Sistemi Meşrulaştırma Geleneği
Elif Kutlu
Psikolog
Medeniyete kavuşturulmuş dünya toplumları olarak, medeniyetten umduğumuz meziyetleri taşımamanın doğurduğu sonuçları izlemekte ve yaşamaktayız. İktidara, erk olana, güçlü olana verdiğimiz inisiyatifler; tabana, dişi olana, görece güçsüz olana sadece var olduğu için kabul edilen bir “sistem” döngüsü içerisinde tesir etmektedir. Makineleşmeyi de bize hatırlatan sistem, köklenip desteklenerek yerini sağlamlaştırmakta ve sonra dişlilerini çalıştırıp hiyerarşik grup ilişkilerini ve adaletsiz sosyal yapıları besleyerek çarkını döndürmektedir. Sistem birbirinden beslenen iki güruh insanın omuzlarında yükselmekle beraber bir tarafın kulağındaki fısıltı, diğerininse boynundaki yükten ibaret kalmaktadır.
Hiyerarşik ilişkilerin ve adaletsiz sosyal sistemlerin nasıl oluştuğu ve sürdürülmesinde nelerin etkili olduğuyla ilgilenen Sosyal Psikologları, dezavantajlı grupların nasıl olur da aleyhlerindeki sosyal ve politik yaptırımlara karşı çıkmadıkları meraklandırmıştır. Güçlü olanın bu güç geleneğini yaşatma arzusu kolayca anlamlandırılırken, dezavantajlı grup üyelerinin hangi dinamikleri kullanarak sistemi yaşatmaya katkı sundukları öğrenilmek istenmiştir. Yapılan çoğu çalışma, bu olguyu açığa çıkartmak istemekte ve işleyişle ilgili kuramsal fikirleri bizlerle paylaşmaktadır. Sistemi meşrulaştırmanın bilişlerimiz üzerindeki etkisini aşağıdaki iki örnek üzerinde inceleyelim:
I.
Allport, deneylerinin birinde deneklere elinde ustura olan beyaz biriyle elleri boş olan bir siyahın fotoğrafını göstermiştir. Deneklerin yarısı aktarımlarda usturanın siyah kişinin elinde olduğunu söylemişlerdir. Allport, fotoğrafı bu şekilde hatırlayan deneklerin; usturanın siyah kişiye yakışacağı, beyaz olanına ise yakışmayacağı düşüncesine sahip olabileceğini ifade etmiştir (Gürel, 2011).
II.
Steele ve Aronson (1995)’un çalışmasında Amerikalı siyah ve beyaz öğrencilere verilen zor bir sözel görev iki deney koşuluyla çalışılmıştır. Birinci koşulda, bu görevin entelektüel performansları ayırt edici olduğu söylenmiştir ve siyahların ‘siyahların zihinsel kapasitesi düşüktür’ stereotipinin etkisinde kalarak performanslarının düştüğü gözlenmiştir. Diğer koşulda ise siyahlarla beyazlar arasında bir fark görülmemiştir (Bilgin, 2011).
Bilişsel Sosyal Psikolojiye göre, insanlar, diğer insanlar ve onların içinde bulundukları koşullar hakkında tahminlerde bulunan ve bu bilgiler ışığında davranışlarına yön veren “yapılandırıcı düşünür”lerdir (Snyder ve ark., 1977; akt. Demirtaş, 2004). İnsanları içine yerleştirdiğimiz kategorileri ifade eden stereotipler (Bilgin, 2011) bu noktada devreye girer. I. örnekte görüldüğü gibi çoğu zaman dezavantajlı grupların stereotiplere maruz kaldığı görülmektedir. Peki, ama neden? Früstrasyon –saldırganlık– teorisine göre; her kültürde çocuk eğitimi bir takım yasaklar içerir. Bundan dolayı çocukta saldırgan bir eğilim oluşur. Olgun yaşa erişen kişi, çevresine karşı genelleşmiş bir düşmanlık hissi duyabilir; ama bunu yöneltecek meşru bir ‘hedef’ bulamaz. Bastırılmış eğilim, toplumca saptanmış ve onaylanmış bir hedef bulduğunda vicdan rahatlığı içinde ondan nefret edebilir (Bilgin, 2011). Stereotiplerin, gerçekliği tahmin etmeye başladığı noktada “stereotip tehdidi” dediğimiz olgu devreye girer. Bunu II. örnekte görebilmekteyiz.
Karmaşık olmayan bir biliş dahi iki güruha sunulan olanakların eşit olmadığını fark edebilecek kapasitedeyken nasıl olur da sistem iyi, gerekli, yeterli görülüp desteklenmektedir? İnsanların, dezavantajlı grupları, içinde bulundukları olumsuz koşullar için hor gördüğü, gördükleri ayrımcı ve eşit olmayan muamelelerin varoluşlarının bir neticesi olduğunu, hatta bu olanları hak ettiklerini düşündükleri görülmüştür (Jost ve Hunyady, 2005; akt. Göregenli, bt). Dezavantajlı grubun da kendisinin tüm bunları hak etmiş olduğunu düşünmesi sistemi tamamlamaktadır. Peki, ama bu nasıl olmaktadır? İnsanın kendisi ve insanların birbiriyle ilişkilerinde çok önemli bir kilit olan sistemi meşrulaştırmaya katkı sağlama olgusu, çeşitli kuram ifadeleri ve etkilerle detaylandırılmaya çalışılacaktır:
Sistemi Meşrulaştırma Kuramı
1994 yılında kuramın temellerini atan Jost ve Banaji; sistem terimiyle aile, sosyal kurumlar, hükümet, organizasyonlar ve doğadaki sosyal düzenlemeler gibi geniş bir otorite yelpazesini kastettiklerini ifade etmişler ve “sistemin meşrulaştırılmasını bireylerin mevcut durumları ve düzenlemeleri bunların sürdürülmesi ve pekiştirilmesiyle sonuçlanabilecek biçimde algılamalarına ve açıklamalarına ilişkin psikolojik bir süreç olarak kavramsallaştırmışlardır” (Göregenli, b.t.).
Sosyal Kimlik Kuramı
Sosyal kimliğin oluşmasında önemli olan iç grup ve dış grup faktörlerinin algılanması ve gruba olan inanç, kişinin değerli olmayı kime layık gördüğü konusunda önemli etki oluşturmaktadır. Kişiler, iç gruplarının sosyal ve ekonomik statü açısından dış gruptan düşük bir düzeyde olduklarına inandıkları zaman iç gruplarını değersizleştirip dış grubu olumlu değerlendirirken, aksi durumda ise değerlendirmelerin tam tersine dönmektedir (Jost, 2001; akt. Göregenli, b.t.). Sistemin meşrulaştırmasının artmasıyla avantajlı (yüksek statülü) grup üyelerinin iç grup yanlılığının arttığı ve iç gruba çift kutuplu tutumlarının azaldığını; düşük statülü grupların üyeleri arasında ise iç grup yanlılığının azaldığını ve iç gruba karşı çift kutuplu tutumların arttığı belirtilmiştir (Göregenli, b.t.). Sistemin meşrulaştırılmasında artma ya da azaltmadan bahsetmemek suretiyle Bilgin (2011, s. 204) damgalı kişilerin grup ilişkilerine önemli bir yerden bakmıştır. Damgalanma olgusu, önyargı ve stereotiplerin sosyal yaşamda kullanılmasıyla ortaya çıkar. Sosyal gruplara yüklenen bu damgalar, bu gruptaki kişilerin yaşantılarını aşağıdaki üç şekilde etkileyebilmektedir:
- Stereotiplerin yaygınlaşması sonucu, dezavantajlı kişiler aynı stereotipi paylaşan kişilerle daha çok etkileşime girip eleştirilere beraber maruz kalabilmektedirler.
- Damgalı grubun üyeleri kendileri için riskli konulardan uzaklaşma eğilimine girebilmektedirler. Damgalı kişi, kendisi doğrudan bir başarısızlık yaşamasa da, arkadaşlarının yaşadıkları başarısızlıkları kendisine mâl ederek kopma stratejisine başvurabilmektedir. Kopma, motivasyonu azaltan bir süreçtir.
- Son olarak; bazı alanların belli grupların tekelinde olduğu şeklinde algılamalar sonucunda damgalı kişiler, aidiyet grubunun toplumda mahrum bırakıldıklarını gözeterek yaşantılarını biçimlendirebilmektedirler. Tercih etmek istedikleri alanlar kişisel bir tercih olmaktan çıkmış bulunmaktadır. Neyi hak ettikleri, nasıl yaşayabilecekleri kendi tercihlerinin dışına çıkmakta ve daha çok aidiyet grubu bunu etkisi altına almaktadır. “Hak etmenin değerinin düşürülmesi duygusu” dezavantajlı grupların kendi hak ettikleri konusunda objektif olamadığını anlatır. Jost’ a göre, bu, eşitsizliğin içselleştirilmesidir (Göregenli, b.t). Kimi zaman da meşrulaştırma, bilişsel uyumsuzluğu hafifletmeye aracılık eder. Jost, Banaji ve Nosek (2004) sosyal ve fiziksel yoksunluk içindeki insanların, kendi çelişkilerini azaltmak için yaşadıkları acıları meşrulaştırma ihtiyacı içinde olduklarını bulgulayan araştırmalara dikkat çekmişlerdir (Göregenli, b.t.). Henry ve Saul (2006)’un araştırma sonuçlarına göre yoksul bir ülke olan Bolivya’da, düşük statülü grup üyelerinin, devlete karşı konuşma baskılarını onaylamak gibi sistemi meşrulaştırıcı inançları, yüksek statülü grup üyelerine göre daha fazla onayladıkları görülmüştür (Göregenli, b.t.).
Tehdit, belirsizlik, iktidarsızlık, kaygı gibi faktörlerin üstesinden gelmeye çalışmak dezavantajlı grup üyelerinin sistemi meşrulaştırıcı pratiklere angaje olmaarına yol açarken, ayrıcalıkları ve çıkarlarını korumak avantajlı grupları sistemi meşrulaştırıcı pratiklere bağlamıştır (Jost ve ark., 2003; akt. Göregenli, bt). “Sistemi meşrulaştırma güdüsü” olarak da adlandırabileceğimiz bu durum sistemle başa çıkmayı amaçlamakta ve statükonun adil, iyi, arzulanır ve kaçınılmaz görülmesine neden olmakta; meşruluk atfetmektedir (Jost ve Banaji, 1994; akt. Göregenli, b.t.). Karşılandığı takdirde belirsizlik ve tehdidin üstesinden gelmeyi sağlayan epistemik, varoluşsal ve ideolojik ihtiyaçları, daha yüksek düzeyde olanların sistemi daha fazla meşrulaştıracakları düşünülmüştür (Jost ve Hunyady, 2005; akt. Göregenli, b.t.).
Sosyal Baskınlık Kuramı
Sosyal Baskınlık Kuramı, Sistemi Meşrulaştırma Kuramından farklı olarak evrimsel psikolojideki modern düşüncelerden beslenmiştir. Grup temelli sosyal hiyerarşilerin, kurumsal ayrımcılık ve davranışsal asimetri süreçleriyle güdülendiğine; bu süreçlerin ise meşrulaştırma mitlerinden etkilendiğine değinmişlerdir. Meşrulaştırma mitlerine ilişkin tutumların, sosyal hiyerarşiye ilişkin genel yönelim olan ‘sosyal baskınlık yönelimi’ tarafından düzenlendiğini ileri sürmüşlerdir (Sidanius ve Pratto, 1999; akt. Göregenli, b.t)
Sosyal baskınlık yönelimi; bazı grupların diğerlerinden avantajlı olmasında sakınca bulmamak, eşitliğin artmasını ve tüm gruplara eşit şans verilmesini istememekle ilişkilendirilebilir. Sosyal baskınlık yöneliminin empati, ilişkisellik, diğerkamlık ile negatif ilişkili olduğu gözlenmiş, yüksek statülü grup üyelerinin düşük statülü grup üyelerine göre daha yüksek sosyal baskınlık yönelimine sahip oldukları bulunmuştur (Pratto ve ark., 1994; Wang ve ark., 2006; akt. Göregenli, b.t.)
Benlik, Kimlik ve Sistemi Meşrulaştırma
‘Kendini sınıflandırma’ kavramını geliştiren Turner; insanların başkalarını olduğu kadar kendilerini de sınıflandırdıklarından bahsetmiştir (Hogg ve McGarty, 1990, s. 13; akt. Demirtaş, 2003). Sosyal Kimlik Kuramı, ‘kendini sınıflandırma’ yoluyla bir gruba üyeliğine anlam yükleyen bireyin, benlik saygısını korumak ve yüceltmek için üyesi olduğu grubu hangi yolla kayırarak algıladığı ve aynı amaca hizmet etmesi için, ‘diğer’ grupları ve diğer grupların üyelerini nasıl ötekileştirdiği üzerinde durmaktadır (Madran, 2011).
Benlik kavramı kişinin kendisi hakkında bildikleri, başkalarının kişiye ilişkin görüşlerinden yansımış olanlar ve kişinin kendine ilişkin değerlendirmelerinden elde edilir. Başkalarının kişiye yansıttığı özellikler kişinin kendisi hakkında elde ettiği bilgiler gibi etkili olur. Kişi kendisi hakkında sıklıkla söylenen şeyleri benliğinin bir parçası olarak görür ve ifade eder. Çoğu zaman da benliğine uygun davranmaya çalışır (Cüceloğlu, 1997; akt. Özen ve Gülaçtı, 2010). Hegelci fenomenolojiye göre kişi ancak ötekini yaşayarak ve öteki tarafından yaşanarak, öteki tarafından tanınarak benliğini inşa edebilir. Ötekinin tanıdığı ve ötekinin o olduğunu iddia ettiği benlik, onun kendi benliğini tanımasında etkilidir. Dezavantajlı grup üyelerinin kendilerini tanımlama biçimlerine buradan bakılarak açıklık getirilebilir. Kendilerini sürekli maruz kaldıkları stereotiplere uygun tanımlayıp tanımlamadıkları bu görüş çerçevesinde incelenmeye uygundur. Combs ve Synng’e göre, bireyin davranışı onun çevresini ve kendisini algılayış biçimine bağlıdır. Belirli bir durumda bireyin algılayabildikleri, kendisine ve yeteneklerine ilişkin benlik kavramına bağlıdır. Cooley, bireyin toplum içerisinde diğer insanlarla etkileşimde bulunurken oluşan benliğini ‘ayna benlik’ kavramıyla açıklamıştır. Ayna Benlik Kuramı, fiziksel görünüşümüzü kontrol etmek için aynaya duyduğumuz ihtiyaçla, nasıl biri olduğumuzu kontrol etmek için çevremizdekilerin görüşlerine duyduğumuz ihtiyacı ilişkilendirir; kişinin kendisini, başkalarının kendini algıladığı gibi algılamasına gönderme yapar. Mead’e göre, diğerinin bizden beklediklerini içselleştirerek onun bizim hakkımızdaki imgesini alırız ve ‘ben’imiz şekillenir. Benliği bilen ve bilinen diye ikiye ayırabiliriz. Bilinen benlik, benliğin başkalarının tutum ve görüşlerine değer veren yönüdür. Ayrıca bilinen benlik, benliğin, başkalarının tutumlarının içselleştirilip çözümlenmesinden oluşan yönüdür. Birey, başkalarının kendisine karşı gösterdiği tutumlar ışığında kendisi hakkında düşünmeye başlar, özbilincine varır ve toplumsal bir benlik edinir (Özen ve Gülaçtı, 2010).
Yansıtmalı Özdeşim Kuramına göre zihnimizde bilinçdışı olarak taşıdığımız benlik sistemimiz yeterince iyi düzeyde bütünleşmemişse benlik sistemimiz mutlak iyi ve mutlak kötü olmak üzere ikiye bölünür. Sağlıklı olan kendimizi kimi zaman kötü, kimi zaman iyi biri olabilecek şekilde algılamaktır. Öte yandan kendimizi mutlak kötü olarak algılamak, özdeğeri düşürdüğü gibi ızdırap vericidir de. Bu ızdıraptan kurtulmak için insan zihni mutlak kötü’yü dışarı yansıtır. Örneğin; bilinçdışında Kürtlerden nefret eden bir Türk “Kürtler benden nefret ediyor” şeklinde bu düşüncesini yansıtabilmektedir. Yansıtmayla dışarı atılan mutlak kötü parçalar, kimi zaman yansıtma yapılan ötekiler tarafından özdeşim kurularak alınır ve yansıtma yapana kötülük olarak döner. Yansıtma yapan kişinin bu tarz düşünceleri pekişmiş olur (Paker, 2012). Bilgin (2004), uzun süre ayrımcılığa uğrayan grupların kendilerine atfedilen özellikleri paylaştıklarından ve stereotip yönünde benlik imgelerinin değiştiğinden bahsetmiştir. “Ayrımcılık, başlangıçta ayrımcılığa yol açan tutumların haklılaştırılmasına doğru davranışlarımızı yönlendiren etkileşimsel bir süreç gibi belirmektedir. Bu anlamda önyargı, belirli bir talep gibi işlerken, ayrımcılık bir beklentiye karşı gösterilen bir süreç gibi görünmektedir” (Aebischer ve Oberle, 1990; akt. Bilgin,2004). Tüm bunlar grubun kendini ‘baştan yenik’, ‘kaybetmeye mahkûm’ hissetmesine ve beklenti düzeyinin düşmesine yol açabilir. Denetim odağı teorisyenlerinin temel varsayımlarından biri olan ‘başarı olasılığına inancın etkisi’ kavramı bu noktada oldukça önemlidir; bireylerin başarma yönündeki çabaları, büyük ölçüde, onların başarı şansları konusundaki tahminlerine bağlıdır. Bu açıdan ayrımcılığın hedefi olan gruplarda herhangi bir konuda ‘teşebbüste bulunmama’ kişisel mazeretler arayarak kendi köşesinde kalma tarzı bir davranış eğilimi tarzı ortaya çıkabilir” (Bilgin, 2004).
Sosyal Kimlik kuramcıları bireylerin belirli bir grubun üyesi olduklarında kişisel kimliklerinde ne gibi değişiklikler gerçekleştiğiyle ilgilenmişlerdir. “Bu üyeliğin bireyin kişisel kimliğine, güdülerine, hem kendilerine hem de başkalarına ilişkin algılarına nasıl yansıdığını belirlemeyi hedef edinmişlerdir.” Birey her grup üyeliğinden bir sosyal kimlik çıkarmamaktadır. Ancak bireyin gerçekten önemsediği, kendini gerçekten ait hissettiği grup üyelikleri bu duyguyu doğurmaktadır. Bireyin önem verdiği bir grup üyeliği, kişisel kimliğin yerini sosyal kimliğe bırakmasıyla sonuçlanır (Madran, 2011). Turner’e göre olumlu benlik saygısına sahip olma gereksinimi temel güdülerdendir ve bunu doyurmak çoğu zaman sosyal kimliğe düşer (Madran, 2011). Terör Yönetimi Kuramına göre, başa çıkılamayan olay karşısında özsaygı düşer ve kişiler özsaygıyı yükseltmek için yerleşik normlara sımsıkı sarılırlar (Bilgin, 2011)
Kendini ve diğer insanları sınıflandırma süreci sonunda birçok kalıpyargı oluştururuz ve bunun etkisiyle kendimizin ve diğerlerinin üyesi olduğumuz grubun pek çok niteliğini taşıdığını varsayarız. Hogg ve Turner (b.t; akt. Demirtaş, 2003) kendimize dair kalıpyargılamanın sonuçlarını toplumsal cinsiyet kimliğiyle ilgili araştırmalarıyla açığa çıkarmışlardır. Kadın ve erkek üniversite öğrencileriyle yapılan bir çalışmada; kişisel kimlik koşulu ve sosyal kimlik koşulu ortamı sağlanmıştır. Kişisel kimlik koşulu aynı cinsten, sosyal kimlik koşulu iki kız ve iki erkekten oluşan grup arasında gerçekleştirilmiş ve tartışmaları istenmiştir. Sonuçlara göre, ikinci koşulda toplumsal cinsiyet kimliklerini ortaya koymuşlar ve kendilerini kalıpyargılayarak kadınsı ve erkeksi özellik sergilemişlerdir (Demirtaş, 2003). Görülüyor ki kendini kalıpyargılamayla beraber insanlar olması gerektiklerini düşündükleri gibi davranışlar sergilemeye başlamaktadırlar. Gruplararası çatışma, ayrımcılık gibi bazı koşullar altında insanlar grup üyeliklerinden normal zamanlara göre daha çok etkilenirler ve birey olarak davranmayı bir kenara iterek grup üyesi olarak davranırlar. Sosyal kimlik de bu noktada ortaya çıkar. Buna göre, denilebilir ki; ait hissettiğimiz grubun başarılarıyla övünürüz, bu bir futbol takımı olabileceği gibi siyasi bir yapılanma da olabilir (Madran, 2011).
Beklentiler ve Kendini Gerçekleştiren Kehanet
Merton’a(1948, s. 194; akt. Demirtaş, 2004) göre belli bir duruma ilişkin tanımlamalar (kehanetler ya da yordamalar) bir süre sonra bu durumun ayrılmaz bir parçası haline gelirler ve bu da daha sonraki gelişmeleri etkiler. Kendini doğrulayan kehanet, başlangıçta, durumun yeni bir davranışa yol açan yanlış bir tanımlamasından ibaretken, sonunda, temelde yanlış olan bir durumu gerçeğe dönüştürür.
Rubovits ve Maehr (1973; akt. Demirtaş, 2004) çalışmalarında; birçok beyaz ve orta sınıf öğretmenin alt sınıftan gelen siyah öğrencilerden yönelik düşük akademik başarı beklediğini ortaya koymuşlardır. Bunu incelemek için 66 öğretmenden dörder kişilik gruplara ders vermeleri istenmiştir ve gözlemciler dersler sırasında öğrencilerin yanına oturmuş ve öğretmenlerin davranışlarını övme, düzeltme, yüreklendirme açısından değerlendirmişlerdir. Sonuçlara göre, beyazlara daha fazla dikkat yöneltildiği; beyaz öğrencilerin daha az övüldüğü ve fakat daha çok eleştirildiği gözlenmiştir (Demirtaş, 2004). Rosenthal ve Jacopson’un (1968; akt. Madran, 2011) Sınıftaki Pygmalion adını verdikleri çalışmada da benzer sonuçlar ortaya konmuştur. Bir ilkokulda öğretmenlere, rastlantısal olarak seçilen ve sınıf arkadaşlarından farkı olmayan bir grup öğrencinin test sonuçlarına göre sekiz ay içerisinde çok büyük bir zihinsel gelişim gösterecekleri belirtilmiştir. Bu fark öğretmenlerin kafasında oluşturulmuş ve bunun sonucunda öğretmenlerin daha sabırlı, ilgili ve yüreklendirici davrandıkları sonucuna ulaşılmıştır. Ve tekrar ölçüm sonucunda, bu grubun zihinsel gelişme gösterdiği tespit edilmiştir. Yine bir başka çalışmada; Snyder, Berscheid ve Tanke (1977; akt. Madran, 2011) araştırmalarında erkek katılımcılara telefonda eşleştirildikleri kadınla konuşacaklarını söylemişler ve bu kadına ait oluğunu söyledikleri çekici ya da çekici olmayan kadının fotoğrafını göstermişlerdir. Araştırmacıların beklentisi, erkek katılımcılarca kadınların çekiciliğine ilişkin inançlarının, onları eşlerine yönelik beklentiler yönelteceği şeklinde olmuştur. Erkek denekler bu beklentiler doğrultusunda hareket etmişler ve bu da eşlerinin davranışını etkilemiştir. Çekici olduğu düşünülen kadınların eşlerine daha sıcak ve samimi davrandığı görülmüştür (Madran, 2011).
Kendini gerçekleştiren kehanetin varlığı pek çok tartışmanın konusu olmuştur ve varlığını kanıtlamak için pek çok çalışma yapılmıştır. “Tartışmalar, Rosenthal ve Rubin’in (1978) kendini gerçekleştiren kehanet üzerine yapılan ilk 345 araştırmayı kapsayan meta analiz sonucunda neredeyse tümüyle sona ermiştir.” (Demirtaş, 2004). Araştırmacılar kendini gerçekleştirmeyen kehanetten de bahsetmişlerdir. Fakat bu konuda yapılan çalışma azdır. Madran (2011), kendini gerçekleştiren kehanetten kural olarak bahsederken, kendini gerçekleştirmeyen kehanet’e istisna olarak yer vermiştir.
Sistemi meşrulaştırma olgusunu açıklamaya çalışan başlıca kuramlar yukarıda özetlenerek verilmeye çalışılmıştır. Literatürde yerini alan, bu merak uyandırıcı konu Sosyal Psikologlarca çalışılmaya ve bulguları paylaşılmaya devam etmektedir.
Kaynaklar
Bilgin, N. (2001). Sembolik iletişim kapasitesi ve kimlik. İnsan ilişkileri ve kimlik (2. Baskı) içinde (164-180). Ankara: Sistem Yayıncılık.
Bilgin, N. (2004). Farklılaşma yeri olarak gruplar. Sosyal Bilimler Kavşağında Kimlik Sorunu içinde (182). İzmir: Ege Yayıncılık.
Bilgin, N. (2011). Gruplararası ilişkiler. Sosyal psikoloji (4.Baskı) içinde (200-212). İzmir: Ege Üniversitesi Basımevi.
Demirtaş, A. (2003). Sosyal kimlik kuramı, temel kavram ve varsayımlar.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/23/665/8472.pdf
Demirtaş, A. (2004). Sosyal sınıflandırma, kişilerarası beklentiler ve kendini doğrulayan kehanet.
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/23/666/8486.pdf
Göregenli, M. (b.t.). Gruplararası ilişkilerde yeni yaklaşımlar: Sistemin meşrulaştırılması ve Sosyal baskınlık kuramları. Yayınlanmamış makale.
Gürel, N. (2011). Kişilik psikolojisi, önyargının psikolojisi ve kamuoyu; Gordon Alport ve WalterLippmann’ın görüşleri çerçevesinde bir değerlendirme. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2(2).
http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/49/1572/17056.pdf
Madran, A. (2011). Temel beklenti etkisi: Kendini gerçekleştiren kehanet.
http://www.secbir.org/wp-content/uploads/2011/01/03-ANDAC-DEMIRTAS-MADRAN-1.pdf
Madran, A. (2011). Sosyal kimlik ve ayrımcılık.
http://www.secbir.org/wp-content/uploads/2011/01/07-ANDAC-DEMIRTAS-MADRAN-2.pdf
Özen, Y. ve Gülaçtı, F. (2010). Benlik kavramı ve benliğin gelişimi bilen benliğe gereksinim var mı? Erzincan Eğitim Fakültesi Dergisi, 12(2).
http://www.pegem.net/akademi/3-131324-Benlik-Kavrami-ve-Benligin-Gelisimi-Bilen-Benlige-Gereksinim-Var-Mi.aspx
Paker, M. (2011). Önyargı ve ayrımcılığa ilişkisel psikanalitik bir bakış.
http://www.secbir.org/wp-content/uploads/2011/01/05-MURAT-PAKER-2.pdf