Savaş Zamanında Barış Çalışmak
Aslı Aydemir, Arş. Gör.
Aydın Bayad, Araştırmacı
Bu yazıda bir grup sosyal psikoloğun orta öğretim öğrencilerinde Barış’ın sosyal temsillerini çalıştığı bir araştırmanın zamansal seyrini ve bunun katılımcılara, araştırmacılara ve çalışmaya etkilerini okuyacaksınız. Bu zamansal seyir, projenin tohumlarının atıldığı 2014 sonbaharı ile başlayıp, verilerinin toplandığı 2016 ve analizlerinin yapıldığı 2017 yıllarını içermektedir. Takdir edersiniz ki bu üç yıl Türkiye’de toplumsal barış adına ciddi dönüm noktalarına denk gelmiştir ve şu sıralar içinde olduğumuz OHAL rejimiyle birlikte, hareket noktamız olan toplumsal barış ve uzlaşı fikri rafa kaldırılmış durumdadır (bkz. Çiçek ve Coşkun, 2016).
Barış sürecinin başlaması ile beraber pek çok kabul ya da karşı çıkışla toplumun genelinde, ana akım medyadan gündelik hayatın etkileşimsel her noktasına kadar barış dile getirilmiştir. Toplumun barış sürecine dair beklenti ve tepkilerini anlamak amacıyla 2013 yılında Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı koordinatörlüğü, Hükümet ile Kürt siyasi hareketinin de katkılarıyla altmış üç kişilik Akil İnsanlar Heyeti Türkiye’nin yedi bölgesinde çalışmalar yürütmüştür (Kaya, 2014). Tüm bu gelişmelerin etkisiyle birlikte, bu durumu, yani barışın geniş kitlelerce konuşulmasını anlamak amacıyla Barış kavramının sosyal temsillerini orta öğretim öğrencileri üzerinden ele alarak, sosyo-yapısal değişkenlerin gençlerin barış kavramı üzerindeki etkilerini ortaya koyma arzusu çalışmamızın temel motivasyon kaynağı olmuştur.
İstanbul Üniversitesi Sosyal Psikoloji Anabilim Dalı olarak yürüttüğümüz üç ayaklı bu proje, 2014 yılının sonlarında başlamıştır. Sürmekte olan bir savaştan ziyade, en azından yurt içinde, barışı daha çok konuştuğumuz bu zamanlarda barışın sosyal temsillerine bakmak, nasıl bir barış tahayyül ettiğimizi de fotoğraflamak olacaktı. Katılımcılarının orta öğretim yahut lise öğrencileri olduğu bu proje, on soruluk bir anket uygulamasını içeren bir çalışma, yine bu soruları içeren ancak yarı-yapılandırılmış derinlemesine bireysel görüşmeler ve odak grup görüşmelerinin olduğu bir başka çalışma ve son olarak ise orta öğretim/lise ders kitaplarının incelendiği üçüncü çalışmadan oluşmaktadır. Hâlen devam eden çatışmalı sürecin hemen öncesinde ve başlarında toplanan verileri ile bu proje, ileride tarihsel bir karşılaştırma yapmak için önemli bir kaynak olacaktır; ancak bu yazıda, 52 orta öğretim öğrencisi ile 32 görüşmenin yapıldığı bölüm ile yetineceğiz.
Savaş ve barışın sosyal temsillerinin çalışıldığı araştırmalar politik atmosferin temsillere etkisini, ülkeler (ABD ve Danimarka) arasında karşılaştırmalar yaparak ya da bağlamsal faktörlerle (çatışma deneyimi) birlikte göstermişlerdir (Van der Linden, Bizumic, Stubager ve Mellon, 2011; Van der Linden ve Licata, 2012). Bu çalışmayı yürüttüğümüz sırada var olan politik atmosfer, araştırma nesnemiz olan ‘barış’ kavramının anlamı ve temsilinde değişmelere sebep olacak gelişmelere neden olmuştur. Projenin pilot görüşmeleri ile birlikte ilk görüşmeler 2015 Ocak ayında yapılmış ve 2016 Nisan ayına kadar çeşitli aralıklarla devam etmiştir.
Bu süreç, Türkiye’nin barışa dair gündeminde pek çok gelişme içermektedir. Çalışmaya başlandığında, çözüm sürecinin başladığı 21 Mart 2013 Diyarbakır nevrozunun üzerinden oldukça vakit geçmesine rağmen etkileri devam etmekteydi. Ancak Ocak 2015’ten başlayarak çalışmanın veri toplama aşaması son bulana kadar geçen sürede yaşananların, burada sunacağımız verilerde ortaya çıkan farklılaşmayı anlamak için gerekli olduğunu düşünüyoruz. Çalışmaya başladığımızdan veri toplamamızın sonlandığı ana kadar aşağıdaki gelişmeler yaşanmıştır: [i]
- 28 Şubat 2015: Dolmabahçe Toplantısında ortak açıklama metni yayınlandı.
- 22 Mart 2015: Cumhurbaşkanı Dolmabahçe toplantısını doğru bulmadığını açıkladı.
- AKP 21 Nisan 2015’teki seçim beyannamesinde çözüm sürecine devam edeceklerini belirtti ancak 31 Mayıs 2015’te Başbakan çözüm süresinin muhatabının gözden geçirileceğini söyledi.
- 5 Haziran 2015: HDP’nin Diyarbakır mitingine bombalı saldırı gerçekleştirildi.
- 7 Haziran 2015: AKP tek başına hükümet kurma çoğunluğunu kaybetti.
- 3 Temmuz 2015: Abdullah Öcalan ile görüşme izini alamayan İmralı Heyeti, süreç için alarm zillerinin çaldığını belirtti.
- 20 Temmuz 2015: Suruç’ta Kobane’ye giden gençlere canlı bomba saldırısı düzenlendi.
- 22 Temmuz 2015: Ceylanpınar’da 2 polis memuru öldürüldü.
- 16 Ağustos 2015: Varto’da ilk sokağa çıkma yasakları başladı.
- 6 Eylül 2015 ve 8 Eylül 2015: asker ve polise yönelik PKK saldırıları gerçekleşti.
- 10 Ekim 2015: Ankara’da Demokrasi Mitingine iki canlı bomba saldırısı gerçekleşti.
- 1 Kasım 2015: Yenilenen genel seçimle AKP tek başına iktidar oldu.
- 5 Kasım 2015: KCK eylemsizlik kararını sonlandırdı.
- 28 Kasım 2015: Tahir Elçi’ye suikast düzenlendi.
- 11 Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” bildirilerini kamuoyuna durdurmalarının ardından Barış İçin Akademisyenler’e 15 Ocak 2016’da gözaltı, ev ve iş yeri aramaları yapıldı, adli ve idari soruşturmalara başlandı.
- 12 Ocak 2016: Sultanahmet’te bombalı saldırı düzenlendi.
- 17 Şubat 2016 ve 13 Mart 2016: Ankara’da bombalı saldırılar düzenlendi.
- 19 Mart 2016: Taksim İstiklal Caddesi’nde canlı bomba saldırısı düzenlendi.
Kronolojik sıraya bakıldığında Ocak-Haziran 2015 döneminde siyasi gerilimin yükselmesine dönük açıklamaların Temmuz 2015 ile birlikte yerini Devlet ile Kürt siyasi hareketi arasında fiziki çatışmaya bıraktığı görülmektedir. Bu yüzden toplumsal uzlaşının tarafları olan Kürt siyasi hareketi ile devlet arasındaki çatışmasız sürecin bitiş tarihi olarak AKP’nin on üç yıllık tek başına iktidarının sonlandığı 7 Haziran seçimleri esas alınmış; sonrasında giderek yükselen fiziksel ve simgesel savaşın, gençlerin barış temsili üzerinde etkili olacağı varsayılmıştır.
Çalışmadaki görüşmelerin 6’sı (8 katılımcı) 7 Haziran 2015 öncesinde, 26’sı (44 katılımcı) ise sonrasında gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler, İstanbul, Kütahya, Van, İzmir, Malatya, Bursa, Gaziantep ve Samsun illerinde yaşayan katılımcılarla yapılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 16,45’tir, 23’ü kadın ve 29’u erkektir. Katılımcılardan biri etnik bir aidiyet duymadığını belirtirken 29’u Türk, 10’u Kürt olduğunu bildirmiş, 12 katılımcı ise bilgi vermemiştir.
Görüşmelerin yazı dökümlerinin ardından tematik-içerik analizi yapılmış ve barışın sosyal temsilleri sekiz kategori, bu kategorilerin altında yer alan yirmi üç tema ve beş alt-tema ile ele alınmıştır. Elde ettiğimiz kategoriler; barış mümkün değildir, barış huzurdur, barış düzendir, barış sorumluluktur, barış hem içinde hem dışında olunandır, barış tehdidin yokluğudur, barış stratejiktir ve barış hafızası şeklindedir. Van der Linden ve Licata (2012) tarafından gerçekleştirilen çalışmayla benzer şekilde bu çalışmada da barış olumlu duygular, evrensel haklar ve refah ile açıklanmaktadır. Ancak bu çalışmada literatürden farklı olarak barış bir strateji olarak, bir hafıza olarak ve hem içinde hem de dışında olunan bir durum olarak ifade edilmiştir. Bu yazıda kategori ve temaların bir kısmına yer verilecektir.
Yukarıda tarihsel olarak sıralanan olaylar ile görüşmelerin bu zamansal dizgenin farklı anlarına denk gelmesinden dolayı, özellikle bazı kategorilerin içeriğinde değişimler tespit edilmiştir: 7 Haziran öncesindeki görüşmelerde, siyasi parti tercihleri arasında ya da herhangi bir şekilde farklılaşan gruplar arasındaki huzursuzlukların ifadesi, 7 Haziran sonrasında yerini savaş, terör olayları ve bu yaşananların yarattığı güvensizlik gibi duyguların dile getirilmesine bırakmıştır. Bu değişimler katılımcılar, araştırmacılar ve bu ikilinin etkileşimi sonucunda çalışmanın kendisi üzerinde gözlenmiştir.
Katılımcılara Etkisi
Aslında araştırmanın bulguları, doğrudan katılımcıların ifadeleri üzerinedir ve bu sürecin katılımcıya etkisi dediğimizde, araştırmanın burada sunulan bulguları bu etkinin kendisi olmuş olacaktır. Nitekim öyledir de. Araştırmanın ilk ve son görüşmelerinde bulunan kategori ve temalar çalışmanın başından sonuna farklılaşmamıştır, yani 7 Haziran sonrasında yeni bir kategori ya da yeni bir tema bulunmamıştır. Ancak var olanların içerikleri yaşananlara bağlı olarak farklılaşmıştır. Wagner ve Hayes (2005) savaşı deneyimlemeyen genç kuşakların savaş hakkında görece daha az düşünüp üzerine konuştuklarını, buna karşın savaşı deneyimlemiş̧ yaslıların daha çelişik duygulara sahip olduklarını söylemektedir. Araştırmacılar yaşlıların bir yandan savaşın negatif sonuçlarını vurgularken öbür taraftan görev, birlik ve bütünlük gibi kavramları kullandıklarını bulgulamışlardır. Benzer bir biçimde bu çalışmada da barışın nasıl tahayyül edildiği yaşananlara kesinlikle bağımlıdır ve yaşananlar bu tahayyülün sınırlarını belirlemiştir.
Barış huzurdur, barış hem içinde hem dışında olunandır, barış tehdidin yokluğudur kategorileri özellikle değişimlerin görüldüğü kategorilerdir. Barış huzurdur kategorisinde farklı insanların barışın sağlanması için birbirleri ile kurdukları ilişkinin nasıl olacağı betimlenmiştir. Bu fark dini, siyasi görüş, etnik köken farklılıkları, hatta cinsiyet farkları olabilmektedir. 7 Haziran’dan sonra akla gelen ilk fark, etnik farklılıklar olmuştur ve Türkiye’deki barışa dair tahayyül Türk ve Kürtlerin, PKK ve devletin ilişkilerine sıkışmaya eğilim göstermiştir. Hâlihazırdaki bu çatışma hâlinin sonlanması barış olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’de barış, öncelikle Türk ve Kürtlerin barışmasıdır. Ancak bu barış için önerilenler çoğunlukla uzlaşma değil, dezavantajlı olanın çoğunlukla uyum sağlamasıdır.
“böyle bi ortamın mümkün olabilmesi için tek ya şey bişi var ya bi kimin söylediği tam aklımda değil ama onu söyli şey ortak ıı şey kendi düşünceniz ne olursa olsun ortak kaygınız o vatan ve bayrak olsun diye mesela kürt bi arkadaş türk bayrağını alıp dese ki ben türküm burda yaşıyorum bunun kurallarına uyuyorum hiçbir şekilde de bişi yapmıyorum mesela bir ermeni de aynısını yapsa”
(Katılımcı 33, Ağustos 2015)
Çatışmasızlık hâlinin barış olarak kabulü, barış hem içinde hem dışında olunandır kategorisi içinde yer almıştır. Katılımcılar barış içinde olup olmadıkları sorusuna, sahip oldukları fiziksel ya da refah koşullarını diğer olası koşullarla kıyaslayarak cevap vermişlerdir. Bu cevap kıyaslanan koşullara göre barış içindeyiz, değiliz ya da her ikisidir. Kategoriye ismini veren bu ikircikli durum Galtung’un (1969; 1981; 1990) negatif barış ve pozitif barış kavramları ile açıklanmaktadır. Nitekim, bu kategorinin Galtung’un çalışmalarına dayanarak oluşturulan negatif barış ve pozitif barış olmak üzere iki teması bulunmaktadır. Negatif barış, savaş içinde olmama hâli, çatışmasızlıktır. Pozitif barış ise negatif barışın üstüne barışı var edecek ve sürdürecek toplumsal, sosyo-ekonomik yapılardaki dönüşümü ifade etmektedir. Türkiye’de çatışmaların yeniden başlamasından önce, katılımcılar, Suriye’deki savaş ve şehirlerine yerleşen Suriyeliler ile kendi konumlarını kıyaslayarak savaş hâlinde olmadıklarını; beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabildikleri için bir barış içinde olduklarını ifade etmişlerdir. Fiziki çatışmanın ve ölümün varlığı ise barış içinde olup olmamayı netleştiren bir durumdur ve ölüm varsa barış kesinlikle yoktur.
“savaşla barışın arasındaki fark benim için oydu, ölüm"
(Katılımcı 27, Mayıs 2015)
Ancak katılımcılar savaşın olmaması dolayısıyla barış içinde olduklarını söyleseler dahi aynı zamanda kadın erkek eşitliğinin olmaması, siyasi ayrışmaların kutuplaşma boyutunda olması, ifade özgürlüğünün olmaması gibi toplumsal yapıya dair ipuçlarını belirterek pozitif barış koşullarının sağlanmaması sebebiyle barış içinde olmadıklarını da belirtmişlerdir. 7 Haziran’ın ardından gelişen olaylarla birlikte katılımcılar pozitif barışı daha az, hatta neredeyse hiç, negatif barışı ise daha çok konuşur olmuşlardır, çünkü artık şehir merkezlerinde yapılan bombalı saldırılar, çatışmalar dolayısıyla kıyas için Suriye kadar gitmeye gerek kalmamıştır.
“savaş var yani hep savaşla ilgili konuşuyoruz biz Güneydoğulu olduğumuz için yani orda çok tanıdığımız falan taşındılar yani deprem şey olduğu için savaş olduğu için hep günlük sokağa çıkma yasakları olduğu için ıı evleri yıkıldığı için yani
hep savaş yani”
(Katılımcı 24, Nisan 2016)
“gündemde barış geçmiyor savaş geçiyor hep yani savaş içindeyiz zaten hep diyoruz ya savaş içindeyiz diye Türkiye savaş içinde yok bilmem ne savaş içinde … yani bizim için mesela şöyle bir durum oldu bir ses geliyor yüksek bir ses aha bomba patladı falan biri öldü mü yani asıl gündemimiz bence şu anda bir yerde yangın çıktı geçen gün okulda bomba mı patladı direk hani samsunda da mı bomba patladı”
(Katılımcı 31, Nisan 2016)
Bu süreçte insanların birbirlerine duydukları güvensizliğin, yayılan tedirginliğin ve kaygının kendisi, barışın olmadığının kanıtı olarak sunulmuştur. Yaşananlar bu duygulara hak verilmesine sebep olmuş ve bunun bir sonucu olarak katılımcılar bu duyguların yüklerinden insanları kurtarmak için yaptıklarını örneklemişlerdir.
“okuluma bi buçuk saatlik bi mesafeden trafiğe giriyorum hani ben çantayla gidip geliyorum içine sıcakladığım için hırkamı filan koyuyorum çantam şişik oluyo hani insanlar bazen onu yakalayabiliyorum insanlar acaba içinde ne var gibi ben de insanların bi nebze içini rahatlatmak için hani bi şey yapıyorum gibi kitapların olduğunu göstermek için (gülüşmeler) ciddiyim yani insanlar o gözle bakıyo ben de bazen o gözle bakıyorum”
(Katılımcı 17, Nisan 2016)
Bunlarla birlikte ülke genelinde barışın yokluğunda, yani savaş varken gündelik hayata, alışkanlıklara devam etmenin hissettirdiği utanç ve suçluluk da söz konusudur. Bunlar, negatif barışın olmayışının duygusal sonuçlarıdır.
“insanlar eskiden daha kendi hayatlarıyla ilgili kendi olaylarıyla ilgili gündeme uzak yaşayan kişiler bile artık bi şekilde gündemle ilgilenmek zorunda kalıyo yani ülkenin gündemi o kadar yoğun ki insan bi şey yaparken utanıyo yani benim doğum günümdü ve arkadaşlar akşam için sürpriz bi şey hazırlamışlardı ve hani o gün yine kötü bi şehit haberi geldi hani kendi doğum günümü kutlarken yani suçluluk duygusu hissettim”
(Katılımcı 19, Nisan 2016)
Barış tehdidin yokluğudur kategorisi ise herhangi bir tehdit algısının barışı var edemeyeceği üzerinedir. Bu tehdit, daimî ve kesin tehdit temaları altında iki şekilde ele alınmıştır. Kesin tehditler, herhangi bir saldırıyı içeren fiziki olarak mevcut ve meşru müdafaa hakkını doğuran tehditlerdir. Bu saldırılar, kişinin kendisine, ailesine, ülkesinin toprak bütünlüğüne olabilir. 7 Haziran’dan sonraki süreçte savaşın varlığı ve Türk-Kürt karşıtlığında barışın ele alınması kesin tehdit olarak etnik aidiyetleri öne çıkarmıştır.
“bazı noktalarında insanın kırmızı çizgilerini geçtikten sonra barış olmaz… kırmızı çizgilerim yani ailem vatanım şahsi arkadaşlarım kişilerim onlara herhangi bir şekilde ya da askerim ya da Türk bir insana herhangi bir zarar gelirse barıştan söz edemezsiniz bana beni sinirlendirirseniz bana silah doğrultursanız siz benle barış yapamazsınız çünkü silah doğrultuyorlar silah doğrultanla hiçbir zaman barış yapılmaz devlet de silah doğrultanla barış yapmaz silahıyla beraber gömer”
(Katılımcı 34, Ağustos 2015)
Daimî tehdit ise fiziki bir saldırının gerçekleşmesini ön koşul olarak sunmaksızın var olan potansiyel tehditlerdir. Bu potansiyel tehditlerin kaynağı ise kesin tehditteki gibi bir durum, koşul değil, mevcut belirli kişi, grup ya da devletlerdir. Bu kişi ya da gruplar belli etnisite, dini inanış, politik görüş ve ideolojik yönelim taşıyıcısıdırlar. Hatırlatılan, unutulmayan geçmiş, daimî tehdit algısının devamlılığının garantisidir.
“milliyetçi insanlar her zaman biliyordu ki bunun altında bi şey olduğunu bu adamla işte kolay kolay müzakere edilmeyeceğini … ya bak yani geçmişini takip eden insan düşmanını takip eden insan her zaman anlar neden böyle yapıyo neden şöyle yapıyo altında bi şey bulmaları lazım yani bu adamlar kolay kolay barış sağlıycak adamlar değil Yani İngiltere olsun bizim daha çok bilmediğimiz, Rusya olsun çok büyük destek çıkıyor bunlara, çok büyük destek var”
(Katılımcı 50, Nisan 2016)
Araştırmacılara Etkisi
Bir araştırmacının araştırmaya konu edilen durum ya da nesneye karşı konumunu sürekli gözden geçirerek araştırma boyunca kendisinin araştırma ile ilişkisini aklında tutması refleksif bir konum almaktır. Araştırmacının refleksif konumu, kesinlikle araştırmacının nesnel, tarafsız olduğu ve araştırmaya hiçbir etkisinin bulunmadığı varsayımını reddeder. Öznellik ve nesnelliğin sürekli biçimde karşı karşıya getirildiği ve aralarında kesin bir ayrımın yapıldığı pozitivizmin ötesinde, refleksivite (reflexivity), öznellik ve nesnelliğin birbirlerine karşıt olmaksızın birlikte ele alındığı bir kavrayıştır (Parker, 1994). Wilkonson (1988) refleksiviteyi kişisel (personal reflexivity) ve işlevsel (functional reflexivity) olmak üzere iki şekilde kavramsallaştırmış; ancak bu ikisinin birbirlerinden ayrı tutulamayacaklarını da belirtmiştir: Kişisel refleksivite araştırmacıyı bu çalışmayı yapmaya iten özelliklerini ve bu özelliklerinin çalışmayı nasıl etkilediğini içerir. Aynı zamanda deneyimlerinin araştırmayı nasıl etkilediğinin yanı sıra araştırmanın deneyimi nasıl etkilediğini kapsar. İşlevsel refleksivite ise araştırmanın kendisi ile ilgilidir, araştırma yönteminin nasıl seçildiği ve sonuçlarının nasıl yorumlanacağının araştırmacıdan ne kadar etkilendiğidir.
Araştırmaya başladığımız ve özellikle katılımcılarla yarı-yapılandırılmış görüşmeler yaptığımız sürece refleksif konum almamız çalışmanın gerekliliklerinden biriydi. Bizleri bu çalışmaya iten sosyo-politik bağlam ve yukarıda sıralanan gelişmeler çalışma boyunca katılımcılar kadar biz araştırmacıları da tesiri altına almıştır. Çalışmanın devam ettiği süreçte araştırmacılardan bazıları “Bu suça ortak olmayacağız”[1] bildirisin imzaladıkları için disiplin ve adli soruşturmalardan geçirilmiş, sürgün ya da açığa alınıp ihraç ile işlerinden edilmişlerdir. Barış talep etmenin suç sayıldığı[2] bir siyasal ortamda, barış kavramı ile alakalı buluşma ve konferansların iptal edildiği[3] bir akademik camia içerisinde hem finansal destek bulmak hem de çalışma motivasyonu ve organizasyonu sürdürmek zorlaşmıştır. Ancak bütün bu süreç; araştırmacıların akademiye devam edip edemeyeceklerinin belirsizliği içinde, özellikle bu çalışmayı daha önemli ve çalışılması zorunlu hâle getirmiştir. Araştırmacılar barışa taraf olarak bu çalışmada yer almışlardır. Dolayısıyla araştırmacıların barışa dair sosyal temsilleri ve kendilerinin bu sosyal temsillere dair farkındalıkları bu çalışmaya içkindir.
Bununla birlikte araştırma sürecinin ve bulgularının, toplumsal barışa, barışın konuşulmasına bir nebze katkıda bulunma arzusu taşıyan biz araştırmacılara çeşitli duygusal yükleri de olmuştur. Katılımcıların her ne şekilde barışı tahayyül ederlerse etsinler barışın mümkün olmadığını barış mümkün değildir kategorisi altında dile getirmeleri, özellikle insan doğası teması altında barışa engel olan şeyin insanın kendisinin olduğu bulgusu, biz araştırmacıları içinde bulunduğumuz kötücül ve karamsar atmosferin neredeyse yapısal özellikler taşıdığı şeklindeki şüphelere götürmüştür. Barışa dair sosyal temsilleri ortaya koyma amacı dışında bu sosyal temsillerin ne kadarının ‘barışsızlığın’ gerçeği olduğu sorgulamalarını umut vadeden zeminlerde yapmaya çalıştık. Ancak bazı katılımcıların söyledikleri ferahlatırken aşağıdaki gibi bazıları ise can yakıcıydılar.
“barışı şu anda aslında o güvercin zeytin dalı filan gibi şeyler var ya o kuş öldü, zeytin dalı da kırıldı” (Katılımcı 34, Ağustos 2015)
Katılımcıların özellikle son süreçte umutsuz ve geleceksiz, belirsizlik içinde, tedirgin ve güvensizlik taşıyan ifadeleri, bu çalışmaya niyet ettiklerinde araştırmacıların sahip olduğu naif beklentilerin yerini, katılımcılarla aynı umutsuzluğu paylaşmaya doğru itiyordu. Bu araştırma, geleneksel sosyal psikolojinin nesnellik iddialarının ötesinde, kendi araştırma nesnesi, yani barışın temsili ile oldukça temas hâlindeydi.
Çalışmaya Etkisi
Projenin orta öğretim ders kitaplarının söylemsel analizi, orta öğretim öğrencilerine anket uygulaması ve yine onlarla yarı-yapılandırılmış görüşmelerin gerçekleştirildiği üç ayağının olması sosyo-politik bağlamın, kurumsal ve tarihsel koşulların olabildiğince bütünlüklü bir şekilde gözetilmeye çalışıldığının göstergesidir. Wilkinson’un (1988) işlevsel refleksivite kavramı burada açıklayıcı bir rol üstlenmektedir. Araştırmanın kendisi ile ilgili olan İşlevsel refleksivite, araştırma yönteminin nasıl seçildiği ve sonuçlarının nasıl yorumlanacağının araştırmacıdan ne kadar etkilendiğini içerir. Bu metinde özellikle yer verilen nitel araştırma ayağı, projenin geneli için araştırmacıların refleksif konumlarını güçlendirecek ve katılımcıların öznelliklerinin görünür olmasına imkân verecekti. Çalışmanın bu ayağı, katılımcı ve araştırmacının etkileşimlerini mümkün kılmasıyla araştırmanın kendisinin de bir deneyim olarak bilgi sağlamasına imkân vermiştir.
Kendi politik görüşleri sebebiyle araştırmacıların durdukları politik konumun karşısında olan katılımcılarla, görüşmeyi olabildiğince geride durarak sürdürmek araştırmacıları zorlayan unsurlardan biri olmuştur. Yarı-yapılandırılmış görüşmeler araştırmacıyı da çalışmaya katılımcı yaparlar; ancak araştırmacının asli görevi, katılımcının kendisini olabildiğince açık ifade etmesini, açıklayıcı olmasını sağlamaktır. Katılımcıların söylediklerini tartışmak ya da ona çelişkilerini göstermek, ideolojik ikilemleri açık etmek amaç değilse öncelikli değildir. Araştırmacıların bu tuzağa düşmemek için kendilerini zorladıkları, bu çalışmanın gerçeklerinden biridir. Gündelik siyasetin birbirlerinden çok uzağa savurduğu farklı ideolojik yönelim ve politik görüşlerden insanların birbirleriyle karşılaşma olanaklarının azalması, birbirlerine tahammül, tolerans ve saygı eşiklerinin düşmesi onların bir araya gelmelerine engel olmaktadır. Bu çalışma özellikle araştırmacılar nezdinde bu imkânı sağlamıştır, ancak karşıdakini, sana karşı çıkanı duymak, çatışma ve savaşın son derece hissedildiği bu zamanlarda hiç de kolay olmamıştır.
Son Söz Yerine
Ülkemizde devam etmekte olan politik çalkantı ve paradigma değişimi maalesef, fiziksel çatışmalarla birlikte sosyal felaketlere de gebedir. Bu tarz büyük sosyal değişimlerin neden olduğu sıkıntılı ve zor dönemlerden geçerken toplumsal uzlaşı ve sosyal refaha dair umut edebilmek, her insan gibi araştırmacılar olarak bizler için de elzemdir. Barış gibi negatif hiçbir sosyal temsili, çağrışımı olmayan bir kavramın dahi ‘terörize’ edildiği günümüz Türkiye’sinde, yürüttüğümüz çalışma ve araştırma nesnemiz olarak barışın sosyal temsillerinin bu şekilde dönüşümüne tanıklık etmek, ilginç olmasına rağmen güzel bir deneyim değildir. Bu çalışma süresince yaşananlar, hem araştırma konusunun hem de araştırma yapma arzu ve motivasyonunun değişimine neden olmuştur. Sosyal bilimcilerin karşılaştığı manzara ne kadar karanlık olursa olsun yüzleştiği gerçeklik sosyal bir gerçeklik olduğu sürece önceliği, onu anlamaktır. Savaş kavramı son yüzyılda fiziksel karşılaşmalardan insansız teknolojilerle karşısındakini yok etmeye doğru evrilirken, barış kavramının hâlâ bireysel bir tarafsızlık veya semboller şeklinde ele alınmadığı gerçeğini kabul etmeliyiz. Barış konusunda yapılacak daha fazla ve ısrarlı çalışma, bize bu kavramın güncel hâlini -geleceğinden de haber vererek- görme ve anlama şansı sağlayacaktır.
Kaynaklar
Çiçek, C. ve Çoşkun, V. (2016). Dolmabahçe’den Günümüze Çözüm Süreci: Başarısızlığı Anlamak ve Yeni Bir yol Bulmak. Barış Vakfı Yayınları.
Galtung, J. 1969. “Violence, Peace, and Peace Research”, Journal of Peace Research. 6(3), 167-191.
Galtung, J. 1981. “Social Cosmology and the Concept of Peace”, Journal of Peace Research 2(18), 183-199.
Galtung, J. 1990. “Cultural Violence”, Journal of Peace Research. 27(3), 291-305.
Kaya, İ. (2014). Akil İnsanlar Raporları (07/04). İstanbul: UKAM yayınları.
Parker, I. (1994). Reflexive research and the grounding of analysis: Social psychology and the psy‐complex. Journal of Community & Applied Social Psychology, 4(4), 239-252.
Van der Linden, N., Bizumic, B., Stubager, R., & Mellon, S. (2011). Social representational correlates of attitudes toward peace and war: A cross-cultural analysis in the United States and Denmark. Peace and Conflict: Journal of Peace Psychology, 17(3), 217.
Van der Linden, N., & Licata, L. (2012). Social representations of war and peace. The encyclopedia of peace psychology.
Wagner, W. & Hayes, N. (2005). Everyday discourse and common sense – The theory of social representations. Basingstokes: Palgrave-Macmillan.
Wilkinson, S. (1988, January). The role of reflexivity in feminist psychology. In Women's Studies International Forum (Vol. 11, No. 5, pp. 493-502). Pergamon.
[1] https://barisicinakademisyenler.net/
[2] http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/179927-baris-icin-kendilerini-ihbar-eden-alti-kisi-hakim-karsisindaydi
[3] https://www.psikolog.org.tr/?Detail=1511
[i] “Dolmabahçe’de tarihi açıklama” Milliyet, 01.03.2015
“Erdoğan Dolmabahçe’ye de sert çıktı” Vatan, 22.03.2015
“AKP Seçim Beyannamesinin Gelecek Planında “Çözüm Süreci” Yok” Bianet, 15.04.2015
“HDP'nin Diyarbakır mitinginde art arda iki patlama” BirGün. 05.06.2015.
“7 Haziran seçim sonuçları” Hürriyet.
“HDP İmralı heyeti: Alarm zilleri çalıyor” Sputnik, 03.07.2015
“Suruç'ta canlı bomba saldırısı: 31 ölü” Aljazeera, 20.08.2015.
“Şanlıurfa'da 2 polis memuru öldürüldü” Hürriyet, 22.08.2015
“Varto'da sokağa çıkma yasağı” Hürriyet, 17.08.2015
“Acı haber: Çok sayıda şehit ve yaralılar var!” Habertürk, 06.09.2015
“Türkiye'nin en kanlı terör saldırısı” Hürriyet, 10.10.2015
“Yurt İçi Seçim Sonucu” Yüksek Seçim Kurulu, 12 11 2015
“PKK eylemsizlik kararını sonlandırdı” Zete, 05.11.2015
“Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi öldürüldü” BBC Türkçe, 28.11.2015
“Bu suça ortak olmayacağız" diyen akademisyenlere gözaltı!” T24, 15.01.2016
“Sultanahmet Meydanı’nda Patlama” Hürriyet, 12.01.2016.
“Ankara'da askeri servis aracına saldırı düzenlendi” Sabah, 17 022016.
“İstiklal Caddesi'nde canlı bomba saldırısı; 5 kişi öldü, 8'i ağır 19 yaralı var!” T24, 19.03.2016.