Sayı Editöründen


Mehmet Karasu

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Dr. Öğr. Üyesi

 

Antroposen’in Eşiğinde Bir Varoluş Muhasebesi…

İçinde bulunduğumuz ve yakın zamanda veda edeceğimiz 2025 yılı itibarıyla iklim krizi, artık kapıda bekleyen bir “gelecek senaryosu” olmaktan çıkıp; her nefesimizde, her ekonomik kararda ve toplumsal her kırılmada hissettiğimiz yakıcı bir gerçekliğe dönüşmüştür. Bilimsel veriler gezegenimizin fiziksel sınırlarını zorladığımızı her gün daha yüksek sesle hatırlatırken, bu krizin yalnızca atmosferik bir değişim değil, aynı zamanda derin bir insanlık ve adalet krizi olduğunu fark ediyoruz. Bu konuyla ilgilenmek, yalnızca ekolojik bir dengeyi koruma çabası değil; aynı zamanda adaleti, etik sorumluluğu ve ortak geleceğimizi yeniden inşa etme gayretidir. Bu sayıyı hazırlarken amacımız, iklim krizini sadece teknik bir çevre sorunu olarak değil; zihnimizin kıvrımlarından toplumsal normlarımıza, kadim anlatılardan modern hukuk metinlerine kadar uzanan çok boyutlu bir perspektifle ele almaktı. Elinizdeki bu sayı; nörobilimden klinik psikolojiye, uluslararası hukuktan edebi eleştiriye kadar uzanan geniş ve bir yelpazeyi bir araya getiriyor. Yazarlarımız, krizin tetiklediği duygusal yükleri, eylemsizliğimizin ardındaki bilişsel engelleri ve toplumsal adalet boşluklarını titizlikle analiz ederek; bizi edilgen bir kaygıdan, etken bir umuda ve kolektif sorumluluğa davet ediyor. Bu değerli katkıları için kendilerine içten bir minnet duyuyorum. İçindekiler bölümünde yer alan sırayla yazıları, her birinin temel yaklaşımını kısaca özetlemek isterim;

Gözde Kıral Uçar, yazısında iklim krizini çevresel bir felaket olarak değil, tarihsel eşitsizlikler, güç asimetrileri ve toplumsal dışlanma üzerinden şekillenen çok katmanlı bir adalet krizi olarak ele alıyor. Bölüşümsel, işlemsel ve tanınma adaleti çerçevelerini psikolojik süreçlerle birlikte tartışarak, kimin bedel ödediğini, kimin sözünün duyulmadığını ve bireysel sorumluluk söylemlerinin hangi noktalarda yapısal sorunları görünmez kıldığını gösteriyor.

Muhammed Huzeyfe Gültekin, denemesinde Hay bin Yakzan ile Vahşi Robot anlatılarını karşılaştırarak insanın doğayla kurduğu ilişkinin teknikten teknolojiye nasıl evrildiğini psikolojik, felsefi ve kültürel bir düzlemde tartışıyor. Doğaya “ait olma” ile doğanın “sahibi olma” arasındaki farkı mekân, bilgi, öğrenme ve etik üzerinden izleyen metin, iklim krizini modern insanın buyurgan bilgi ve müdahale rejiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Erkin Sarı, yazısında iklim kriziyle mücadelede bireysel tutumların ötesine geçerek sosyal normların çevre dostu davranışları nasıl şekillendirdiğini psikolojik bir çerçevede ele alıyor. Tanımlayıcı, buyruksal ve dinamik normların; onaylanma, aidiyet, öfke ve gurur gibi duygular üzerinden çevresel eylemi nasıl tetikleyebildiğini hem kuramsal çalışmalar hem de kendi ampirik bulgularıyla ortaya koyuyor.

Fulya Kırımer Aydınlı, bu mektup formundaki yazısında eko-kaygıyı bastırılması gereken bir zayıflık değil, anlamlı eylemi mümkün kılan pratik ve dönüştürücü bir duygu olarak ele alıyor. Bilimsel literatürü kişisel anlatı, umut örnekleri ve kolektif deneyimlerle ustalıkla harmanlayan metin, iklim krizinin ortaya çıkardığı duygusal yükle baş etmenin yolunun inkâr değil, yapıcı ve kolektif ekolojik umut olduğunu güçlü biçimde gösteriyor.

Seher Karasu, yazısında iklim krizini yalnızca çevresel bir yıkım olarak değil, insan-merkezci düşünme biçiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak ele alarak okuru antroposentrizmden ekosentrizme doğru kavramsal bir yolculuğa çıkarıyor. Güncel raporlar, etik tartışmalar ve farklı kültürel-düşünsel perspektifleri bir araya getiren metin, insanın doğayla kurduğu hiyerarşik ilişkiyi sorgularken daha adil, sorumlu ve bütüncül bir yaşam paradigmasının gerekliliğini güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Gökhan Şahin, kapsamlı yazısında iklim krizine yönelik eylemsizliği bir irade eksikliğinden ziyade, bilişsel esneklik, çalışma belleği ve psikolojik mesafe gibi temel zihinsel süreçlerin sınırları üzerinden ele alıyor. “Eylemsizlik Ejderhaları” çerçevesini yürütücü işlevler, ideoloji ve yanlış bilgiyle ilişkilendirerek derinleştiren metin, iklim inkârı ve sembolik eylemlerin ardındaki bilişsel mekanizmaları görünür kılıyor.

Ece Ceren Akkaya, görüş türündeki yazısında Türkiye’de çevreci davranışlara ilişkin psikoloji alanındaki bulguların neden uluslararası kuramsal modellerle her zaman örtüşmediğini ölçümsel, kültürel ve politik bağlam üzerinden inceliyor. Çevresel adalet ve sağ kanat yetkecilik gibi kavramların Türkiye’deki özgün işleyişini görünür kılan metin, bu farklılıkların bir “eksiklik” değil, yeni kuramsal açılımlar için önemli bir imkân sunduğunu savunuyor.

Tuğçenaz Elcil, bu yazısında iklim krizi iletişiminde sıklıkla başvurulan sosyal norm mesajlarının hem gücünü hem de geri tepme risklerini inceliyor; “herkes yapıyor” vurgusunun neden her zaman işe yaramadığını ikna edici biçimde ortaya koyuyor. Güncel literatürü dinamik normlar çerçevesinde tartışan Elcil, değişimin kendisini görünür kılan mesajların bireysel ve kolektif çevreci davranışları nasıl harekete geçirebileceğini gösteriyor

Esma Çelik, denemesinde Türkiye’nin ilk İklim Kanunu etrafında dolaşan söylentiler ile metnin gerçek içeriği arasındaki uçurumu berrak bir dille ortaya koyuyor. Kanunun neyi düzenlemediğini açıkça gösterirken, Emisyon Ticaret Sistemi’nin çevresel bir iddiadan çok ekonomik bir zorunluluk olarak nasıl konumlandığını ikna edici biçimde tartışıyor.

Özge Nur Muslu, bir klinik psikolog ve ebeveyn olarak iklim krizini doğayla kurulan bağın kaybı, ekolojik yas ve ebeveynliğin dönüşen anlamı üzerinden çok katmanlı bir biçimde ele alıyor. Kişisel deneyimi akademik literatürle buluşturan bu yazı, iklim krizinin yalnızca çevresel değil; bellek, kimlik ve gelecek tasavvuru üzerinde derin psikolojik yarılmalar yarattığını gösteriyor. Okuru, kayıp ve kaygıyı pasif bir çaresizlikten kolektif sorumluluk ve etik bir farkındalığa dönüştürmeye davet eden güçlü bir metin sunuyor.

Derya Durusu Emek Savaş, iklim değişikliğinin çoğu zaman görünmez kalan bir boyutuna odaklanarak, artan sıcaklıklar ve çevresel stresörlerin beyin sağlığı ve nöropsikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Nörolojik ve psikiyatrik bozukluklardan bilişsel işlevlere uzanan bu yazı, iklim krizinin yalnızca çevresel değil, doğrudan sinir sistemi üzerinden işleyen bir halk sağlığı meselesi olduğunu güçlü verilerle ortaya koyuyor. Okuru, iklim adaletini beyin ve ruh sağlığını merkeze alan bütüncül bir koruma perspektifiyle yeniden düşünmeye davet ediyor.

Ayşe Tuna, yazısında iklim krizini yalnızca çevresel ya da bireysel tercihlerle açıklanabilecek bir sorun olarak değil, kültürel değerler, normlar ve gündelik pratikler tarafından şekillenen çok katmanlı bir davranış alanı olarak ele alıyor. Kültürün çevre yanlısı davranışları hangi koşullarda desteklediğini, hangi durumlarda ise sınırladığını hem kuramsal çerçeveler hem de Türkiye bağlamından örneklerle tartışan metin, farkındalık ile davranış arasındaki boşluğa dikkat çekiyor.

Erim Utku Küçüktopuzlu, yazısında iklim kriziyle mücadelede davranış değişimini mümkün kılan sosyal normları, özellikle de “dinamik normlar” kavramını psikoloji literatürü ışığında ele alıyor. Mevcut durumun betimlenmesiyle sınırlı kalan statik normların aksine, değişimin halihazırda başladığını gösteren dinamik normların hangi koşullarda sürdürülebilir davranışları daha etkili biçimde teşvik edebildiğini deneysel bulgularla tartışıyor.

Ezgi Mehmetoğlu Cömert, bu yazısında iklim krizini yalnızca çevresel bir tehdit olarak değil, küresel eşitsizlikler, güç ilişkileri ve kırılgan topluluklar üzerinden işleyen derin bir adalet meselesi olarak ele alıyor. Afrika örneğinden yola çıkarak iklim krizinin etkilerinin neden eşitsiz biçimde dağıldığını; göç, ruh sağlığı, geçim kaynakları ve insan haklarıyla nasıl iç içe geçtiğini çok katmanlı bir literatürle görünür kılıyor.

Samiye Gaye Dursun ve Edanur Seven, iklim krizi çağında yerle kurulan ilişkinin çözülüşünü “solastalji” kavramı üzerinden ele alarak, mekânsal kaybın benlik, kimlik ve yas deneyimleriyle nasıl iç içe geçtiğini güçlü bir anlatı ve sağlam bir kuramsal çerçeveyle tartışıyor. Bu yazı, iklim krizinin yalnızca fiziksel değil, duygusal ve varoluşsal bir yıkım olduğunu gösterirken; psikolojiyi, kayıp karşısında anlam kurma, dayanıklılık ve kolektif iyileşme imkânları üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor.

Bahar Aykaç ise kapsamlı ve nüansları yakalayan yazısında iklim değişikliğini yalnızca çevresel bir sorun olarak değil; tarihsel sorumluluklar, ekonomik çıkarlar ve adalet arayışı ekseninde şekillenen çok katmanlı bir toplumsal mesele olarak ele alıyor. Karbon ticareti, karbon vergisi ve “ortak ama farklılaşmış sorumluluklar” gibi tartışmalı başlıkları tarihsel bir perspektifle çözümleyerek, birey-devlet-şirket ilişkilerinin psikolojik boyutlarını görünür kılıyor.

Bu kapsamlı ve derinlikli içeriklerin, iklim krizine yönelik çözüm yollarını mütevazı ama etkili biçimlerde teşvik etmesini temenni ediyorum; okura hem düşünsel hem de keyifli bir okuma deneyimi sunmasını diliyorum.

 

Mehmet Karasu

Van, Aralık 2025