Paris Komününden Günümüze Kentler
Cumhur Salcı
Ege Üniversitesi
Yüksek Lisans Öğr.
Coğrafya Öğretmeni
… Artık değerin dolaşım tarzı değişmektedir; ama kentlerin, o uygarlığın atölyelerinin çoğunluğun azınlık tarafından sömürülmesi üzerine kurdukları gerçeği değiştirmemiştir. Temeli sömürü olan bir kentsellik tarihin mirasıdır …
Yazıya David Harvey’in Asi Şehirler kitabından bir alıntıyla başlamak istedim, kentlerdeki eşitsizliğe ve yoksulluğa vurgu yapmak için. Harvey’in dediklerini dikkatle incelediğimizde şu durum açığa çıkıyor: kentlerde zengin azınlığın fakir çoğunluğu sömürmesi tarih boyunca süregelen bir olaydır. Bu durumu somutlaştırmak için daha da gerilere gitmemiz gerekecek. Bana soracak olursanız, esas olan bu sömürü düzeninin, kentlerin ortaya çıktığı ilk tarihlerden günümüze kadar gelmiş olduğudur. Ancak bu duruma ilk kez ‘dur’ diyenler, 1871 Paris Komününde barikatlarda canlarını veren komün taraftarlarıdır.
Peki, 1871 Paris Komünü’nü hazırlayan süreçler nelerdi? Tarihsel detaya çok fazla girmeden kısaca açıklamak, bize yazıyı anlamamızda yardımcı olacaktır. 1789 Fransız Devrimi ile birlikte bireysel haklar genişletilmiş ve anayasalar ortaya çıkmıştır. Fakat İlerleyen zamanlarda bu haklar Fransa’da Napolyon ve ardılları tarafından ihlal edilmiştir. Özellikle 1830 ve 1848 yıllarına geldiğimizde artık bu ihlaller karşısında insanlar ihtilal girişimlerine başlamış ve bu hareketler bütün Avrupa’da yayılmıştır. Osmanlı’da da bu devrimlerin etkilerini 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı ile görebiliriz. Konumuzdan fazla uzaklaşmamakta fayda var. 1848 ihtilal hareketi sonucunda burjuva ve yöneticilere göre Paris kentinin yeniden düzenlenmesine ihtiyaç vardı ve bunu da Mimar Georges Eugene Haussmann eliyle yapmakta kararlıydılar (Napolyon 1853 yılında Haussmann’ı göreve getirdi). Peki, Paris’in yeniden düzenlenmesi derken neyi kastediyoruz? Yeniden düzenlenmesindeki kasıt; kentin Ortaçağ’dan kalma ve kolayca barikatlar kurulabilen dar sokaklarının kaldırılıp yerine daha geniş bulvarlar yaparak kenti hem daha modern ve planlı şekilde göstermek hem de bir isyan veya ihtilal sırasında sokakların askeri manevralar açısından daha elverişli olmasını sağlamaktır. Ünlü bir deyiş vardır:
‘meydanı kontrol eden, kenti kontrol eder’
İşte bu deyişten de yola çıkarak Haussmann, kenti geniş bulvarlar ve meydanlarla donatmıştır ve Paris günümüz çehresine böylece kavuşmuştur. Bunlara ek olarak; Haussmann Planı’na göre kent merkezinde yer alan gelir seviyesi düşük kesim, kent merkezinden kent dışına ve onlardan boşalan yerlere lüks yapılar, burjuvazinin ihtiyacı olan yapılar yapılacaktı. Bu durum Engels’in dediği gibi, kentin düzenlenmesinin fakirliği ortadan kaldırmadığı, sadece bunu bir örtüyle gizlediği gerçeğidir. Harvey’e göre, kentlerde yaşayan küçük bir azınlık hâlâ çoğunluğu sömürmekteydi ve Paris kent merkezindeki yerler mutenalaştırılıp burjuvanın hizmetine sunulmuştu. Bu sürecin ardından III. Napolyon’un da Bismarck Almanyasına savaş açması ve ordusuyla beraber Almanya’ya esir düşmesi sonucunda Fransa ve özellikle Paris’te rahat bir ortam yoktu. 1871 Mayıs ayına geldiğimizde ‘Paris Komünü’ kendini göstermiştir ki komün, kısmen Haussmann’ın yok ettiği dünyaya duyulan özlem ve onun yaptığı işlerle yoksunlaşmış olanlar adına kenti geri alma isteğiyle şekillenmiştir ve artık kent yönetimi halkın eline geçmiştir (Harvey, 2013). Bu hareket tarihin ilk doğrudan demokrasi hareketidir ve kentlerde yaşayan yoksul kesimin ‘kent yönetiminde artık biz de varız’ şiarının ilk örneklerindendir.
Haussmann’ın ardılları ilerleyen zamanlarda da ortaya çıkmaya devam etmişlerdir ve bunlardan birisi de Robert Moses’dır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’de New York kentinde kentsel dönüşüm Robert Moses eliyle gerçekleşmiş ve Haussmann Paris’e ne yaptıysa Moses’da New York’a aynısını yapmıştır. Bu dönemde ulaşım ağlarının gelişmesi, otomobil seri üretiminin artması (Fordizm) gibi faktörlerle kentlerdeki zengin ve yoksul ayrımı daha da belirginleşmiş ve bu durumdaki sosyal yarılmalar giderek artmaya başlamıştır. New York’ta soylulaştırma (gentrification) işlemi başarılı şekilde uygulanmış ve bu durum sonucunda da ilerleyen zamanlarda, 1968 kent ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bu hareketler dünya çapında yayılış göstermiş hatta hepimizin hatırlayacağı 68 Kuşağı kavramı da buradan çıkmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte özellikle üçüncü dünya ülkelerinde kırsal kesimdeki çözülme sonucunda –tarımda makineleşme, Marshall yardımları, sübvansiyonlar vb- kentler kırdan gelen göçmen nüfusa yeterli konut sağlayamamış ve bu durumda göçmenler kendi konutlarını kendileri yapma yoluna gitmişlerdir. Bu durum hazine arazilerinin veya şahıs arazilerinin izinsiz kullanılması ve ardından gecekonduların yapılması sürecini doğurmuştur. Bu ise kent merkezlerinin kalabalıklaşmasını, trafik ve konut yoğunluğunun artmasıyla birlikte desantralizasyon (saçaklanma) sürecini beraberinde getirmiştir. Desantralizasyon ise bir nevi özerksizleşme veya merkezileşmeme durumudur. Örnek verecek olursak; İzmir’in 1950’lerden bu yana, Konak-Alsancak aksından, bütün körfez boyunca yayılmasını verebiliriz. Üçüncü dünya ülkelerindeki kentleşmeler ve şehirlerin gelişmesi, gelişmiş ülkelerdekinin aksine farklı şekilde gerçekleşmiştir. Gelişmiş ülkelere baktığımızda (merkez ülkeler), Sanayi Devrimi’yle beraber kentler planlı bir şekilde gelişmiş ve günümüz şeklini almaya başlamıştır; ancak gelişmemiş ülkelerde (kenar ülkeler) durum biraz farklıdır. Buradaki durum nüfusun birikmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Örneğin Afrika’da Lagos, Kampala veya Hindistan’da Mumbai, Kuzey Amerika’da Mexico City. Bu kentler sanayilerinden ziyade nüfus birikimi sonucunda bu hâle gelmişlerdir. Az gelişmiş ülkelerde bu tür kentleşme tipinin ortaya çıkması genellikle aynıdır, kırsal kesimde iş imkânının olmaması, sosyo-ekonomik yapılardaki çözülmeler gibi faktörler bu süreçte önemlidir. Dünya nüfusu hızlı bir şekilde kentleşmeye devam etmektedir. Yeryüzü, Roma Kulübünün 1972’de yayımladığı Limits to Growth (Büyümenin Sınırları) adlı o Malthusçu raporda tahmin edildiğinden çok daha hızlı bir şekilde kentleşmiştir. 1950’de dünya genelinde, nüfusu 1 milyondan fazla 86 kent vardı; bugün 400 kent var. 2015’te ise bu sayı en az 550 olacak (BM, 2002 Raporu). Kırsal kesimdeki çözülmenin ve bu çözülme sonucu kentlerde biriken nüfus kitlelerinin çok fazla olması günümüz kentlerinde de büyük sorunlara yol açmıştır. Bunlar; kent yaşamındaki büyük gelir farklılıkları, eşitsiz dağılım ve kent yapısındaki heterojenlik (gettolaşma) şeklinde sıralanabilir. Üçüncü dünya ülkelerinin bütün büyük kentlerine bakacak olursak bu tür sorunları açık bir şekilde görürüz. Dünya genelinde kentleşme ve kentlileşme oranının artmasına rağmen kentlerdeki yoksulluk da o oranda artmaktadır. Gecekondu sakinleri gelişmiş ülkelerin kent nüfusunun sadece yüzde 6’sını oluştururken, bu oran az gelişmiş ülkelerde %78.2’lik akıl almaz bir orana tekabül eder; tam olarak küresel kent nüfusunun dörtte üçü demektir bu (Davis, 2007). Bu durumun yanında az gelişmiş ülkelerde yaşayan üst gelire sahip kesim her imkâna sahip, hatta ‘gated community’ adı verilen kapalı konutlarda dünya gerçekliğinden soyutlanmış bir şekilde yaşamaya devam ederler. Bu durum 1970’li yıllardan sonra daha da vahim bir hâl almıştır. Bu yıllarda meydana gelen dünya çapında ekonomik kriz ve petrol kriziyle beraber neoliberal ekonomik süreçlere geçilmesi bu durumu tetiklemiştir. Mali krize saplanan ülkeler IMF ve Dünya Bankası (DB) gibi bankalardan yüklü miktarda borçlar alarak geleceklerini ipotek altına alırlar ve IMF ve DB’nin şartlarını uygulamak zorunda kalırlar. Peki, bu şartlar nelerdir? Yapısal Uyum Planları (YUP) bunların başlıcalarından biridir. YUP’ların içeriğini kısaca, devlet ekonomisinin Keynesyen modelden* kopuş ve LaissezFaire** (bırakınız yapsınlar) kapitalizmine geri dönüşü olarak niteleyebiliriz. Bunun sonucunda devlet, geliri düşük kesime toplu konut yapma işinden çekiliyor ve bunun yerine özel teşekküller devreye giriyor. Bu durumda alt gelir seviyesindeki insanlar konut ihtiyaçlarını da gayri resmi şekilde karşılamaya başlayınca karşımıza günümüz Afrika kıtasındaki Lagos, Kinsaşa, Kampala gibi gecekondu seviyesi yüzde 70’in üzerinde olan ve sağlıksız, ölüm kokan kentler karşımıza çıkıyor. Örneğin, bazı bölgelerde (Mumbai-Dharavi) 5 bin kişiye 1 tuvalet düşebilir. Yazının başında da belirttiğim üzere kentlerde zengin azınlığın, yoksul çoğunluğu sömürmesi hâlâ devam etmektedir ve Engels’in de dediği gibi burjuvanın bulduğu çözümler kentlerde fakirliği ortadan asla kaldırmaz sadece onun üzerini örter veya yerini değiştirir. Ancak bu durum yavaş yavaş pek çok yerde tersine dönmektedir. Bunun göstergelerini 2000’li yılların başındaki Bolivya’da La Paz ayaklanması, ardından gelen Cochabamba protesto hareketlerinde yakalayabiliriz ve bu hareketler dünya çapında yayılmaya başlamıştır. Kentte yaşayan dışlanmış, ezilmiş ve marjinalleştirilmiş kesimler artık ayaklanarak ‘kentin yönetiminde bizler de varız,bu kent bizim ve hep beraber şekillendireceğiz’ şeklinde isyan hareketlerinde bulunmuşlardır. Paris Komününden bugüne kadar bu hareket kesintiler olmasına rağmen devam etmiştir. Bize çok yakın bir coğrafya olan Kuzey Afrika coğrafyasında da bu hareketleri Arap Baharı şeklinde görebiliriz. İnsanlar artık meydanlara çıkarak bir şekilde isteklerini dile getirmeye başlamışlardır ve bundan sonraki hareketler domino taşı etkisi göstererek diğer ülkelere yayılmıştır. ABD’de OWS (Occupy Wall Street-Wall Streeti İşgal Et) hareketi de küresel kapitalizmin başkenti olan ülkede gerçekleşmesiyle bu hareketlerin ne kadar önemli hâle geldiğini bize göstermiştir. Ülkemize geldiğimizde ise 2013 Haziran ayında başlayan ve etkileri bana göre hâlâ devam etmekte olan Gezi Parkı direnişi, bir nevi Paris Komününün ruhunun hâlâ ölmediğini göstermektedir. Kentlerdeki bu eşitsizlikler devam ettikçe bu tür hareketleri ilerleyen dönemlerde görebileceğimiz kanısındayım. Sözlerimi yazıya başladığım gibi yine Harvey’in Asi Şehirler kitabından bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
…Gerçekten insancıl bir kentsellik henüz yaşama geçirilmiş değil. Sömürüye dayanan bir kentsellikten insan ırkının hak ettiği bir kentselliğe olan yolu çizmek devrimci kuramı bekleyen bir görevdir. Ve böyle bir dönüşümü gerçekleştirme görevi de devrimci kuramı beklemektedir…
*Keynesyen model: John Mynard Keynes’in görüşlerini temel alan bir ekonomik modeldir. Bu modelde özel sektör ağırlıktadır; fakat devlet ve kamu sektörü de büyük etkiye sahiptir ve gerektiğinde (ekonomik krizlerde) müdahalelerde bulunur.
**LaissezFaire: ‘LaissezFaire kapitalizmi’ diye de geçer. Tam bir liberalizmi temsil etmektedir. Yani hiç müdahale yoktur ve ekonomide özel sektör ağırlıktadır. Mottosu ise; Laissezfaire, Laissezpasser (Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler).
Kaynaklar
Davis, M. (2007). Gecekondu Gezegeni. (1.Baskı). (G. Koca Çev.) İstanbul: Metis Yayıncılık.
Harvey, D. (2013). Asi Şehirler.(1.Baskı). (A. D. Temiz Çev.) İstanbul: Metis Yayıncılık.
Gelenek Dergisi, 124. Sayı.