Postmodern Bir Modernizm


Umut Şah
Öğretim Görevlisi

Günümüz düşünürleri arasında modernizm ve postmodernizm mefhumları etrafında dönen bir tartışma söz konusudur. Her düşünür, modernizm ve postmodernizmi ve bunlarla ilişkili konuları kendi bakış açısından ele almakta ve meselenin farklı yönlerine ilişkin çözümlemeler yapmaktadır. Bu çerçevede, çoğu düşünür için “Modernizm mi yoksa postmodernizm mi?” şeklinde bir soru ortaya çıkmaktadır. Tabii ki bu konular üzerine çalışan düşünürlerin çoğu bu soruya yönelik çeşitli açıklamalar getirmekte ve bir şekilde bu karşıtlığa dair –çok kesin olmasa bile– belirli bir tavır sergilemektedirler. Her düşünür veya filozof, gerek modernizmin gerekse postmodernizmin çeşitli yönlerine ilişkin fikirler ortaya koymuş ve söz konusu karşıtlıkta, taraflardan birine daha yakın olmuştur diyebiliriz.​

Birbirlerinden tarihsel ve düşünsel olarak farklı olan iki kavram arasında bu şekilde bir karşıtlığın kurulması çok şaşırtıcı değildir elbette. Yine de son elli yıllık düşünce tarihine bakıldığında, bu tartışmanın felsefi ve sosyolojik düşünce içinde büyük bir yer kapladığı, ki bu açıdan oldukça önem arz ettiği söylenebilir. Peki, bu meseleyi –yani modernizm ve postmodernizm diye adlandırılan bu mefhumların söz konusu edildiği malum tartışmayı– bu kadar önemli ve can alıcı kılan nedir? Neden düşünürler bir şekilde modern–postmodern karşıtlığında saf tutmak durumunda kalmaktalar? Ve daha da önemlisi, bu noktada söz konusu karşıtlığın dışında bir alternatif bulunamaz mı?Günümüz düşünürleri arasında modernizm ve postmodernizm mefhumları etrafında dönen bir tartışma söz konusudur. Her düşünür, modernizm ve postmodernizmi ve bunlarla ilişkili konuları kendi bakış açısından ele almakta ve meselenin farklı yönlerine ilişkin çözümlemeler yapmaktadır. Bu çerçevede, çoğu düşünür için “Modernizm mi yoksa postmodernizm mi?” şeklinde bir soru ortaya çıkmaktadır. Tabii ki bu konular üzerine çalışan düşünürlerin çoğu bu soruya yönelik çeşitli açıklamalar getirmekte ve bir şekilde bu karşıtlığa dair –çok kesin olmasa bile– belirli bir tavır sergilemektedirler. Her düşünür veya filozof, gerek modernizmin gerekse postmodernizmin çeşitli yönlerine ilişkin fikirler ortaya koymuş ve söz konusu karşıtlıkta, taraflardan birine daha yakın olmuştur diyebiliriz.

Bu sorulara cevaplar bulabilmek için öncelikle modernizm ve postmodernizm mefhumlarının ne olduklarına eğilmek gerekecektir. Tabii ki burada derinlemesine olmaktan uzakta, bu fenomenlerin birbirlerinden farklılaşan yönlerini ve aralarındaki karşıtlığı anlamamıza imkân verecek bir incelemeden söz etmekteyiz. Burada önemli olan, bir şekilde birbirleriyle ilişkili olan bu iki fenomen arasındaki tarihsel ve düşünsel karşıtlığı ve bunun günümüz düşüncesindeki etkilerini anlayabilmemizdir.

Modernizm

Modernizm, tek yönlü bir fenomen olarak değerlendirilemeyecek, temel olarak Aydınlanma, rasyonalizm ve pozitivizm üzerine şekillenen tarihsel ve düşünsel bir projedir (Karaduman, 2010; Birkök, 1998). Her şeyden önce, modernizm, Batı dünyasında 1500’lü yıllar civarında meydana gelen coğrafi keşifler ve Rönesans–Reform hareketleriyle ilişkilidir. Bu gelişmelerin etkisiyle geleneksel kurum ve pratiklerin daha büyük kazanımlar uğruna reformdan geçirilmesi, ortaçağın sonlarına doğru devletin ve kamusal alanın yavaş yavaş kilisenin ve dinin etki alanından kurtulmasını ve ilk kez modern anlamda devletin ve toplumun ortaya çıkmasını mümkün kıldı (West, 2008). Aydınlanma’yla birlikte ise hakikat ve bilginin kaynağı olarak Tanrı’nın yerine akıl geçti ve insan aklı her şeyin ölçüsü hâline geldi. Rasyonalizm ve pozitivizmin hâkim hâle gelişi ve modern bilim ve sanatın ortaya çıkışıyla birlikte, Batı, kendi değerlerinin ve kurumlarının üstünlüğüne dair güçlü bir inanç geliştirdi. Buna göre, modernleşme süreci içinde Batı toplumu devamlı olarak iyiye ve mükemmelliğe doğru evrimsel bir şekilde ilerleme gösterecekti (Gültekin, 2007). Akla, bilime ve ilerlemeye duyulan sarsılmaz inanç, modernizmin ana karakterini oluşturur.

Modernizmin en önemli ideallerinden birisi, önceki dönemde iradesini Tanrı’ya ve geleneğe teslim etmiş olan insanın bireyselleşmesi, sekülerleşmesi ve özgürleşmesidir (Aydoğdu, 2004; Karaduman, 2010). Buna göre, insanlar artık ilahi bir gücün yönlendirmesine ihtiyaç duymadan kendi kararlarını veren ve kendi kaderlerini çizen ‘özne’ler olarak tasavvur edilirler. Modernizmin bireye verdiği bu güç önemlidir, zira ilerlemenin temel dayanağını bu her şeye muktedir ‘birey’ oluşturmaktadır. Bununla birlikte modernizm, bu ilerleme ve özgürleşme projesinin meşrulaştırılmasında ‘büyük anlatılar’ denilen bütünselleştirici ve totalleştirici anlatılara ihtiyaç duyar.

Her ne kadar 1500’lü yıllar moderniteye geçişte bir eşik olarak görülse de modernizmden bir proje olarak ancak 18. yüzyılla birlikte söz edilmektedir. Bu yönüyle modernizm, kökeni coğrafi keşifler ve Rönesans’a kadar gitmekle beraber, 18. yüzyıldan itibaren var olan ekonomik, sosyal ve siyasal dizgeler bütününü ifade eder (Sarup, 2004). Bu dizgeler bütününe bakıldığında modernizmin genel olarak şu özelliklere sahip olduğu söylenebilir: hiyerarşi, düzen, merkezileştirilmiş kontrol, ulus–devlet, milli kimlik ve kültür söylemi, ilerleme söylemi, ‘gerçekliğe’ inanç, büyük anlatılar, bilgide uzmanlaşma, merkezileşmiş bilgi ve medya, yüksek ve aşağı kültür ayrımı, bireycilik, cinsel farklılığa göre şekillenmiş toplumsal düzen, determinizm, mekansallık ve zamansallık (Martin, 1997; akt. Birkök, 1998).

Burada unutulmaması gereken, bu özelliklerin büyük ölçüde Batı toplumuna ait olduğu ve bu açıdan modernizmin Batı’nın geçirdiği dönüşümler çerçevesinde tanımlandığıdır. Buna göre, günümüzde modernizm neredeyse Batılı olmakla aynı anlamda kullanılmaktadır. Bu açıdan bakıldığında modernizm, sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan endüstri toplumu, kapitalist ekonomik sistem ve Fordist üretim tarzıyla birlikte ele alınmaktadır (Birkök, 1998).

Postmodernizm

Postmodernizm, modernizmden daha muğlak bir kavramdır. Postmodernizmin, modernizmden bir kopuş mu yoksa onun bir uzantısı mı olduğu konusunda bir fikir birliği yoktur. Dahası, düşünür ve yazarların bu konuda iki kutba ayrıldığı söylenebilir. Kimilerine göre, postmodernizm modernliğin ulaştığı uç nokta ve onun yeni yüzü iken, diğerleri postmodernizmin modernizme bir karşı çıkış ve tüm modern teori ve pratiklerin reddi olduğunu ifade ederler (Özcan, 2007).

Yine de temel olarak postmodernizmin, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında modernizme ve tüm kabullerine karşı geliştirilen eleştirilerin bir sonucu olarak ortaya çıktığı söylenebilir. West (2008), postmodernist düşüncenin ortaya çıkışında dört ayrı evreyi veya bağlamı tanımlar:

(a) Aydınlanmanın temel kabullerine (araçsal rasyonalizm, ilerleme ve uygarlaştırma) karşı eleştirel tutum,
(b) Batı’nın 20. yüzyıl boyunca geçirdiği olumsuz tarihsel olaylar (2. Dünya Savaşı, faşizmin yükselişi, soğuk savaş ve Yahudi katliamı),
(c) Marksizm’in kaderi (devrimin Batı ülkelerinde ortaya çıkmayışı ve devrimin olduğu ülkelerde ise totaliter rejimlere dönüşmesi),
(d) sanat alanı ve teorisindeki gelişmeler.

Kimi yazarlar postmodernizmin şu an içinde bulunduğumuz ‘post–endüstriyel’ döneme tekabül ettiğini ve modern dönemdeki endüstri toplumunun yerine geçtiğini ifade eder (West, 2008). Daha önce de söylendiği gibi, modernizm endüstri toplumu, kapitalizm ve Fordizm ile birlikte anılırken; postmodernizm post–endüstriyel toplum, geç (ya da ileri) kapitalizm ve Post–Fordizm ile birlikte ele alınır (Karaduman, 2010). Postmodern dönemde, modernizmin birçok bakımdan tersi olan özellikler daha baskın hâle gelir; hiyerarşi ve düzen yerine merkezi kontrolün kalkması ve düzensizlik, milli söylemlerin yerine yerellik, ilerlemeye şüpheyle bakma, büyük anlatıların ortadan kalkması, taklidin gerçeğin yerine geçmesi (hiper–gerçeklik), bilginin ve medya ağlarının yayılması ve merkezsizleşmesi (web), yüksek ve aşağı kültür ayrımının ortadan kalkması (popüler kültür), indeterminizm, bütünlük yerine çok–parçalılık, tekillik yerine çokluk ve mekân–zaman yerine mekansızlık (Martin, 1997; akt. Birkök, 1998).

Böylece, postmodernizm, tam bir kopuş olsun veya olmasın, birçok açıdan modernizmden farklı özelliklerle tanımlanan bir dönem ve kültürel iklim ortaya çıkar. Hakikat, akıl, kimlik ve nesnellikten; evrensel ilerleme ve özgürleşme düşüncesinden; bilimsel gelişmeye ve Aydınlanma fikirlerine meşruiyet sağlayan büyük anlatılardan ve de nihai ve evrensel hakikatten kuşku duyulan bir kültürel iklim. Yine de bu kültürel iklimin tam ve net bir tarifini yapmaktan ziyade, temel görünümlerinden söz etmek daha mümkün gibi görünmektedir.

‘Postmodern Bir Modernizm’

Şimdi en başta sorduğumuz sorulara tekrar dönebiliriz. Öncelikle, modernizm ve postmodernizm mefhumlarının felsefi ve sosyolojik düşünce içerisinde neden böyle önemli bir yere sahip olduğunu artık rahatlıkla görebiliriz. Kökeni 1500’lü yıllara dayanan ve neredeyse Batı’ya ilişkin bildiğimiz her şeyin kaynağı olan bir fenomen olarak modernizmin, özellikle 20. yüzyıl düşünce tarihinde böyle önemli bir yere sahip olması kaçınılmaz görünmektedir. Zira bütün bir Batı medeniyeti, uzun bir süre boyunca modernizm projesi çerçevesinde anlaşılmaya çalışılmıştır ve kimilerince bu çaba devam etmektedir. Diğer yandan, böylesine kapsayıcı bir niteliğe sahip modernizmin karşısına çıkan ve onu birçok açıdan topa tutan postmodernizmin de günümüz düşünürleri için karşı konulamaz bir tartışma ve inceleme konusu olması şaşırtıcı değildir. Hele ki içinden geçtiğimiz ekonomik, sosyal ve siyasal dönüşümlerle birlikte ele alındığında, postmodernizmin bir hayli kafa yorulması gereken bir alan olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Ve modernizm ile postmodern görünümler arasındaki bariz farklılıklar, bu ikisi arasında bir gerilim alanının oluşmasını ve bu çerçevede dönen bir tartışmayı kaçınılmaz kılmaktadır.

Peki, modernizm ile postmodernizm gerçekten de birbirlerinden bu kadar net ayrılabilen ve uzlaşmaz mefhumlar mıdır? Yahut birbirinin devamı olan ve bir şekilde birbirleriyle ilişkili fenomenler midir?

Daha önce de söylendiği gibi, Lyotard ve Baudrillard gibi kimi düşünürler postmodernizmi modernizmden bir kopuş ve ondan tamamen farklı bir dönem olarak görürler. Buna göre, artık modern dönemden postmodern döneme geçilmiştir ve bu kültürel, toplumsal ve sanatsal alanlarda ortaya çıkan birçok farklılıkla kendini gösterir. Jameson ve Harvey gibi düşünürler ise postmodernizmi Batı toplumunun ve kapitalizmin yeni bir evresi olarak görürler. Buna göre, postmodernizm diye adlandırılan dönemde Batı modernizmi yeni bir evreye girmiştir ve sanayi döneminin kapitalizmi bu dönemde karşımıza ‘ileri (geç) kapitalizm’ olarak çıkar. Modern Batı toplumu ve kapitalizm çeşitli dönüşümlerden geçerek, bugün postmodern olarak adlandırdığımız bir evreye ulaşmışlardır. Jameson’a göre “postmodernizm geç kapitalizmin kültürel mantığıdır” (akt. West, 2008, s. 333).

Kabaca ifade edilen bu ayrımlaşmada gözden kaçırılmaması gereken şey, her hâlükârda –ister modernizmden kopuş isterse onun yeni bir evresi olsun– postmodern dönemin belirli yönlerden modern dönemden farklı olmasıdır. Bu farklılaşma kendini birçok alanda gösterir; sözgelimi düşünsel, sanatsal, ekonomik, siyasal ve toplumsal. Bu alanların her birinde modernizmin temel kabullerinin bir ölçüde dışına çıkan –ve hatta onları ortadan kaldırmaya yönelik– gelişmeler olmuştur. Modern sanattaki anlam arayışının ortadan kalkışı, milli ekonomilerin yerini küresel ekonomilere ve çok–uluslu şirketlere bırakışı, ulus–devletin önemini kaybederek uluslararası siyasi yapıların öne çıkması ve modern toplumsal kurum ve değerlerin etkilerini yitirmeye başlaması gibi gelişmeler, modernizm ile postmodernizm arasındaki karşıtlığın derinleşmesinde etkili olmuştur.

Buradan ikinci sorumuza yani neden çoğu düşünür ve filozofun bir şekilde bu karşıtlık hususunda belirli bir tutum takındığı meselesine geçebiliriz: Modernizmi, içinde yaşadığımız dünyayı anlamlandırmamızda kullandığımız temel paradigma olarak ele alırsak eğer, düşünür ve filozofların bu meseleden uzak durabilmelerinin imkânı olmadığını görebiliriz. Diğer yandan, postmodernizmin, bu temel paradigmayla farklılaşan ve çatışan niteliklere sahip yeni bir paradigma (veya düşünsel alan) olarak kavramsallaştırılmasının, beraberinde düşünürlerin üstesinden gelmesi gereken bir karşıtlığı doğurduğunu söyleyebiliriz. Hele ki içinde bulunulan dönemin oldukça muğlak ve belirsiz bir dönem olduğu düşünüldüğünde, dünyanın ve içinde yaşadığımız toplumların nereye doğru gittiğini (veya gitmediğini) anlama çabasında modern–postmodern karşıtlığının düşünürler açısından daha da can alıcı bir problem alanı oluşturduğu söylenebilir.

O hâlde içinde bulunduğumuz döneme ilişkin değerlendirmeler yaparken, düşünür ve filozofların bir şekilde kendilerini modernizmi veya postmodernizmi olumlayan ya da tam tersine olumsuzlayan bir tutum takınmaları çoğu zaman kaçınılmaz olmaktadır diyebiliriz. Aksi hâlde, mevcut durumu çözümlemek oldukça güçleşecektir. Neredeyse bütün bir Batı düşüncesinin dayanağı olan modernizmin, postmodern düşünce tarafından bu şekilde eleştiriye tutulması ve hatta sonunun ilan edilmesi, doğal olarak modernizmden bu kadar kolayca vazgeçemeyecek olanların –ki buna çeşitli açılardan modernizmi eleştiren kimileri de dâhildir– karşı çıkışına neden olmuştur. Diğer yandan, kimi düşünürler içinse modernizm projesi artık miladını doldurmuştur ve böylece postmodernizmin gelişi olumlanır.

Yine de bana göre, bu noktada meseleye biraz daha farklı bakılabilir; bu da bizi üçüncü sorumuza, yani bu karşıtlığın bu kadar kesin ve uzlaşmaz olup olmadığı meselesine– getirir. Bu noktada, benim düşüncemin, Aydınlanma ve modernizmden tamamen kopuşun–en azından bu kadar kısa süre içinde– mümkün olmadığını söyleyen ama onun içinde ve karşısında sürekli olarak eleştirel bir konum işgal etmenin yollarını arayan Jacques Derrida’nın konumuna (West, 2008) yakın olduğunu söyleyebilirim. Derrida, Aydınlanma ve modernizm projelerini yoğun bir şekilde topa tutarak, temel metinlerini yapısöküme uğratır. Bununla birlikte, modernizmden tam bir kopuşun mümkün olmadığını da ifade eder.

Bu noktada, Derrida’nın konumu bana oldukça makul gelmektedir. Ben de modernist paradigmanın temel kabullerinin dönüşüme uğradığını düşünmekle birlikte, postmodernizmin modernizmden tam bir kopuş olduğunu –en azından içinde bulunduğumuz dönem itibariyle– düşünmüyorum. ‘Modern’ dönemin birçok açıdan sona erdiği/ermekte olduğu söylenebilir; ama bu, Aydınlanma ve modernizm projelerinin yarattığı düşünsel birikimin bu kadar kolay ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Zira bana göre bugün daha önce sözü edilen tüm gelişmelere karşın, modernizm ideolojisi varlığını birçok alanda hissettirmeye devam etmektedir. Bu açıdan bakıldığında, modernist projenin sona erdiğini ve yeni bir dünyada yaşadığımızı söylemek, meselenin bazı yönlerini görünmez kılmaktadır. Toplumların ‘modern’ kavramı çerçevesinde tanımlandığı (premodern–modern–postmodern) ve modernist kurum ve pratiklerin (devlet, aile, okul, ordu, vb.) –hâlen– bizi belirli ölçülerde çerçevelediği bir dünyada, modernizmin sonunun geldiğini ilan etmek bu kadar kolay değildir.

Diğer yandan, içinde bulunduğumuz –postmodern– dönemin, modernizmin ulaştığı yeni bir evre olduğunu söylemek de bana o kadar cazip gelmemektedir. Her ne kadar modernist ideolojinin etrafımızı sarmış olduğunu söylesek de söz konusu modernizm bir takım değişim ve dönüşümlere uğramış bir modernizm gibi görünmektedir. Bu anlamda, postmodernizmdeki ‘post’ ön ekinin modernizm sonrası bir dönemi işaret etmesiyle birlikte, bana göre bu dönem ne modernizmden tamamen kopuşun yaşandığı ne de modernizmin yeni bir evresi olan bir dönem olarak görülebilir. Bu, daha çok, modern düşüncenin ve modernizm projesiyle ortaya çıkan kurum ve pratiklerin, daha önce olmadığı şekilde bir dönüşüme uğraması ve böylece kendisine hem modernizmin bir takım içeriklerini dâhil eden hem de birçok açıdan modernizmin klasik özelliklerinden farklılaşan bir düşünsel ve kültürel alanın zuhur etmesi olarak düşünülebilir. Böylece, içinde bulunduğumuz dönemi, bir tür dönüşüm ve geçiş evresi olarak düşünebiliriz. Bu dönüşümün nereye varacağını –yeni bir toplumsal sisteme mi yoksa kapitalizmin yeni bir aşamasına mı– tam olarak bilemesek de ben bunun modernist projenin bir takım içeriklerinden bütünüyle bağımsız olacağını düşünmüyorum. Bu anlamda –bölümün başlığında da belirtildiği gibi– şu an itibariyle ‘postmodern bir modernizm’in içerisinde yaşamakta olduğumuzu söylemek garip olmakla birlikte, çok da yanlış olmayan bir değerlendirme olarak düşünülebilir.

Her şeye karşın, postmodernist düşüncenin sağladığı olanakları da göz ardı edemeyiz. Burada, Derrida’nın –ve tabii ki birçok başka düşünürün– modernizm ve Aydınlanma’ya yönelik eleştirel tutumunun önemini ve içeriğini unutmamamız gerekir. Zira modernizmden tam bir kopuşun mümkün olmadığını söylemek, modernizmin kendi içinde taşıdığı olumsuzlukları ve tehlikeleri göz ardı etmemiz anlamına gelmez. Özellikle son yüzyılda yaşanılan felaketlerin gösterdiği gibi modernizmin içerdiği totalleştirici ve tahakküm edici pratiklerin postmodernist düşünce tarafından sorgulanması ve deşifre edilmesi, birçok açıdan önemlidir. Her ne kadar toplumsal ve siyasal alanda bu tahakküm edici pratikler bir şekilde varlığını sürdürmeye devam etse de postmodern düşüncenin bir takım anti–otoriter ve farklılıkları/çeşitlilikleri olumlayan pratiklere kapı araladığı söylenebilir. Ancak burada tekrar vurgulamak isterim ki, postmodern düşünce içerisinde gelişen bu anti–otoriter pratiklerin modernist ideolojiden tamamen arınmış ve yepyeni bir insanlık projesi olduğunu düşünmek safça bir tutum olacaktır. Yine de bu tür pratikleri mümkün kılan böyle bir olanağın varlığı bile birçok bakımdan olumlanması gereken bir durumdur. Önemli olan, postmodern düşüncenin sağladığı bu olanakları göz ardı etmeden ama buna bir zamanlar modernist düşünceye yapıldığı gibi sonsuz bir inançla da bağlanmadan, bu anti–otoriter, farklılıkları ve ötekini olumlayan pratiklerin –ve belki bu sayede ‘daha güzel’ bir dünyanın– geliştirilmesine katkıda bulunmaktır.

Sonuç olarak, bana göre, “Modernizm mi postmodernizm mi?” sorusu etrafında şekillenen tartışmanın en önemli yanı, daha iyi bir gelecek olanağına kapı aralayabilecek bir niteliğe sahip olmasıdır. Tabii ki böyle bir olanağın ortaya çıkıp çıkmayacağı şimdiden bilebileceğimiz bir şey değildir. Zira özellikle son yüzyıllık dönem, daha iyi bir gelecek vaadi sunan birçok modernist teori ve düşüncenin yarattığı hayal kırıklıklarına ve dahası birtakım felaketlere sahne olmuştur. Yine de ben, yukarıda anlattığım tüm problemlerine ve belirsizliklerine rağmen, içinde bulunduğumuz postmodern dönemin –diğer bir deyişle ‘postmodern modernizm’in– içerdiği anti–otoriterliğin, klasik modernizmin belki de en tehlikeli yönü olan totalleştirici söylemlerinin etkisini azaltabilecek bir potansiyele sahip olduğunu/olabileceğini düşünüyorum. Ancak karmaşıklık ve belirsizliğin hâkim olduğu ve gerçekliğin hiçbir dayanağının kalmadığı bir dönemde yaşadığımızı dikkate alacak olursak, sözünü ettiğim bu potansiyelin sadece düşünsel alanda kalmayıp toplumsal ve siyasal alana yayılma meselesi büyük bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada, Baudrillard’ın (2010) kötümser tavrını takınırsak, bireylerin tüm bu karmaşıklık ve belirsizlik içerisinde, sözü edilen bu düşünsel olanakların farkına varabilmesi ve böylece bunların gündelik pratikler olarak hayata geçirilmesi, oldukça zor görünmektedir.

Kaynaklar

Aydoğdu, H. (2004). Modern kimlikte öznenin ölümü. Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi, 10, 115–147.

Baudrillard, J. (2010). Simülakrlar ve simülasyon (5. baskı). (O. Adanır, Çev.). Ankara: Doğu Batı Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1982).

Birkök, M.C. (1998). Modernizmden postmodernizme: Yeni problemler. Yeni Türkiye, 19–20, 525–537.

Gültekin, M. (2007). Charles Baudelaire ve modernizm. Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 6(19), 82–94.

Karaduman, S. (2010). Modernizmden postmodernizme kimliğin yapısal dönüşümü. Journal of Yaşar University, 17(5), 2886–2899.

Özcan, B. (2007). Postmodernizmin tüketim imajları. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 17(1), 261–273.

Sarup, M. (2004). Post–yapısalcılık ve postmodernizm (2. baskı). (A. Güçlü, Çev.). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1988).

West, D. (2008). Kıta Avrupası felsefesine giriş (2. baskı). (A. Cevizci, Çev.). İstanbul: Paradigma Yayıncılık.