Saussure’ün Dil Bilimi Düşüncesi


Ufuk S. Yüksel

Altınbaş Üniversitesi

Araş. Gör.

 

 

1916 yılında, Ferdinand de Saussure’ün ölümünden sonra öğrencileri tarafından ders notlarından derlenerek yayımlanan “Genel Dilbilim Dersleri”, linguistikle ilgili çalışmalarda temel kitaplardan biri olarak kullanılmasının yanında, sosyal bilimlerin çok farklı disiplinlerine yansıyan etkilere yol açmıştır. Örneğin, Barthes, Lacan, Merleau Ponty, Levis Strauss, Jakobson, Benveniste gibi isimlerde Saussure’ün etkilerini görmek mümkündür. Saussure’ün, dil bilimde yarattığı devrim, yapısalcı düşünceye epistemolojik açıdan bir zemin oluşturur. Saussure’ün dil bilimi düşüncesi, toplumsal yaşamı göstergelerin kurduğu bir bağlantılar ağı olarak çözümleyerek bu alanda “Saussure Devrimi” olarak adlandırılan epistemolojik bir kırılma yaratmıştır. Saussure hem bir dil bilimi yöntemi oluşturmuş hem de evrensel düzeyde karşılık bulan bir bilgi kuramının öncüsü olmuştur. Saussure’ün düşüncesi, dil bilimini farklı disiplinlerin kesişim noktası ve epistemolojik açıdan bir zemin hâline getirmiştir.

Saussure öncesi dönemde dil çalışmaları; dilbilgisi, filoloji ve karşılaştırmalı dilbilgisi olmak üzere üç evreden geçmiştir. O’nun, bu alanda çalışmalarını yürüttüğü Leipzig Üniversitesi, “Junggrammatiker” ekolünün[1] merkezi konumundaydı ve bu alanda yeni bir paradigmayı temsil ediyordu. Saussure, bu alandaki çalışmaları daha da ileri taşır ve dilin kendi kendine yeten, bağımsız bir sistem olarak incelenmesi gerektiği tezini öne sürer. Saussure öncesi dönemde dilsel olgular “diachronic” (art zamanlı) boyutta, dilin evrimsel dönüşümleri temelinde incelenirken, Saussure “synchronic” (eş zamanlı) bir yaklaşım getirerek dili anlık bir zaman noktasında ele almıştır. Bunun ardında, Saussure’ün dil bilimi çalışmalarını metafiziksel varsayımlardan kurtararak bilimsel bir zemine oturtma arayışının olduğu görülmektedir.

Saussure, dili bir göstergeler sistemi olarak değerlendirir. Dili oluşturan şey, zihnin bu göstergeler arasındaki ilişki setlerini belli formlara, dizimlere dönüştürme çabasıdır. Saussure, bazı notlarında dili cebirsel sisteme benzeyen bir formda bilimsel açıdan ele alma arayışında olduğunu ifade eder. Dille sadece yazınsal boyutta ilgilenmez, yazının keşfedilişinin öncesinde sözün dilin biçimlenişindeki önemine dikkat çeker. Saussure, linguistik yapıyı kendi içinde eş zamanlı olarak çözümleyerek dilin işleyiş mekanizmasını, göstergeler sistemine dayalı bu sistemin epistemolojik arka planını bulmaya çalışıyordu. Bu noktada göstergebilimi dil biliminin alt kümesi olarak inceleyen ardılı Barthes’tan ayrışarak, dil biliminin ondan sonra sınırları keşfedilecek daha büyük bir şeyin, göstergebilimin bir parçası olacağını düşünüyordu. Saussure’ün dil bilimini göstergebilime bağlama çabası, dil biliminin bilimsel pozisyonunu güçlendiren bir etken olmuştur. Göstergebilimin kesin yerini belirleme görevini ruhbilimciye bırakan Saussure’ün yaklaşımı, “bilinçaltı dil gibi yapılanmıştır” tezini ileri süren Lacancı düşünce temelinde psikanalize de bir alan açacaktır.

Saussure’ün yorumuyla, bireyin düşünsel formları dilden ayrıştırılamaz, insan konuşma ve düşünme edimlerini göstergeler aracılığıyla gerçekleştirir. Saussure, dilin ötesinde bir dış dünya olduğu tezini metafiziksel bir önerme olarak görerek mahkûm eder, onun düşüncesinde dil kavramlardan önce de olan bir şeydir. O’nun yaklaşımına göre dil, dış dünyayı anlaşılır kılmak için böler; onu kurmamıza yardım eder. Renk tayfı örneği üzerinden bu yaklaşım biçimi daha iyi anlaşılabilir. Bilgisayarlarla gözlemlendiğinde renk tayfının kesintisiz bir geçişi temsil ettiği ve on binlerce farklı tonu içerdiği görülür. Ancak insan zihni, belli tonlara verilen kırmızı, mavi, mor gibi isimler yoluyla bu sürekliliği parçalara ayırır ve anlaşılır kılar.

Şekil 1. Sintagmatik ve paradigmatik gösterenler ekseni

 

 

Saussure’ün dil bilimi anlayışı dil (langue) ve söz (parole) ayrımı üzerinden daha iyi anlaşılabilir. Söz, dilin somut kullanımıdır, uygulanışıdır. Dil ise, onu belirleyen, arka plandaki toplumsal yapıdır, sistemdir. Saussure, dil ve sözü homojen bir bütünlük oluşturan kavramlar olarak ele almaz; yapısı gereği ikisinin aynı teoriyle çözümlenemeyecek farklılıklar taşıdığına dikkat çeker ve ayrı olarak incelenmesi gerektiğini belirtir. Bu relativist pozisyona göre, dil hem statik hem de dinamik bir yapıya sahiptir ve gözlemcinin pozisyonuna göre iki farklı boyutta da incelenmesi mümkündür. “Parole”un anlaşılabilmesi için Saussure’de gösteren/gösterilen ayrımını incelemek gerekir. Gösteren, bir ses imgesidir; gösterilen ise o ses imgesinin işaret ettiği kavrama denir. Saussure’ün dil bilimi anlayışına göre, gösteren ve gösterilen arasındaki bağlantı keyfidir (arbitrary). Dilsel göstergeler, bir kavramla (gösterilen) işitim imgesini (gösteren) bir araya getirirler.

Gösterenler, x çizgisiyle ifade edilebilecek lineer bir yayılım gösterirler. Bu ekseni dik kesen y ekseninde ise birinci eksendeki bütün öğeler değişimleriyle birlikte yer almaktadır (bkz. Şekil 1).

Saussure’ün yorumuyla, önemli olan sözcüğü ifade eden ses imgesi değil, gösterenler arasındaki farklılıklardır. Aynı kavramın farklı dillerde çok farklı seslerle karşılanabilmesi bu görüş için önemli bir referans noktasıdır. Bu yorum, dil bilimini dış dünyadaki etkenlerden arındırarak kendi içinde, kendi kurallarına göre incelememizi mümkün kılar.

Satranç metaforu üzerinden bu yaklaşım biçimi daha iyi anlaşılabilir: Bu oyunu öğrenmek için oyuncunun satrancın tarihini bilmesine ve geçirdiği evrimsel süreçleri araştırmasına gerek yoktur; oyunu adım adım izleyerek kuralları öğrenebilir. Oyunun genel kuralları dili, (langue) tek tek hamleler ise sözü (parole) temsil eder. Kurallar dış gerçeklikten bağımsızdır ve bir araya gelerek kendi içinde bir bütün oluştururlar. Önemli olan tek tek oyunun öğeleri değil, bu yapılar arasında birbirini etkileyen eş zamanlı karmaşık ilişkilerdir. Eş zamanlı (synchronic) yaklaşıma göre her hamle anlık başka bir denge noktasını temsil eder.

Saussure, dilin yapısı gereği bütün sosyal sistemlerden ayrışan iki özelliğine dikkat çeker: Dil dışında hiçbir sosyal yapı bütün bireyleri içine alma gücüne sahip değildir. Dilin bir diğer özelliği ise, diğer sistemlerden farklı olarak insanlar tarafından bilinçli biçimde değiştirilememesidir. Dilin dönüşümü çok uzun periyotlara dayanır ve Saussure’ün yorumuyla bu dönüşüm bilinçli biçimde insan müdahalesiyle gerçekleşmez. Görünürde, işitsel bir imge olarak algılanan “gösteren” ancak zaman içinde lineer bir uzanımda anlaşılabilir. Zaman içinde gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki biçimleri değiştikçe işaretin anlamı da değişir. Saussure’e göre, dil bilimcinin temel görevi, bu göstergeler sistemi arasındaki ilişki biçimlerini çözümleyerek dilin özel bir dizge olmasını neyin sağladığı sorusuna cevap aramaktır.

Saussure’e göre dil bağıntıları iki ayrı düzlemde ortaya çıkar. Çizgisel boyutta (x ekseninde) öğeler bir söz zinciri gibi art arda sıralanır, kendisinden önce ve sonra gelen öğelerle arasındaki ilişkiye göre anlam kazanırlar. Bu öğeler arasında ortak yönlere sahip olanlar çağrışım aracılığıyla bellekte birbirine bağlanarak ayrı öbekler oluştururlar. “Çağrışımsal bağıntılar” bir arada bulunmayan öğeleri belleksel dizide birleştirirler.

Saussure’ün yorumuyla, düşünceyle sesin birleşimi, karşılıklı olarak birim sınırlandırmalarına neden olur ve düşünceler ayrışma aracılığıyla belirginleştirilir. İşitim imgesi, gösterenin diğer gösterenlerden ayrışmasını sağlar ve karşılıklı olarak ortaya çıkan bu farklılıklar anlamı oluşturur. Dilsel öğeler tek tek her kavramın bir sesle imlendiği parçacıklar olarak tanımlanabilir. Bu nedenle, gösteren ve gösterilen ancak bir bütün olarak anlaşılabilir, birbirinden ayrıştırılamaz. Saussure’ün düşüncesinde dizgeden önce var olan kavramlara ya da seslere rastlanmaz, ancak komşu öğelerden birinin yaşadığı değişim, diğer öğeleri de etkileyebilir. Bu yoruma göre, bütün dilsel öğeler kendilerini oluşturan ardışık parçalardan etkilenirler. Saussure bu durumu, bir makinenin işleyişine benzetir. Makinenin parçalarından her biri kendi görevini yerine getirmekle birlikte ardışık olarak birbirini etkileyen bir bütünün parçasıdır. Buna göre, Saussure’ün düşüncesinde gösterge tek başına bir anlam taşımaz.

Saussure göstergelerin nedensizliğini tartışırken, bir derecelendirmenin olduğuna da işaret eder. Bu yoruma göre, 17 sayısı 7’ye kıyasla görece daha nedenli bir sayıdır. Saussure’ün tabiriyle 7 sayısı 17’ye göre daha nedensiz (unmotivated) olur. Ancak nihayetinde en ideal konumda bile, sözcüğün toplamı tek tek onu oluşturan parçaların toplamına birebir denk olamayacağı için Saussure nedenliliğin hiçbir zaman salt nitelikte olamayacağını söyler. Çağrışımsal ve dizimsel bağımlılıklar nedensizliği sınırlandıran etkenlerdir. Zihin, göstergeler yığınından oluşan bu kaotik yapıya belli boyutlarda bir düzen, bir tutarlılık getirmeye çalışır. Saussure, nedensizliğin yüksek boyutta olduğu dillerde sözlüğün, düşük boyutta olduğu dillerde ise dil bilgisinin temel başvuru kaynağı olduğuna dikkat çeker.

Bu bağlamda Lacan’da “point de capiton” kavramı daha iyi anlaşılabilir. Lacan, gösteren ve gösterilen arasındaki sürekli kaygan zeminin “point de capiton”lar aracılığıyla sabitlendiği ve bunun gerçekleşmediği süreçlerde psikoza dek varan anomalilerin ortaya çıktığını savunan bir düşünce geliştirmiştir. Lacan’da birey, dil içinde belli bir konumdan konuşur, yani dil tarafından sınırlandırılmıştır. Bireyin içine doğduğu bu sembolik düzeni Lacan “Büyük Öteki” olarak adlandırır. “Point de capiton”, gösterenin sonsuz işaretleme sürecinin belirli bir anlama ulaşmak için sabitlendiği noktadır ve bu gösterenler zinciri hem synchronic hem de diachronic bir uzanıma sahiptir.

Benveniste ise Saussure’ün dil bilimi anlayışından yola çıkarak, insanın dil içinde ve dil tarafından özne olarak oluştuğunu savunur. Bu yoruma göre, sadece dil kendi gerçekliği içinde “ego” kavramını kurar ve bireyin bilincine varması, ancak karşıtıyla hissedildiğinde olanaklıdır. Bir diyalogda konuşmacı “sen” ibaresini kullanırken “ben”in anlamını ve sınırlarını da tanımlamış olur. Bu iki kavram ve işitim imgesi birbirinden ayrıştırılmış biçimde düşünülemez. Dolayısıyla söylenebilir ki Saussure’ün gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki setleri üzerinden çözümlemeye çalıştığı dilsel mekanizmalar, toplumu ve kültürü oluşturan diğer unsurların üzerinde durduğu epistemolojik zeminin tanımlanmasına yardımcı olmuş, bu girişimin etkileri sosyal bilimlerin çok farklı disiplinlerinde hissedilmiştir.

 

Yararlanılan Kaynaklar

Arrivé, M. (1992). Linguistics and psychoanalysis: Freud, Saussure, Hjelmslev, Lacan and others. Amsterdam: John Benjamins Publishing.

Badiou, A., ve Roudinesco, É. (2014). Jacques Lacan, past and present: A dialogue. New York: Columbia University Press.

Benveniste, E. (1973). Indo-European language and society. Miami: University of Miami Press.

Benveniste, E. (1973). Problems in general linguistics. Miami: University of Miami Press.

Culler, J. (1985). Saussure (A. N. Akbulut, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1976).

Harris, R. ve Taylor, T. J. (2002). Dil bilimi düşününde dönüm noktaları: Socrates’ ten Saussure’e batı geleneği. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları,

Hartmann, R. A. (2007). Philosophies of language and linguistics: Plato, Aristotle, Saussure, Wittgenstein, Bloomfield, Russell, Quine, Searle, Chomsky, and Pinker on language and its systematic study. Edinburgh: Haralex.

Lacan, J. (1998). The seminar of Jacques Lacan: The four fundamental concepts of psychoanalysis. (A. Sheridan, Çev.), New York: Norton.

Pullum, G. K. (2018). Linguistics: Why it matters. Cambridge, Polity

Saussure, F. D. (1998). Genel dilbilim dersleri. (B. Vardar, Çev.) İstanbul: Multilingual. (Orijinal çalışma basım tarihi 1916).

Žižek, S. (2007). How to read Lacan, New York: W. W. Norton & Company.

 


[1] Leipzig’de 1870’lerin sonunda ortaya çıkan, A. Leskien, K. Brugmann ve H. Osthoff’un öncülüğünü yaptığı, Leipzig Okulu da bilinen dil bilimi çevresidir.