Remziye Yeşilyaprak
Psikolog
Gaziantep Üniversitesi, Yüksek Lisans Öğr.
Kendi zaman döngümüz içerisinde çok “garip” zamanlardan geçiyoruz şüphesiz. İnsanlık tarihini düşününce garip kavramını kendi döngülerimiz etrafında düşünmemiz gerektiğini de daha iyi anlıyorum. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi kamplarında yaşananlardan herhangi birine tanıklık etseydim yahut Fransız Devrimi esnasında Fransa’da yaşasaydım da elbette çok garip zamanlardan geçiyoruz derdim, ancak kendi yaşam döngümde normalimi bozan, birçok alışkanlığımı değiştirmeme sebep olan, belki bazı kıymet verdiğim şeyleri de yitirmemle sonuçlanan zamanlar, bu zamanlar.
Melek Hocam (Göregenli, 2020) salgının başlarında bizi “sosyal” değil “fiziksel mesafe” diyerek uyarmıştı. Kavramın derinliğini hikâyelerimizle birleştirmediğimiz sürece havada kalıyor sanırım. Çünkü bu süreç en çok da birbirimize ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu, birbirimizin hayatları için ne kadar değerli olduğumuzu gösterdi bize. Ancak öğrenme sürecinin çok da kolay olmadığını, ara ara acı verdiğini de gözden kaçırmamak gerek. Sevdiklerimizi telefondan sesli veya görüntülü aramak zorunda kaldığımızda sarılmanın ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu anladık, eve kapanmak zorunda kaldığımızda arkadaşlarla geçirilen kısacık zamanların psikolojik sağlığımız açısından iyileştirici etkisini kavradık ve bayram ziyaretlerini gerçekleştiremediğimiz yahut hasta ziyaretlerini yapamadığımızda bu tarz geleneksel faaliyetlerin dayanışma için ne kadar gerekli olduğunu gördük… Kendimiz dışındakileri de düşünüp maskelerimizi takmaya özen gösterirken, onların sağlıkları için yaşlılarımızı ziyaret etmemeye çalışırken, çok zaruri olmadıkça evden çıkmamaya dikkat ederken aslında birbirimize ne kadar ihtiyaç duyduğumuzu ve birbirimizi kaybetmekten ne kadar çok korktuğumuzu anladık. Bu meseleyi sadece kendimizi düşünüp “ben” diyerek aşamayacağımızı ve dayanışmanın çok elzem bir ihtiyaç olduğunu hep beraber gördük.
Bazılarımız bu süreçte kayıplar verdi, üzerinde çok da düşünmediğimiz yahut manadaki derinliğini pek de kavrayamadığımız şeylere tanıklık etti. Her hikâyenin biricikliğini ve önemini düşündüğümde herkesin başka başka çıkarımları olmuştur diye düşünüyorum. Kısa bir zaman evveline dek bu sürecin kendi nazarımda çok daha başka anlamları vardı, ancak sevdiğim birini kaybettikten sonra aslında küçücük irademle yaptığım kocaman çıkarımların nasıl alt üst olduğuna da şahitlik ettim. Evet, bu salgın birçok anlamda çok şey öğretti bize, uzaktan da olsa birçok şeyle baş edebileceğimizi gördük ama yaşamayıncaya dek farkına varamadığımız çok değerli şeylerimizi de elimizden aldı.
Ölüm hiç kuşkusuz yaşamın vazgeçilmez bir gerçeği, ancak bu gerçeklik çoğu zaman, en çok unutmak istediğimiz, kendimizden ve sevdiklerimizden mümkün olduğunca uzak bir yerde konumlandırdığımız bir hâle dönüşüyor. Ölümle yüz yüze geldiğimizde yahut sevdiğimiz birini yitirdiğimizde bu gerçekliği çok daha iyi idrak ediyoruz. Kayıp sonrası fiziksel ve psikolojik olarak verdiğimiz tepkiler ve bu tepkilerle baş etmeye çalışmamız “yas tutma” olarak tanımladığımız olağan bir süreç. Volkan ve Zintly (2017), yas tutmayı herhangi bir kayıp ya da değişikliğe verdiğimiz yanıt, iç dünyamız ile gerçeklik arasında uyum sağlayabilmek için yaptığımız bir uzlaşma olarak tanımlıyor. Bu uzlaşma bazen kolayca sağlanırken bazı durumlarda da çok karmaşık hâllere dönüşebiliyor. Kaybın şekli, kişinin kayıp için hazır oluş hâli, kaybedilen kişinin özellikleri (yaşı, yakınlık derecesi vb.) uzlaşma sağlarken işimizi kolaylaştıran yahut daha da zorlaştıran etkenler olarak karşımıza çıkıyor. Yas süreci değişkenlik göstermesine karşın, yas sonrası psikolojik olarak geçtiğimiz evreler çoğu zaman epeyce benzerlik gösterebiliyor. Zara (2011) yas sonrası kişilerin geçirdiği süreci 5 aşamada tanımlıyor:
1. Aşama: Şok ve Uyuşma
2. Aşama: İnanmama ve İnkâr
3. Aşama: Arzu Etme
4. Aşama: Çaresizlik
5. Aşama: Kabullenme ve Hayatı Düzenleme
Kişi kayıpla karşılaştığı ilk anda durumu idrak edemeyip hissizleşebiliyor. İnkâr aşaması kaybın olmadığını düşündüğümüz, sevdiğimiz kişinin öldüğüne inanmak istemediğimiz aşamadır. Kişi kaybı kabul edip ölümle yüzleştikten sonra ölmediğini, her an bir yerden çıkıp tekrar döneceğini arzu etmek istiyor. Bu arzunun gerçekleşmeyeceğini kabul ettikten sonra ise, kendini çok çaresiz hissedebiliyor. Bu süreç kişi için depresyon hâli olarak da tanımlanabilir. Bu sürecin en sonunda da ölümün kabulü ve kayıptan sonra hayatın yeniden düzenlenmesi aşamasına geçiliyor. Bu aşamalar birçok kişide gözlenmesine karşın, bazı kişilerde aşamalar yer değiştirebiliyor yahut hiç yaşanmayabiliyor.
Aslında, kayıp sonrası hayatı yeniden düzenleme aşamasına geçme sürecimizi etkileyen veya kolaylaştıran birçok etken vardır. Hiç şüphesiz sosyal destek ağlarımızın varlığı yas sürecimizi etkileyen ve çoğu zaman kolaylaştıran önemli etkenlerden biridir. Geleneklerimiz, yas sonrası gerçekleştirdiğimiz dini ritüellerimiz, kaybettiğimiz kişiye dönük “son görevimi yerine getirdim” hissiyatı ölümü kabullenme ve hayatı yeniden düzenleme sürecimizi kısaltabiliyor. Taziyelerimiz bu ihtiyaçlarımıza cevap veren kuvvetli toplumsal dayanışma pratiklerimizin başında geliyor. Yas tutan kişinin cenazenin planlanmasına katılması, ölen kişinin bedenini görmesi ve art arda gelen başsağlığı dileklerini kabul etmesi, ölümü yadsımayı zorlaştırır. Yadsımayı zorlaştırmanın ötesinde bu törenler, yasla ilgili sorunların su yüzüne çıkması ve çözülmesi için de yararlıdır (Volkan ve Zintly, 2017).
Bu süreçte bizzat kendim de taziyelerimizin kayıptan sonra yaşama devam etmemiz üzerinde ne kadar etkili olduğuna şahitlik ettim. Babaannemi kaybettikten sonra sessizce gömüp evlerimize çekildiğimizde sürecin böylesine zor olacağını hiç düşünmemiştim. Ölüm her koşulda acı verir ve kayıp fikri insanın canını yakar ama acımızı paylaşacağımız birileri etrafımızda olduğunda acı gerçekten bölüştürülebiliyor. Farklı şeylere ağlıyor olsak dahi çevremizdekilerle oluşturduğumuz duygudaşlık hâli toparlanma sürecimizi de kolaylaştırıyor. Farklı insanların kaybettiğimiz sevdiğimizle ilgili başka anıları, bu anıların taziyelerde paylaşılması kabullenme sürecine geçişi kısaltıyor. Kayıp sonrası yaşadığımız şok ile kolumuz kanadımız kıpırdamadığında, komşunun desteğiyle yapılan taziye yemeği “hayat devam ediyor” mesajını da veriyor aslında. Boğazda düğüm düğüm olmuş ve dışarı atamadığımız acı hem psikolojik hem de bedensel olarak birçok rahatsızlığa sebep olabilir. Taziyelerde gerçekleştirilen ağlama toplanmaları duygu boşalmasını kolaylaştırarak çoğu defa katarsis (duyguların boşalması) sağlayabilir. Tek başına ağlamanın pek de kolay bir şey olmadığını kendim de yakın zamanda gördüm. Kendimizi en yalnız ve çaresiz hissettiğimiz anlarda sarılmanın ilaç mahiyetindeki etkisini taziyelerin bize ne de güzel sunduğunu düşündüm. Acıyla tek başımıza mücadele etmek zorunda kalmadığımız ve yalnız olmadığımızı en iyi kavradığımız yerlerden biri hiç şüphesiz taziyelerimiz... Salgın sevdiklerimizi almakla kalmadı yalnızca; kaybın ardından yas sürecimizi atlatmamızı sağlayan birçok kaynağımızı da elimizden aldı. Şairin söylediği gibi, insanın acısını insan alıyor gerçekten. Salgın aramıza kocaman sosyal ve fiziksel mesafeler koyarak acımızı tek başımıza yaşa(yama)mamıza neden oluyor.
Kaynaklar
Göregenli, M. (2020, 26 Mart). Salgından önce de eşit değildik, salgında da eşit değiliz. Evrensel. https://bit.ly/37ALKaa
Volkan, V. D. ve Zintly, E. (2017). Kayıptan sonra yaşam: Komplike yas ve tedavisi. Pusula Yayıncılık.
Zara, A. (2011). Kayıplar, yas tepkileri ve yas süreci. Yaşadıkça içinde (ss. 73-90). İmge Kitabevi.