’ne vardı. Abdest almak için oturduğunda etrafındaki insanların ona baktığını fark etti. Eğdi başını niyet etti. Akan suya karışan kanı izledi. Kan durmuyordu. Ne kadar yıkasa da kan durmuyordu. Böyle camiiye giremezdi. Dışarıda camii kapısının önünde durdu. İçeride cemaat kulaktan kulağa bir şeyler söylüyordu birbirlerine. Bakmadı. İmam kapıdan girerken Allahın selamını bıraktı. Ansou iade–i selam etti. Ezan okundu.
Namaz kılmaya başladığı ilk andan itibaren her hareketinde acıları tazelenmesine rağmen namazı sonuna kadar bitirdi. Duaya başladı. Önce “Tilene” için dua etti, yaraları için yaralar için, acılar için dua etti. Kendisine taşıyabileceği acılardan fazla acı verip vermeğini sordu gizlice. Herkes dışarı çıkarken kendisi hala dua ediyordu. Sonra biri geldi yanına oturdu. Durdu sesli dua etti. Aklını okur gibi, acılar için dua etti, Ansou’nun yaraları için, yaralar için… Ansou her duada ağırlaştı, ağırlaştı taş oldu, taş geldi boğazında düğümlendi. Gözleri doldu. Ağlamaya başladı. Yaralara değen gözyaşları yaktıkça daha fazla ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağladı, dua ettiği kadar. Bütün dualarını gözyaşları ve kanla suladı. Biliyordu Plateau[2]’da yaşamak zordu. Ama orayı özlüyordu. Plateau’da yalnızca yoksulluk dertti. O ve ailesi… Fakat burada yalnızdı. Ve bazen yalnızlık, bu hayatta nefes alınacak iğne ucu kadar yer bırakıyordu. Kor bir iğne ucu…
Amin!
Döndü baktı. Yanına oturan adam beyaz sarığıyla imamdı. Gözleri gülüyordu. Gözleri dolu gülüyordu. İçi bir tuhaf oldu bu görüntü karşısında. Ne yapacağını ne düşüneceğini bilemedi. Çok yüce bir acıma hissediyordu. Dayak yiyen karşısındaki insanmış gibi hissetti bir an. Adam elini uzattı. İsmini söyledi. Ansou ismini söyledi, o sırada öksürdü. Hiç konuşmadılar. İmam yavaş yavaş kalktı. Rahlede Kur’an’ın sayfasını çevirdi.
”اعوذ بالله من الشيطان الرجيم بسم الله الرحمن الرحيم”[3]
Ansou hayatına olduğu gibi devam etmek ve aslında yeni acılara başlamak için kalktı, topallayarak uzaklaştı. Arkasını dönüp imama baktığı zaman imamın kendisini izlemekte olduğunu gördü. Ağzından çıkan Arapça kelimelerden tamamen yabancı değildi fakat ilk defa bu kadar korkuyordu o kelimelerden.
İşlediği günahlar aklına geldi. Bu onların bir cezasıydı belki. Öksürdü tekrar. Bu şehirde yaşamak, bu insanlar arasında. Küçük çocukların şaşkın, büyüklerin ise alaycı bakışları altında. Her an tetikte yaşamak. Her şeyi daha pahalıya satın almak. Pazar poşetlerinin dibinden çıkan çürük meyve, sebzeler bile artık yoruyordu onu. Nedeni belli olmayan küfürler sarıyordu etrafını mahallede yürürken. Geceleri dışarı çıkmasını unutmuştu. Geceleri insanlar daha acımasız oluyordu. Kalabalıkta insanlar daha acımasız oluyordu. İnsanlar hep acımasız oluyordu. Bir iki kere sataşıp, bir iki vurmuşlardı ama hiç böyle olacağını tahmin etmemişti. Oysa hiçbir şey yapmamıştı kimseye Ansou. Bu dünyada herkes üzerine düşen acıyı fazlasıyla alıyordu yine de biliyordu. Kimseye borçlu kalmamanın rahatlığıyla topallıyordu. Bir ağacın altına oturdu. Vücudu ve çürükleri tekrar hatırlattı kendini. Gülümsedi. Bir kuşun yavrusunu beslemesini izledi. Yapraklar dökülüyordu üstüne. Yaprakların düşüşüne değil belki ama renklerine dikkat kesilmişti. Bir bir aktı yapraklar önünden. Şimdi ne düşünmesi gerektiği düşünceleri arasına kaynadı.
Tuhaf ılık bir şey aktı içinden. Yasemin kokuyordu burnunun içi. Gözleri kapanıyordu yavaşça. Bir tren kalkıyordu, renklerini söyleyemediği, yaprakların döküldüğü o ağacın altına. Bir bilet tutuyordu elinde, kimbilir bu bilet onu Plateau’ya götürebilirdi. Birden bilet elinden uçtu. Yavaş yavaş yükselmeye başladı. Yükseldikçe daha çok bir yaprağa benziyordu bilet. Güneş damlıyordu içine yaprağın. Yaprak serin bir aydınlıkla ıslanıyordu. Bilet birden silindi.
Gözlerini açtı Ansou. Kim bilir kaçıncı uyanışıydı. Yorulmak istemiyordu artık. Tatlı küçük çakıl taşları görmüştü gölün kenarında. Tatlı küçük çakıl taşları dolu bir çuval hissediyordu göğsünün ortasında. Bütün zihni ve iç organları küçük bir kibrit kutusuna sığmıştı. Midesi yanıyordu. Dili damağı kurumuştu. Döndü camiiye topallamaya başladı. Sokaklar dünyada ki herhangi bir yerin yaz akşamından daha soğuktu. İyi yerleştirilmemiş kaldırım taşları topal ayağa büyük bir işkenceydi. Kabuk tutmuş yaraları açılıyordu her hareketinde. Yavaş yavaş camiye kadar geldi. Kapıda durdu. Karanlıkta heybetli camiyi ne kadar izlediğini bilse, kendisi bile korkardı belki. İçeriye gireceği sırada caminin ışıklarının yanmamış olduğunu fark etti. Kulağına sayfaların çevriliş sesi geliyordu. Büyük bir tedirginlikle doldu içi. Korkuydu bu. Tüyleri diken diken eden bir buğulu, çatallı bir ses Arapça kelimeleri yeniden, metal bir tek düzelikle söylemeye başladı. Ansou donmuştu. Ne yapacağını bilmiyordu. Gözlerini kapadı. Yalnızca Arapça sözcüklerin tonunu dinlemeye başladı. Birden ses kesildi. Ansou gözlerini açmadı. Rüyasında ki bileti düşünüyordu. İçinde ki ılık huzura yolculuğunu…
Uzun süren bir sessizliğin ardından gözlerini açtı. Karşısında imam duruyordu. Gözleri karanlıkta korkunç görünüyordu. Nefes alış verişlerini duyabiliyordu. Zaman durmuştu sanki. İçinde büyük bir devrim yaşanıyordu. Kan, korku, umut, mutluluk, ölüm, endişeler… Böyle ne kadar durduklarını biz bilseydik eminim delirirdik. İmamın dudakları kıpırdadı.
“Allah kimseye kaldırabileceğinden fazla acı vermemeli!”
Ansou’nun gözleri doldu. Sımsıcak damlalar dökülüyordu dizlerine. Yüzüne serin bir yel vuruyordu. İmam dua etti, yaralar, acılar için kendi günahlarının affını ekledi. Bilmeyiz kaçıncı tövbesini. Ansou alnında soğuk bir çember hissetti…
* Uzak diyarların çare bilmez kuşlarından biri
[1] Senegal’in önemli ve ünlü ses sanatçısı.
[2] Senegal’de mevcut ismi “Tilene” olan eski yaşam yeri.
[3] Euzu besmele.