Psikolojiyi Varoluşçu Bir Tutumla Kavramak
Mehmet Karasu
Psikolog
Modern zamanlarda bireyi kitlesel davranışlara zorlayan ve doğayı kontrol altına almaya çalışan zihinsel doku insanı kendinden uzaklaştırarak yalnızlaştırmış ve aynı zamanda kendisine yabancılaştırmıştır. Zira birey kolektif davranışlarda bireyliğini yitirmiş, doğayı kontrol altına almaya çalışırken ise kendinin doğanın bir parçası olduğunu ihmal ederek kendine yabancılaşmıştır. Yalnızlaşma ve yabancılaşma zaten var olan varoluşsal iniltileri, çığlığa çevirmiştir. Dikkat ederseniz, iniltide devamlılığı olan ve çözülememiş bir problemden muzdarip bir seda varken, çığlıkta bahsi geçen problemden kaynaklı yok oluş tehdidine karşı bir feryat vardır.
Tıpkı diğer felsefi ve bilimsel gelişmelerde olduğu gibi varoluşçuluk zamanın ruhuna yani Zeitgeist’e uygun ortaya çıkmıştır. Yaşanmakta olan sürecin bir ürünü olarak değerlendirebileceğimiz varoluşçuluk, belirli isimlerle anılsa da onlara indirgenmemelidir. Zira varoluşçuluk, mevcut koşullar nedeniyle insanın varoluşuna ilişkin düşünceler üretmesine bağlı olarak gün yüzüne çıkmıştır. Bu bakımdan aynı zaman dilimlerinde, farklı düşünürlerin birbirinden bağımsız biçimde varoluşçuluk üzerine yayınlarını görmekteyiz. Örneğin, Martin Heidegger, Varlık ve Zaman isimli eserini 1927’de yayımlamadan 3 yıl evvel, İspanyol düşünür Ortega y Gasset benzer düşüncelerini, Heidegger’in çalışmasından haberdar olmaksızın, 1924’te açıklamıştır.
Varoluşçuluk, Kartezyen düşüncenin hiyerarşik duruşuna rağmen bir konumu tercih etmiştir. Batı’nın ‘sahip olmak’ üzerinden şekillenen aklı, Doğu’nun (özellikle Çin ve Hindistan) yüzyıllardır tanıklık ettiği bu ‘olmak’ bilgeliğini son yüzyıllarda keşfetmiştir. Bu keşfi 19. yüzyıl filozoflarından Soren Kierkegaard’a kadar götürmek mümkündür. Nietzsche, Sartre, Heidegger, Jaspers ve Marcel gibi düşünürler ise varoluşçu düşünmeye derinlik katmış yazarlardır.
Psikanalitik yaklaşım, davranışları biyolojik itki (istek) ve toplumsal roller arasındaki çatışma üzerinden açıklamaya çalışırken; varoluşçu yaklaşım insanın sırf bu dünyada var olmasından kaynaklanan trajedisiyle yüzleşmesi üzerinden davranışları anlamaya çalışır. İnsanın kendi trajedisiyle yüzleşmesi ise yaşamın trajik yönünü fark etmekle mümkündür. Ölüm, yalnızlık, mahrumiyet, kayıp yaşantısı, suçluluk yaşantısı ve ‘can sıkıntısı’ yaşamın trajik yönünü zihinlerde belirgin kılan olgu ve durumlardır. Bahsi geçen olgu ve durumlarla yüzleşen modern birey, yaşadığı hayatın anlamlılığı üzerine sorgulamalara gitmiştir.
Psikanalitik yaklaşım, kişiliği bölümlere (ego-id-süperego) ayırarak incelemesinden dolayı Kartezyen düşünceyi dolayısıyla özne-nesne ayrımını pekiştirmiştir. Zira bir bütünü parçalara ayırıp incelemek parçalar arası kıyaslamayı nispeten daha mümkün kılar ve doğal bir süreçle ‘iyi-kötü’ gibi dilsel tasnifler hiyerarşiyi doğurur. Oysa varoluşçu psikolojideki ‘ben’ bir özne değildir. ‘Ben’ var olmakta olan bir yaşantıdır. Bu yaşantı insan, eşya ve hayatla mülkiyet dokusu üzerinden ilişki kurmaz. Dolayısıyla ‘olmak’ bilgeliğini yaşar. ‘Olmak’ bilgeliği, bir yandan ‘an’ı haz alarak ve verimli geçirmek üzerinden şekillenirken, diğer yandan saldırgan hâllerimizi, kaygılarımızı, nefretimizi ‘kabullenmeyi’ ve bertaraf edemediğimiz acılara karşı dirayetle dayanabilmeyi ihtiva eder.
Felsefi ve bilimsel metinlerdeki teknik terimlerin tercüme faaliyetleri pek çok açıdan netameli görünmektedir. Bahsi geçen bu gizli tehlike, kimi zaman ciddi anlamda öngörülemeyen problematikler doğurmaktadır. Örneğin, Psikanalitik yaklaşımın kurucusu Freud, ego-id-süperego ayrımlarını işlediği eserini Almanca yazmıştır. Ancak bu kişi zamirlerinin Almanca’dan İngilizce’ye tercüme faaliyetlerinde Latince karşılıkları tercih edilmiştir. Oysaki Freud Ich (Ben) kavramını kişisel olanı betimlemek, Es (O) kavramını ise ‘Ben’ olmayana işaret etmek için kullanmıştır. Okur kitlesince bahsi geçen kişi zamirlerinin Latince karşılıklarının kabul görmesi ve popüler olması, Freud’un bu tercümelere karşı çıkmasını engellemiş olmalıdır. Aşağıda, bahsedilen terimlerin dört dile göre karşılıkları listelenmiştir:
| Latince | Almanca | İngilizce | Türkçe |
| ego | ich | I | ben |
| id | Es | İt | o |
| superego | uber-ich | above I | üst-ben |
Modern zamanların yaygın nevrotik olgusu, anlam arayışının engellenmesi, silikleşmesi ya da kaybolmasıyla yakından ilişkili görünüyor. Anlam arayışının böylesi formlarda yitirilişi ‘olamamak’la değil, ‘hiçlik’le son bulur. Olamamak (no-thingness) ve hiçlik (nothingness,) arasında önemli farklar olan kavramlardır. İlki varoluşun vakumunda, diğeri nihilizmin tepelerinde ortaya çıkar ve varoluş vakumu yönetilebilir bir stres kaynağıyken, nihilizm bölünemez -atom- dolayısıyla başa çıkılamaz bir düşünce tutulmasına karşılık gelir. Zira nihilizm yokluğu değil, varlığın anlamsız oluşunu kabul eder.
Kaynaklar
Frankl, V. E. (2013). İnsanın Anlam Arayışı (10. Baskı). (S. Budak, Çev.). İstanbul: Okyanus Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1946.)
Geçtan, E. (2007). Varoluş ve Psikiyatri (7. Baskı). İstanbul: Metis Yayınları.
Tarlacı, S. (18 Şubat 2013). Bilincin Altı, Üstü, Sağı, Solu, Sobe: Ben’lik. 23 Temmuz 2013, http://goo.gl/gdKM1O.