Röportaj: Melek Göregenli ile Akademi ve [Toplumsal] Barış Üzerine


Röportaj

Prof. Dr. Melek Göregenli, Türkiye’nin toplumsal meselelerine ilişkin uzun yıllar boyunca çeşitli araştırmalar yürüterek bu meselelerin barışçıl yollarla çözüme kavuşması için hem bilgi üreten hem de ürettiği bilgi üzerinden davranan ‘barışa taraf’ bir akademisyen.[i]

‘Barış Psikolojisi’ temalı bu özel sayımız kapsamında kendisine toplumsal barışla ve toplumsal barışın farklı yönleriyle ilgili çeşitli sorular sorduk. Şimdi sizleri Melek Göregenli’nin sorduğumuz sorulara verdiği yanıtlarla başbaşa bırakıyoruz.

Size göre barış ne anlama geliyor?

Barış, soyut bir kavram olarak düşündüğümde huzur, sükûnet gibi geliyor ama somutta doğa, insanlar, toplumlar için düşündüğümde adil ve eşit bir dünya, böyle bir yaşama hâli anlamına geliyor; savaşın olmamasından fazla bir şey, adalet ama her canlı için.

Akademinin toplumsal barış konusunda sorumluluğu nedir? Pratik olarak neler yapılabilir?

Modernist anlamda düşünürsem, bilginin dünyayı biçimlendirici işlevi olduğu açısından düşünürsem dahi toplumun bütün kesimlerinin daha iyi bir hayat yaşaması için bilgi üretme sorumluluğu vardır akademinin. Barışın bilgisi, daha çok insanın iyi olma hâliyle ilgilidir, sermayenin, egemenlerin ya da bilgi üretimini finanse edenlerin dışındaki çoğunluğun. Psikoloji özelinde düşündüğümde, bireyden başlayan ve bireyde biten bir iyilik hâlinin bilgisi, sadece barış içinde bir dünya için işe yaramaz değildir bence. Kendisi için de bir anlamı yoktur çünkü böyle bir “birey” yok, yaşamıyor; insan, “birey” olmadan önce de insandı, doğa da insanın onunla kurduğu yıkıcı ilişkiden önce, insandan önce bile vardı ve tarihselliği içinde hep “diğer”iyle ilişki içinde var oldu. Ancak insanı, tarihselliği ve diğeriyle ilişkisi içinde ve bu ilişkiyi sosyo-politik bağlamında kavramaya çalışan bir bilgi üretim süreci barışa katkıda bulunabilir. Barışı, yani eşitlik ve adaleti bozan neyse ortaya çıkarabiliriz; hiç değişmez gibi görünen toplumsallığın kalıcılığı pekiştiren meşrulaştırıcı mekanizmalarını deşifre edip yeni bir toplumsallığın inşası için görünür kılabiliriz. Doğrudan barışı savunabiliriz, herkes için iyi bir hayatın bilgisini üretmeyi açıkça isteyebiliriz. Akademisyenin tarafsızlığı mitini bozup neye ve nasıl hizmet ettiğini deşifre edebiliriz; akvaryuma dışarıdan bakabilme yetisine dair bir iddia ancak ölmeyi göze almış bir balığın öte-dünya hayali olabilir. Suda kalarak ısrarla bunu yapabiliriz bazen nefesimiz kesilse de.

Türkiye koşullarında toplumsal barışın önündeki başlıca engeller ve fırsatlar neler olabilir?

Türkiye aslında dünyanın başka ülkelerine benziyor pek çok açıdan, her ülkenin yaralılarının, bütün dünyanın yükünü taşıyanlarının adları değişse de yükleri değişmiyor: Sömürü, yoksulluk, bedenlerinin hesabını vermeye zorlanma, dillerinin, tarihlerinin, kültürlerinin yok edilmeye çalışılması, yerlerinden edilme, savaş, sürgün ve insan eliyle üretilmiş daha pek çok kötülük. Kürt meselesi, Ermeni meselesi, yoksulluk, insanların bedensel, cinsel, cinsiyetle ilgili var oluşlarına yönelik baskılar vb. kimi geçmişte kimi hâlâ süren sayılamayacak kadar çok ölüm, acı ve kötülük üreten sistemik bir kötülükten söz ediyoruz. Gerçek bir barışın önündeki engel tek kelimeyle bütün bunları ve fazlasını üreten sistemdir, kapitalizm ve onun aldığı binbir sömürgeci, baskıcı, faşizan görünüm. Bu kapkara şemsiyenin altında mikro iktidarlar tarafından üretilen, ev-içlerinde, okulda, fabrikada, sokakta, kent planlamalarında, her yerde sistemi yeniden üreten hiyerarşik ilişkilenme hâli. Engel açıkça budur, fırsat da bu yapıyı bozan, deşifre eden ve doğrudan başka bir hayatı kurmaya dolayısıyla barışı kurmaya çalışan her düzeyde ve biçimde yaşama pratiği, akademik bilgi üretme ve bilgiyle hayatı anlamaya çalışma çabası da dâhil.

Genel bir anlatımla sosyal bilimlerin, özelde ise sosyal psikolojinin toplumsal barışa katkısı olabilir mi? Olursa, nasıl?

“Barışa katkı” doğru bir tanımlama, hatta “barışın inşasına katkı” diyebiliriz; “katkı”, çünkü akademinin ve akademisyenin doğrudan böyle bir gücü yoktur. Fakat yaygın akademik bilgi üretme sürecinin ve ortaya çıkan bilginin, barışı bozan sistemin inşası sürecine doğrudan katkısını düşündüğümüzde aslında bu bilgi üretimin doğasına ilişkin her düşünme ve eyleme hâli, bu süreci sorgulanabilir hâle getirip verili “bilgi”nin dokunulmazlığını sarsacağı için yararlıdır, yani eleştirel bakış. Ötesinde ise doğrudan yukarıda söz ettiğim barışı sistemik olarak bozan kalıcı yapıları ortaya çıkaran ve sorgulanabilir hâle getiren, başka yaşama biçimlerinin bilgisine ulaşmaya çalışan akademik çabalardan söz edilebilir. Sosyal bilimlerin modernist iddialarının içeriği, vazettiği insan ve toplum formunun yerine yeni bir hayat formu koymak mümkün, eğer modernist bir iddiayı yeniden -başka bir içerikle- üreteceksek ya da bir yanında “barış”ın evrensel bir arzu olarak diğer yanında farkların görünür ve eşitlik içinde tanınır olabildiği yeni bir dünya hayalinin inşa edilmesi yolunu, “bilim” alanı dışındaki toplumsal güçlerle birlikte aramak da mümkün. Ben, ikincisini tercih ediyorum. J Çünkü insanlığın hâlâ ve sanırım uzun zaman da, iyiye ve barışa dair “evrensel”lere dolayısıyla bir nevi yukardan, bilimlerin de katkısıyla “kurulacak” bir hayatın ilkelerine ihtiyacı olduğunu düşünsem de, “herkes için iyi”nin tarifinin otoriter ve donuk-değişmez olma potansiyelini de açıkça görüyorum, bu ortak iyinin tarifi olabildiğince çoğunluklar tarafından yapılsa da bu risk hep var, tarih bunu gösteriyor.

Olgu-değer ilişkisi bağlamında barışa taraf olmanın bilimsel objektifliğe olası etkileri nelerdir?

Bilimsel bilginin diğer bilgi üretme süreçlerine göre ya da insan üzerine düşünme çabalarına göre -örneğin sanat- “objektif” olduğu iddiası, bilimsel yöntemin bize ürettiğimiz bilgiyle ilgili hesap verilebilirlik ayrıcalığını sağladığı için gerçekçidir, ama imkânsızdır da. Özellikle sosyal bilimlerin bu objektiflik iddiasını geçerli kılmak için doğa bilimlerini taklit etmesi konusunda çok şey biliyoruz; doğa -fizik, matematik- bilimleri açısından bile artık çok sorgulanabilir olan bu iddia, sosyal bilimleri kendi başlangıç hedeflerini bile gerçekleştiremez hâle getirmiştir. Psikolojinin bilgi üretme sürecinde “barışa taraf olmak”tan başka seçeneği var mı? Nereden bakarsanız bakın, objektif, subjektif hatta benim sıklıkla yaptığım gibi “eklektik”, savaşa taraf olan bir bilgi üretmeyi savunamazsınız. Anaakım bilgi üretme süreci daha kötü bir şey yapar, işlevi daha görünmez olduğu için daha kötü: Barışı bozan adaletsiz ve eşitsizlik üreten hayatı normalleştirir ve bu “normal”i tarif etmekle kalmaz, başka bir seçeneğimiz yokmuşçasına rıza üretimi sürecine doğrudan katkıda bulunur; katlanılabilir bir dünya mümkündür, açık savaşlar nasılsa beyazları, orta sınıfları, egemen milli kimlikleri, heteroseksüelleri, bütün dünyanın egemenlerini etkilemeyecek kadar görece “uzaklarda” olup bitiyor. Olgu-değer ilişkisini anlatan makalemde anlatmıştım ayrıntılı, yöntem yeniden üretilebilir; bilim insanının tarafsızlığı bir “mit”, hatta kocaman bir egemen yalanıdır; bilimsel bilgi de her şey gibi meta değeri olan bir değişim ve düzenleme aracıdır, o zaman tek soru var cevap vermesi gereken her yurttaş gibi bilim insanının da: Benim yerim neresi, bu ülkeye ve dünyaya dair derdim nedir? Pek çok sosyal bilimci ve evet psikoloji akademisyeni bu soruları sormuyor kendisine, sorma ihtiyacı duymadan ürettiği şeyin bilgi olduğunu düşünerek yaşayıp gidiyor ya da işiyle hayatını ayırıyor, bölünmüş benlikler. J Derdi olanlara -içi genç insanlara- önerim şu olabilir, her yaptığımız çalışmada, şimdi bu ortaya çıkardığım bilgi -sonuç ve tartışma bölümlerinde yazdığımız hani- hayatta nereye değdi, neyi değiştirmekte anlamakta etkisi var, kimin işine yarayabilir diye sormaları, buna “ekolojik geçerlilik” deniyor. Yoksa “literatürdeki önceki çalışmalarla tutarlılık arayışı” bizi bir çevre ülkesi bilimcileri olarak hiçbir “objektif” yere götürmez. Sosyal bilim bilgisinin objektifliğini sağlayan, araştırdığı “sosyal”le ilişkilenme biçimidir, onu ne kadar kapsadığı ile ilgili, dert bu olduğunda içinde bulunduğumuz çağda yöntemle ilgili sonsuz imkânlarla da karşılaşmak ve yenilerini icat etmek mümkündür.


[i] Melek Göregenli, lisanüstü çalışmalarını Ege Üniversitesi’nde Çevre Psikolojisi alanında tamamladı. Çevre Psikolojisi, Kültürlerarası Psikoloji ve Politik Psikoloji alanlarında çalışmaları bulunuyor. Bu alanlarda ulusal ve uluslarası düzeyde yayınlanmış çok sayıda kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Şiddet ve İşkence’nin meşrulaştırılmasının sosyal-psikolojik arka planını anlamaya yönelik İzmir ve Diyarbakır’da yapılmış alan araştırmalarına dayanan çalışmaları yayınlanmıştır. Son dönemde, muhafazakârlığın sosyal-psikolojik dinamiklerini ve gruplararası barış süreçlerini temel alan çalışmalar sürdürmektedir.