Sayı Editöründen
Beril Sercem Şengül
Üsküdar Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Araş. Gör.
Bireylerin yaşam pratiklerini sürdürebilmeleri için çeşitli bilgileri zihinlerinde tutabilmesi, bu bilgileri ihtiyaç duyduklarında geri hatırlayabilmeleri gerekir. Öğrenmeyle bağlantılı olarak bellek, hayatımızda tüm bu görevler açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Öyle ki bir atomun bilimsel yöntemlerle nasıl parçalara ayrılacağı bilgisinden ayakkabımızın bağcıklarını nasıl bağlayacağımıza kadar her tür bilgi için yaşantımız içinde tahayyül edemediğimiz kadar etkiye sahiptir. Bellek açısından işleyen süreçler, edinilen bir bilginin ihtiyaç duyulduğunda geri çağrılmasını, ilgili bilgilerin mevcut düşünce akışına dâhil olmasını sağlar (Radvansky, 2017). Düşünce akışı ve belleğin etkileşimi daimî olarak süregelmektedir. Platon, belleğin idealize edilmiş soyutlamalar ve algısal dünya arasında bir köprü olduğunu ifade etmektedir (Viney ve King, 1998). Spinoza ise belleği bedenle birlikte çalışan insanın üç temel gücünden biri olarak ele almaktadır (Dağ, 2022). Spinoza’ya göre bellek, “beyindeki izlenimlere ilişkin bir duyum ile bu duyumun belirli bir süresine ilişkin düşüncenin birleşmesi”ni içermektedir (Spinoza, 1677/2015, s. 36).
Bellek, insanın geçmişle kurduğu en güçlü ve kimi zaman en tartışmalı bağlardan biridir. Bir yandan kimliğimizi ve öznelliğimizi kurarken öte yandan kolektif hikâyelerimizden de beslenir. Bireysel anıların ve toplumsal olayların birbirine açılan pencereleri bilişsel psikolojiyi ve sosyal psikoloji gibi psikolojinin alt alanlarıyla birlikte birçok disiplini şaşırtıcı yollarla buluşturur. Çocukluğumuzda duyduğumuz bir masal, yıllar sonra tanık olduğumuz bir toplumsal bellek tartışmasıyla beklenmedik biçimde kesişebilir. Çünkü, şimdinin ufkunu açan geçmiş, tekil hikâyeler kadar ortak anlatılarımızda da saklı.
Şüphesiz, bellek deyince akla ilk gelenlerden biri, onu “tek başımıza” deneyimliyor oluşumuz. Anıları zihnimize kazıyan olaylar, kokular, imgeler, duygular… Yine de Ebbinghaus’tan Bartlett’a, Halbwachs’tan Vygotsky’ye uzanan birikim, belleğin neredeyse hiçbir zaman sadece “ben”le sınırlı olmadığını açıkça gösteriyor. Daha açık söylersek insanlar hatırladıkları kadar paylaşıyor, paylaştıkları kadar yeniden kurguluyor ve böylelikle bellek, kolektif bir dolaşıma da giriyor. Bireysel gibi görünen en küçük anı kırıntıları bile sosyal pratiklerden, kültürel normlardan ve tarihsel koşullardan besleniyor. Belleğin izini sürdüğümüz bu özel sayıda yer alan yazılar da tam olarak bu kesişimin izini sürüyor; bir yandan bellekte bilişsel süreçlerin inceliklerine odaklanırken öte yandan belleğin sosyal ve kültürel bağlamlarda nasıl yeniden biçimlendiğini tartışıyor.
Bu özel sayımızı hazırlarken belleğe dair öğrenmekle bitmeyeceğini bildiğimiz yolun bir kısmını adımladık. Bellek, tek tek bireylerin deneyiminden çıkarak geniş bir kolektif bağlama uzanıyor; kimisi çocukluk travmalarını, kimisi bir ulusun yasını ya da coşkusunu, kimisi sadece izlediğimiz bir filmin –hatta henüz okumadığımız bir romanın– satır aralarında keşfettiğimiz bir sahneyi saklıyor. Aynı zamanda son derece politik: Kimin neyi, nasıl hatırladığı, bilhassa neyi unuttuğu, sadece kişisel hayatımızda değil kültürel ve toplumsal katmanlarda da belirleyici oluyor. Bellek araştırmaları, işte bu çatışmayı ve birlikteliği aynı anda gözeten çalışmalarla büyüyor ve çeşitleniyor. Bu sayıda bir araya gelen dokuz çalışma, tam da belleğin bu çok yönlülüğünü gözler önüne seriyor, gerçekleştirdiğimiz iki farklı söyleşi ise bellek araştırmalarının ve araştırmacılarının deneyimlerini irdeliyor. Bu sayıyı hazırlarken kendi içimizde somut biçimde gördüğümüz çıkarım, bellek çalışmalarının bugün psikoloji açısından bilişsel psikoloji ve sosyal psikoloji olarak birbirinden keskin hatlarla ayrılamayacağı yönündeydi. Zira farklı taraflarından ele alınıyor olsa da çalışmalar birbirine bir yerinden mutlaka değiyordu. Biz de bu yönleriyle bellek çalışmalarına ilişkin yaklaşımları harmanlamaya ve buna dair bir panorama sunmaya niyet ettik.
Sayının ilk yazısı, Belgüzar Nilay Türkan’ın Belleğin İzinde: Çağrışımlar, Bağlam ve Sahte Anılar başlığını taşıyor. Türkan bu yazısında belleğin temel kavramlarından çağrışımcılık tarihini hatırlatarak okuru bilişsel psikolojinin kurucu deneylerine götürüyor. Sahte anı olgusunu tanıtırken belleğin dinamik yapısını vurgulayarak belleğin yalnızca deney ortamlarında değil her gün medya organlarıyla nasıl yeniden yapılandırıldığını vurguluyor.
Sahte anıların oluşumunu incelememizin ardından, ikinci yazıda bellek ve gerçeklik ilişkisinin başka bir katmanına, fotoğraflara geçişimizi ise Ceren Dönerkayalı ve Sezin Öner üstleniyor: “Fotoğrafların Bilinmeyen Yüzü: Fotoğraflar Sahte Anılar Yaratabilir mi?” başlıklı çalışmalarında, bir fotoğrafın “kanıt” olarak algılanmasına dair yaygın inancımızı sorguluyor; manipüle edilmiş görüntülerin bellekte nasıl sahte anılar üretebildiğine dair ufuk açıcı deneylerden örnekler veriyorlar.
İki boyutlulardan üçüncü boyuta geçerken üçüncü yazıda, Osman Görkem Çetin bizi, kurmacanın büyülü dünyasına götürüyor: Kurmaca Anıları. Bir romanın, bir filmin hatta etkileşimli bilgisayar oyunlarının belleğimizde bıraktığı izlerin ne denli gerçek ne ölçüde kurmaca olduğuna ve bu izlerin nasıl “otobiyografik” renkler kazandığına dair ufuk açıcı bir tartışma yapıyor. Dış dünyada yaşanmış olaylar kadar, kurgu dünyasının olaylarının da duygusal ve bilişsel açıdan ne derece etkili olabileceğini gözler önüne seriyor.
Dördüncü yazıda belleğin toplumsal izlerini irdelemeye girişiyoruz. Elif Ece Sözer’in “Toplumsal Bellek Temsilleri: Nelerdir, Nasıl İnşa Edilirler?” başlıklı yazısı, belleğin toplumsal ölçekte nasıl şekillendiğini müzelerden anıtlara, kutlamalardan anma törenlerine dek uzanan mekân ve pratikler üzerinden inceliyor. Bireysel belleğin kamusallıkla kurduğu ilişkiye dair bizleri düşünmeye davet ediyor.
Ardından Aysu Mutlutürk, “Kolektif Bellek: Kimlik ve Kolektif Belleğin Yapılandırılması” başlıklı yazısıyla, “belleğin paylaşılan” boyutunu derinlemesine ele alıyor. Grubun ortak geçmişinin nasıl inşa edildiği, bireysel belleğimizle sosyal kimliklerimizin hangi noktalarda kesiştiği gibi sorulara detaylı ve güncel araştırma bulgularına dayanan bir çerçeve sunuyor.
Eylem Yıldırımçakar, “Belleğin Aktardıkları ve Kolektif Belleğin İzlerinde Kadın Olmak” başlıklı yazısında, belleğin zihinsel ve bedensel izdüşümlerini kadınlık deneyimleri üzerinden tartışıyor. Burada, bir yandan sosyal ve kültürel aktarımlarla biçimlenen kolektif bellek, öte yandan kadınların gündelik hayatlarındaki bellek pratikleri kesişiyor. Yazı, bellek ile toplumsal cinsiyetin birbirine değdiği noktaları ortaya koyuyor.
Merve Çavuşoğlu’nun “Birlikte” Hatırlayışın ve Unutuşun Bilimi: Kolektif Bellek Olgusuna Sosyal Psikolojiden Yaklaşmak başlıklı yazısı, sosyal psikoloji açısından bellek çalışmalarına kapsamlı bir bakış sunuyor. Bellekte sadece hatırlama değil “unutma” süreçlerinin de bir arada incelenmesi gerektiğini hatırlatan bu çalışma, kuramsal çerçeveyi tarihselleştirirken güncel kuram ve araştırmalara da değiniyor.
Demet Kara’nın “Geçmiş, Bugün ve Gelecek İlişkisinin Otobiyografik Bellek ve Benlik Üzerinden İncelenmesi” başlıklı çalışması, bireysel bellek deneyimlerinin sadece geçmişi anlamakla kalmayıp geleceği de öngörmemize nasıl imkân verdiğini ele alıyor. Otobiyografik belleğin kuramsal temellerini tarihsel çerçevede sunan bu kapsamlı analiz, güncel araştırmalarla zenginleşerek benlik ve hatırlama arasındaki çok yönlü bağı sosyal psikoloji perspektifinden yeniden düşünmeye davet ediyor.
Son olarak Sinem Söylemez, Tiksinti ve Duygusal Bellek: Akademik Bir Deneme başlıklı çalışmasında, duygularımız ve belleğimiz arasındaki ilişkiyi somutlaştırarak “tiksinti” duygusunun bellekteki izlerini irdeliyor ve belki de en “fiziksel” sayılabilecek bu duygu hâlinin karmaşık zihinsel süreçlerle iç içe geçebildiğini bizlere gösteriyor. Tiksintinin kültürel, bilişsel ve duygusal katmanları, belleğin hassas dokusuyla iç içe sunuluyor.
Sayıda ayrıca belleğin farklı izdüşümlerini inceleyen iki farklı söyleşi bulunuyor. Bunlardan ilkini bilişsel psikoloji alanında uzun yıllardır bellek konusunda çalışma yürüten araştırmacılar Aycan Kapucu, H. İlyas Göz ve Sami Gülgöz ile gerçekleştirdik. Kendileriyle bellek konusundaki çalışmalarını, Türkiye’de bellek araştırmaları yapmaya ilişkin deneyimlerini ve bellek çalışmalarının geleceğini konuştuk. İkinci söyleşimizi ise kolektif bellek üzerine çalışmalar yürüten sivil toplum örgütlerinden 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, Hafıza Merkezi, Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi ve Madımak Müzesi ile gerçekleştirdik. Kendileriyle kolektif belleği, bu coğrafyanın hafızasını ve siyasetin bu alandaki izdüşümünü konuştuk.
Son olarak Belleğin İzi sayımız için görsel köşemizde Sezen Sayınalp, bellek deyince aklına gelenleri bizim için çizdi.
Bu sayıda “hatırlayanlar ve unutanlar” –bir bakıma hepimiz– rehberimiz oldu. Bellek gerek kendi içinde katmanlı yapısıyla gerekse sosyal çerçevelerle güçlü bağı sayesinde, psikolojinin pek çok alt dalını bir araya getiriyor. Biz de Onto Dergisi olarak bellek olgusunu çok yönlü olarak incelemeyi amaçladığımız bu sayımızı sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.
Keyifli okumalar dileriz.
2 yıl önce bir 6 Şubat sabahı depremlerde kaybettiğimiz tüm insanlarımızın anısına saygıyla…
Beril Sercem Şengül
28 Şubat 2025
Kaynaklar
Dağ, E. (2022). Spinoza’nın hafıza teorisi: İmgesel çağrışım, ‘gelişkin bellek’ ve ‘kişisel-aynılık’ problemi. Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 22(22), 230-258.
Radvansky, G. A. (2017). Human memory (3. Ed.). Routledge, Taylor & Francis Group.
Spinoza, B. (2015). Anlama yetisinin düzeltilmesi üzerine inceleme. (E. Ayhan, Çev.). Dost Kitabevi Yayınları. (Özgün eser basım 1677).
Viney, W. ve King, D. B. (1998). A history of psychology: Ideas and context. Allyn & Bacon.