Şehir ve Kimlik Üzerine Bir Deneme


Emrah Güneş
Psikolog

Hanlar, hamamlar, çeşmeler, kervansaraylar, ibadethaneler, şatolar, geniş kapılar, ferah avlular; yahut korunaklı siteler, büyük kent parkları, yürüyüş parkurları, devasa alışveriş merkezleri, merdiven altlarına sıkıştırılmış ibadethaneler, birbirinin üstüne yığılmış ezbere bilinen tekdüze yapılar…

Yukarda çağrışımları itibariyle iki kategoriye rahatlıkla ayrılabilecek ‘insan ürünü’ mimari yapılardan bahsettim. Bu yazıda kent ve şehir kavramları ve bu kavramların insanın kişilik ve kimlik yapısıyla ve aynı zamanda toplumsal ve siyasi dönüşümleriyle arasındaki karşılıklı etkileşimlerini aktarmaya çalışacağım.

Şehir ve kent kelimeleri günlük yaşamda birbirlerinin yerine sıkça kullanılsa da ‘kent’ şehri tam olarak karşılamamaktadır, söz gelimi ‘şehir’ zihnimizde bir kapsayıcılık kuşatıcılık ve derinsel bir tarihle betimlenirken; kent ise bir tekilleşmeyi, yalnızlaşmayı, soluk yapıları, bencil kimlikleri ifade eder gibidir. Kent insanı, Durkheim’ın ‘düşünsel tembellik’ diye tabir ettiği durumla baş başa kalırken; şehir insanı ise kentleştirilme sürecinde insanın nesne değil özne olarak hayatın dinamizmine müdahil olduğu, sadece bir organizma olarak değil bir ruh olarak da nefes almaya çalışan bir simge gibidir. Kent, kaynağını Rönesans ve reformlardan alan Fransız Devrimiyle ve sanayileşme sonucunda devam süregelen modernleşme süreciyle hayatlarımızın içine ederken, affedersiniz girerken, şehirle mücadele içerisine girmiştir. Bu bağlamda kent, tüm dünyada sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik tek biçimliliğin egemen olduğu modernleşme serüveninin mihenk taşı konumuna gelip içinde yaşayan insanları tek tipleştirip, son zamanlarda sıkça bahsedilen ‘Y Kuşağı’ ‘Ben Nesli’ gibi bir kuşakla kol kola girmiştir. Şehirlerse kentleşme sürecinin hemen her evresinde fotoğraf karelerine hapsolmuş durumdadır. İnsanlar bu değişim ve dönüşüm içerisinde belki de şehre olan özlemlerini kentlerinin isimlerine şehir demekle gidermektedir. Oysaki Nevşehir’e Yenikent demek ne kadar abesle iştigalse, kocaman duvarlar örülerek hayatın dinamizminden koparılan, insanı yaşamsal; psikososyal refleks ve reaksiyonlardan alıkoyan sitelere de yaşamkent demek de o kadar abestir. Netice olarak şehir yaşamı denildiğinde, içindeki mahalle isimlerinden tutun da yüzyıllara uzanan binalarıyla bize tarihimizi anlatan, paylaşmayı hatırlatan ve belki de toplumumuzun kendi çocukluğuyla olan bağı ve kodları diri tutan canlı bir organizmadan söz ediyoruzdur, ama kent dediğimiz zaman kendimizi kalabalıklar arasında yalnız hissetmenin hüznüne boğuluruz. Kelimeler sekülerleştikçe insanlar da tekilleşiyor, toplum ile bağları zedeleniyor, mutsuzlaşıyor, içine kapanıyor galiba. İşte bu yüzden şehir kelimesinin uhrevi dünyalara açılan kapısını kentlerin tüketim anlayışına kapılarak sekülerleştirip kapatmamalıyız.

  •  
  •  
  •