Saklı Benlikler: Carrie


Bağlan Keskin
Psikolog

Brian De Palma’nın, Stephen King’in romanından uyarlanan Carrie’si (1976 versiyonu) kült kategorisine hemen giren filmlerden. Yeni sinema tekniklerinin ilk uygulayıcılarından sayılan Brian De Palma, basit bir lisede zorbalık hikâyesi gibi gözüken Carrie’de; din, kadınlık, bekaret ve sosyal ilişkileri filmin bütün mistik havasına rağmen bıçak kadar keskin bir dille göstermiştir. Film bittiğinde, ne bir eksiğin ne de bir fazlanın olmadığını fark etmek zor değildir. Her karakter zihnimizde sağlam yerlere oturmuştur çünkü.

Carrie, aşırı dindar annesi ile beraber yaşayan bir lise son öğrencisidir. Diğer öğrenciler onun çok garip olduğunu düşünürler. Annesi de insanlara uyguladığı dinsel baskılar, evlerine girip İncil’den pasajlar okuması ve gizliden gizliye bağışa zorlaması yüzünden insanların pek sevdiği bir kadın değildir. Ancak kadının sahip olduğu bu iticilik, diğer insanların dini reddetmesiyle alakalı değildir. İnsanlar sadece bu bağnazlığa tahammül edememektedirler.

Carrie ve annesinin hayatlarında bir erkek yoktur. Babaya ne olduğunu bir süre bilmiyoruz. Bu iki kişilik, hastalıkla sevginin iç içe geçtiği ailede, Carrie insanlara karşı temkinli olmayı doğuştan biliyor gibidir. Annesi Margaret, insanlara güvenmemeyi onlarla hiç konuşmamasını tembihleyerek öğretmiştir bir bakıma. Carrie bu yüzden okuduğu okulda yabani gibi görülmektedir. Orta yaşlı bir azize gibi giyinmesi ve ürkek tavırları diğer insanların daha da üstüne gelmesine sebep olmuştur. Bir bakıma öğrenme, kendini gerçekleştiren kehanetle sağlanmıştır.

Filmin açılış sahnesi, Carrie’nin beden dersinden sonra, kızlar soyunma odasında duş alırken ilk kez regl olmasıdır. Annesi adet kanının, Tanrı’nın Havva’yı günahlarından dolayı lanetlemesi olarak görüyordur. Bu yüzden Havva’nın ilk günahı, Adem’i yoldan çıkaran şehvet hissine sahip olan kadınların adet kanıyla lanetleneceğini düşünüyordur. Bu yüzden Carrie’ye, bu kadının doğal olayından bahsetmemiştir. Bu olay hakkında konuşmayarak aslında kendi, günah saydıklarını görmezden gelmiştir. Yok sayarak belki de olmayacağını düşünmüştür. En büyük günahlardan birinin görmezden gelmek olmasına dikkat etmemiştir bir şekilde. Carrie, psikoloji olarak böyle bir duruma hazır olmadığından adet dönemi bu kadar geç başlamış olabilir. Bir anda kendi kanıyla yüzleşen Carrie, öleceğini düşünüp diğer kızlardan yardım ister. Ancak diğer kızlar acımasızdır ve adet kanıyla ilgili hiçbir şey bilmediği için onu küçümserler. Dalga geçerler. Bu sahnede aslında Carrie’nin annesi Bayan Margaret’in tezinin görsel sunumu vardır. Soyunma odasında genç kızlar kimi yarı çıplak, kimi tamamen çıplak hazırlanıyorlardır. Arka fondaki müzikten, sahnenin yavaşça akıp gitmesine oldukça estetik ve huzurlu görüntüler görürüz. Ancak Carrie’nin kanlı ellerle herkesten yardım istemesi, bir anda sahneyi iğrenç bir hâle getirir. Brian De Palma, Margaret’in görsel tutumunu canlandırmıştır. Bu sayede insanların olayları yorumlama biçimlerinin nasıl öğrenilmiş olduğunu görmüş oluruz. Gayet toplumsal bir kavram, kadın doğasından anlatılmıştır. Carrie’nin okulda yaşadığı olayı öğrenen annesi, Carrie’ye artık günahkâr olduğunu söyler. Kızını, evlerinde oluşturdukları kapalı ve karanlık, çarmıha gerilen İsa figürünün olduğu bir odaya kapatır. Carrie başlarda dirense de annesine karşı koyamaz ve o karalık, dar yerde dua etmeye başlar.

İlk adetinden sonra Carrie’nin mistik tarafı ortaya çıkmıştır. Parapsikologların psikokinezi dediği telekinezi, ilk reglinden sonra Carrie’de ortaya çıkmıştır. Carrie, okul müdürünün odasında sinirlenip kül tablasını yere düşürmüştür. Carrie bütün bu geri çekilmelerin, tutsaklıkların arasında oldukça bilinçli bir kızdır. İç görüsü çok yüksektir. Bu yüzden telekinezi üzerinde araştırma yapmaya başlar.

Carrie’nin soyunma odasında yaşadığı büyük şoktan rahatsız olan iki kişi vardır. Beden eğitimi öğretmeni Bayan Collins ve Carrie ile dalga geçtiği için pişman olan, okulun popüler kızlarından Sue. Sue duyarlı bir kızdır. Diğerleriyle birlikte hareket ederek Carrie’yle dalga geçtiği için Carrie’ye borçlu olduğunu düşünüyordur. Bu yüzden erkek arkadaşı ve okulun en popüler çocuğu Tommy’den, mezuniyet balosuna Carrie ile gitmesini ister. Tommy, Carrie ile gitmesinin kendisini küçük düşüreceğini düşünse de özünde iyi bir çocuktur. Sue’yu çok sevdiği için tereddütlü olsa da bu planı kabul eder ve Carrie’yi mezuniyet balosuna götürmek için onunla konuşur. Tommy’nin kendisiyle konuşması Carrie için büyük bir şeydir. Carrie o anda aşık olmuştur sanki. Film boyunca sürü psikolojisinden uzaklaştıkça, en aklı başında karakter olan Sue’nun Carrie’ye borcunu ödeme biçimi tartışılır ancak Sue, olanların diyetini ödediğini düşündüğünde ortaya çıkacak olan olaylar aslında Margaret’in tasvir ettiği kadar katı ‘ne ekersen onu biçersin’ dünyasında olmadığımızı gösterir niteliktedir. Sue nasıl Carrie’ye karşı kendini bu kadar sorumlu hissediyorsa, Chris de kendini o kadar suçsuz hissediyordu. Chris, okulda Carrie’ye karşı herkesi dolduran ve onunla uğraşmaya iten, şımarık ve popüler bir kız. İnsanların ne yapacaklarını söylemeleri için ağızlarının içine baktıkları tiplerden. Bu kabul edilmişlik içerisinde Chris, istediğini istediği gibi yapabiliyor. Bayan Collins’in kendisini Carrie yüzünden cezalandırmasının öfkesi Chris’i Carrie’nin tam karşısına getiriyor. İstediğini böyle özgürce yapabilmesi, Margaret’in zaten kabul edemeyeceği bir şeyken; Chris’in erkek arkadaşı Billy ile ilişkileri, Margaret’in karşı olduğu her şeyin bir araya gelmesidir. Chris ile Billy, sürekli kavga eden, birbirlerine vuran ve cinselliği yaşayan bir çifttirler. Chris istediklerini yaptırmak için Billy'i bedeniyle kışkırtıyordur. Hatta Chris ile Billy’nin oral seks yapmaları, zaten Margaret’in günah gördüğü cinsel birlikteliğin iki katı günahlı hâlidir ona göre. Bu karşılaştırmalar film boyunca, Margaret’i haklı göstermek için yapılmış gibi algılanabilir. Ancak Chris, yaptığı hiçbir cinsel aktivite yüzünden cezalandırılmamıştır en sonunda. Kendi kötü tabiatının yaptıklarının bedelini ödemiştir. ‘Ahlaksızlığının’ cezalandırıldığı düşüncesi yine toplumsal öğrenmeyle alakalıdır. Carrie’ye çocukluğundan beri verilen ‘yaramaz kızların başına kötü şeyler gelir’ inancı Chris üzerinden gerçekleşmiş gibi gözükse de filmde herkes bir bedel ödemiştir. Dar kalıplara sahip olmanın verebileceği geniş boyuttaki zararlar söz konusudur aslında.

Carrie ve annesinin İsa’nın Son Yemeği tablosunun önünde yemek yedikleri fırtınalı akşamda, Carrie’nin babasının bir kadınla gittiğini öğreniriz. Carrie, balo yüzünden annesiyle tartıştığında telekinezi güçleriyle annesini, kendisini dinlemeye zorlar. Margaret kızının içine şeytanın girdiğini düşünmeye başlar ama Carrie bunun kendi yeteneği olduğunu söyler. Anne-kızın yemek sırasındaki konuşmalarında, Carrie’ye Tommy’nin baloya gitme teklifini ‘kanın kokusunu almak’ olarak değerlendiren Margaret, bu sefer kızına karşı koyamayacağını anlamıştır.

Balo günü Carrie kendine diktiği pembe elbisesiyle göründüğünde annesi elbisenin kırmızı olduğunu söyler. Aslında gecenin sonuna bir gönderme yapılmıştır. Annesi Carrie’ye engel olmaya çalışır, ona kendisiyle dalga geçeceklerini ve güleceklerini söyler. Carrie telekinezi güçleriyle annesini yatakta sabit hale getirir ve baloya gider. Carrie baloya Tommy ile gittiğinde, Chris’in ve diğer çocukların oyunları sayesinde ikisi mezuniyet kralı ve kraliçesi seçilir. Chris tabii ki iyiliğinden değil, büyük bir tuzak hazırladığı için bunu yapmıştır.

Chris ve Billy, domuz öldürüp, kanını bir kovaya doldurmuşlardır. Bu kova Carrie ve Tommy’nin tam da taçlarını aldıkları yerin üstünde, bir ip ile sahnenin altındaki Chris’in eliyle bağlantılıdır. Sue, baloya gizlice girip Carrie ve Tommy’i sahnede görünce çok sevinmiştir. Üstelik Carrie ve Tommy’nin arasında gerçek bir yakınlaşma olduğunu bilmemektedir. Tesadüf eseri Sue, yukarıdaki kovayı fark eder ve ipini takip edince Chris ve Billy’e engel olmaya çalışır. Ancak Bayan Collins, Sue’nun erkek arkadaşını Carrie’ye vermesinde bir kötü niyet aradığı için, onun bir şeyler yapacağını düşünür ve bütün çırpınmalarına rağmen Sue’yu salondan çıkarır. Margaret’in bağnazlığının eleştirilmesinin dışında, burada Bayan Collins’in bildiği doğrular üzerinde şaşmamasının kısırlığı da eleştirilmiştir. İnsanın değişim dolu hayat yolculuğunun fikirler üzerinde de olması gerektiği vurgulanmıştır. Çünkü Bayan Collins’in değişmez kafa yapısı yüzünden Carrie’ye esas zarar veren olay gerçekleşmiştir.

Carrie hayatında ilk kez gerçekten kendisini kabul edilmiş hissederken, aralarında geçen küçük bir tartışmadan sonra Chris ve Billy ipi çekmiş, Carrie’nin üstü domuz kanı olmuştur. İşte annesinin gördüğü elbisenin kırmızı olması durumu aslında budur. Kova da Tommy’nin kafasına düşüp onu yaralamıştır. Bu olaydan sonra Carrie’nin telekinezi güçleri, herkesin kendisiyle dalga geçtiği dürtüsüyle -dalga geçenler vardı gerçekten de fakat Carrie, Bayan Collins dâhil herkesin kendisine güldüğünü düşünmüştür- harekete geçmiş önüne geleni öldürmüştür. Yangın söndürme tüpü, dekorlar, elektrik şartelleri büyük bir kargaşaya sebep olmuştur ve o salonda bulunan herkesi öldürmüştür. Bir tek salonun dışına atılan Sue ve kargaşadan kaçan Chris ile Billy kurtulmuştur. Bir de Carrie…

Carrie, telekineziden kaskatı kesilmiş bedeniyle eve dönerken, Chris ve Billy’nin kaçarken arabayla kendisini ezme teşebbüslerine maruz kalır. Ancak Carrie, Billy’nin arabasını savurur ve Chris ile Billy arabanın kaza yapıp, yanmasıyla ölürler. Carrie’nin artık bir tek kişiyle hesaplaşması kalmıştır: Annesi Margaret.

Annesinin dediği gibi dış dünya tarafından yaralanan Carrie, sığınmak için geldiği evinde her yerde mumların yandığını görür. Ev sanki bir törene hazırlanıyor gibidir. Carrie güzelce yıkanır. Banyodan sonra annesi ortaya çıkar ve kızcağız düşkün bir şekilde Margaret’e sığınır. Margaret beraber son kez dua etmelerini söyler. Margaret kızını öldürmeyi planlıyordur. Bu yüzden bu hayattaki en büyük günahını Carrie’ye anlatır. Kocasıyla cinsel anlamda birbirlerine hiç dokunmadıklarından bahseder ama Carrie’nin babası sarhoş olduğu bir akşam Margaret’e sahip olmuştur. Carrie bu gece olmuştur. Ve Margaret açıkça itiraf eder ki aslında bu tecavüzden hoşlanmıştır. Filmin başından beri cinsellik konusunda katı tutumları olan Margaret, aslında iç dünyasında nasıl bir yapısı olduğunu ilk kez ortaya çıkarmıştır. Carrie’yi daha o zaman öldürmesi gerektiğini söyler ve sırtına bir bıçak saplar kızının. Merdivenlerden düşen Carrie ölmemiştir. Margaret, Carrie’yi öldürmek istemektedir ancak Carrie, mutfaktaki diğer aletlerle annesine saplar. Görüntü olarak annesi, dua odasındaki çarmıha gerilmiş İsa gibi ölmüştür. Ellerinden çakılmıştır çünkü. Annesini öldüren Carrie’nin telekinezi güçleri alevlenmiş, evin başlarına yıkmaya başlamıştır. Carrie annesini de alıp, küçük dua odasına sığınır ve orada evin altında kalarak ölürler.

Son sahne aklıselim Sue içindir. Sue bütün olaylardan sonra aklını yitirmiştir ve Brian De Palma’nın bir klasiği olarak Carrie’nin kendisine saldırdığı bir rüya görür. Biz bunu gerçek sanarız ama rüyadır. Carrie’ye mezar olmuş evine çiçek bırakırken Carrie’nin kolu topraktan çıkıp Sue’yu tutar. Sue bu sırada uyanır ama annesinin onu tuttuğu eli, Carrie’nin eli olarak görmeye devam eder.

Carrie, öğrendiğimiz kuralların zamanla değişebileceğini, her durumun her zaman aynı şekilde olmadığını çünkü bu kuralların başka nedenlere ve sonuçlara bağlı olduğunu göz ardı ettiğimiz zamanlarda ne kadar büyük zararların ortaya çıkabileceğini aslında biraz mistik ama somut olarak veren sinema tarihinin önemli filmlerinden biridir. Sosyal öğrenme ve bilinçdışındaki kavramların birbirleriyle nasıl iç içe geçtiğini, bu şekilde yorumlandığını çok net bir şekilde gösterdiği için psikoloji, iç durumun toplumsal yansımalarını çok doğru verir.