Sosyal İnşacılığın Panoraması


Sercan Karlıdağ
Ege Üniversitesi
Psikoloji Böl. Öğr.

Sosyal bilimler nezdinde psikoloji ve onun özelinde sosyal psikoloji için edeceğimiz bu lakırdılar; ana akım, geleneksel psikolojiye muhalif ve alternatif yaklaşımların kesişim noktası olarak sosyal inşacılığı, tanıtmayı hedeflediği vurgusuyla ilk cümlesinde noktaya varıyor. Ana hatlarıyla Vivien Burr’ün Sosyal İnşacılık kitabının giriş bölümünün, kaynak ve izlek olacağı bu yazı; sosyal inşacıların savunduğu temel varsayımlar girizgâhının ardından, bilimsel bilginin karakteristik özellikleri eksininde ana akım psikolojinin felsefi dayanakları, sonrasında sosyal inşacılığın tarihsel artalanı ve sosyal inşacı psikolojiler ile sosyal inşacıların üzerinde tartıştığı temel meseleler olmak üzere beş kısımdan oluşuyor.

Sosyal İnşacıların Savunduğu Dört Temel Nokta

Sosyal inşacılığı; onun olası, uzun, sonu dır’la biten, sıkıcı ve kuru tanımından öte, sosyal inşacıların hemfikir olduğu belli başlı noktaları ayırt ederek tarif etmeye çalışacağız. Sosyal inşacıların savunduğu dört temel nokta:

  • Kesin, doğru kabul edilen bilgiye karşı eleştirel bir duruşa sahip olmak
  • Tarihsel ve kültürel özgünlük
  • Bilgi sosyal süreçlerle sürdürülür
  • Bilgi ve sosyal eylem birlikte gider

Gözlemlerimiz dünyanın yapısını bize sorunsuz bir şekilde mi verir? Sosyal inşacıların geleneksel bilginin, dünyanın nesnel ve tarafsız gözlemine dayandığı görüşüne eleştirel bir duruşu olduğu aşikârdır. Sosyal inşacılık, pozitivizm ve görgüllük meselesi ekseninde naif realizmin karşısında konum alır. Onun, kesin ve doğru kabul edilen bilgiye muhalif tavrı, geleneksel psikolojiden özcülük karşıtı olması anlamında ayrılmasıyla ilişkilidir. Klasik bir örnek olarak, erkek ya da kadın olmanın kişinin kendi içinde, onun kendi mutlak varlığıyla erkek/kadın özünü taşımasıyla ilgili olduğu gibi bir akıl yürütme özcü bir akıl yürütmedir. Bir norm olarak kadın/erkek cinsiyet rolü tasnifi, evet bir tasnif, bir kategorilendirmeden başka bir şey değildir. Soysal inşacılığın ise heteroseksist bir ideolojiyle iki insan kategorisi olduğu ‘kesin, doğru’ bilgisine eleştirel bir konumda olacağını söylemek güç değildir. Doğan Özlem’in tasvirine göre; ‘her şeyin tüm değişmelere rağmen değişmeyen bir yön olarak bir kendiliği bulunduğu, o değişmeyen yönün sabit ve sürekli olduğu ve bu sabit, sürekli yönün bizzat ‘öz’ adını aldığını savunan özcü/evrenselci anlayış’ ile ‘bir şeyin sabit ve aynı sınıftan diğer şeylerle, ortak ve tümel olan yönü anlamında ‘öz’ün ve onda var olduğu söylenen tümellik, evrenselliğin sadece mantıksal bir tasarım, konstrüksiyon ve inşa olduğunu söyleyen nominalist/tekilci anlayış’ birbirinden farklılaşan bilim anlayışlarıdır. Bu bakımdan kişilerin veya şeylerin içinde onları öyle kılan herhangi bir ‘öz’ olması ve sosyal süreçlerin ürünü olmak kabulleri özcü bilim anlayışı ve nominalist bilim anlayışı ayrımında, ana akım psikoloji ve sosyal inşacılık arasında, üst bakış anlamında kilit noktalar gibi görünüyor. Ve bu görüntüde üzeri pygmalion (beklenti) etkisi ile kaplı özcü bakış, sosyal inşacılık tarafından mütemadiyen topa tutuluyor…

Sosyal inşacılığın ortaya çıkışı olarak görülen, ‘Bir Tarih Olarak Psikoloji’ başlıklı makalesinde Gergen, psikoloji bilgisi de dâhil, tüm bilgilerin tarihe ve kültüre özgü olduğunu savunur. Tarihe ve kültüre özgü olmak! Antik Yunan’da, Ortaçağ’da (pre-modern dönemlerde) ‘deli’ yoktur. ‘Eşcinsellik’ önceleri doğrudan hastalık, daha sonra distonik/sintonik ayrımıyla eğer kişi kendi içinde bundan rahatsızlık duyuyorsa hastalık olarak görülmüş ve nihayet günümüzdeyse hastalık değil anlayışıyla bir cinsel davranış bozukluğu olmaktan çıkmıştır. Bu klasik örnekler, psikolojinin değişen patolojikleştirilmiş özcü insan inşasına ve zaman aşırı bir normal/anormal ayrımının temelsizliğine işaret etmektedir. Kültüre görelilik düşünüldüğünde ise yaşadığımız coğrafyadaki ‘nazar’ olgusu akla gelebilir. Belki günlük hayatta karşılaştığımız durumlara, başımızdan geçen olaylara nazar değmiş olması fikriyle bir açıklama getiriyor olmamız bizim için makuldür; fakat başka bir coğrafyada, başka bir kültürde düşünce içeriğindeki bozukluklardan sanrıya kadar vardırılabilir bir anlama yolu, akıl yürütmedir nazar fenomeni. Bu açıdan dünyaya bakışımız, tarihsel ve kültürel olarak görecelilik gösterir.

Eğer dünyaya dair bilgimiz, onu anlamadaki ortak yollarımız, dünyanın doğasından, gerçekten olduğu gibi gelmiyorsa nereden gelmektedir? Sosyal inşacılar bu soruya cevap olarak, insanların bu bilgileri aralarında inşa ettiğini söylerler diyor Burr. ‘İnsanlar birbirleriyle konuşurken dünya inşa olur.’ Bu bakımdan sosyal etkileşim ve özellikle de dil, sosyal inşacıların odak noktalarıdır. Ana akım psikolojinin, dilin, duygu ve düşünceleri aktarmakta bir araç olduğu muazzam edilgen bakışına karşın sosyal inşacılar, dilin, önceden var olan gerçekliği temsil etmesinden öte, sosyal gerçekliği kuran ve inşa eden bir rolü olduğunu söylerler. Bu açıdan bilginin, sosyal süreçlerin ürünü olması ve insanların bilgiyi özellikle dil ve sosyal etkileşimler aracılığıyla, sosyal süreçlerle var edip sürdürmesi ve yeniden üretmesi sosyal inşacıların savunduğu temel görüşlerdendir.

Dünyaya dair inşalar ya da tarifler, belli bazı sosyal eylem kalıplarını tutarken diğerlerini dışlar. Dışavurumcu Alman sinemasının kült filmlerinden, 1931 yılı yapımı Fritz Lang filmi ‘M’nin (Bir Şehir Katilini Arıyor) konusu ve ana ekseni bir çocuk katilinin suçlu addedilip addedilemeyeceği noktasında tıkanır. Filmde olduğu üzere kişinin karşı koyamadığı bir istekle kız çocuklarını katlediyor olması yahut -film dışı farklı örnekler olarak- çoğunluğa göre anormal davranış sergiliyor olmak veya alkolik olmak… Arttırılabilir bu örneklerde geleceğimiz nokta, katil/deli/alkolik olmayı suç ya da hastalık olarak algılamanın, ona uygun sosyal eylemi birlikte getiriyor oluşudur. M filminde olduğu üzere, kişiyi işlediği cinayetler üzerine, doğrudan davranışının faili olarak addetmek, moral değerlerimizin de şüphesiz reflektif ‘cezası neyse çekmeli’ mottolu basit algoritmasına göre kişiyi suçlu olarak görmeyi, onu hapse atmayı gerektirir diyebiliriz; ancak kişinin iç dünyasına karşı koyamıyor olduğu bu davranışından, sorumlu olamayacağını kabul etmek, onu suçlu değil hasta olarak görmek psikiyatrik/psikolojik tedaviyi de gerektirebilir. Benzer şekilde uzun yıllar alkolik olmayı suç olarak görmek ona uygun ceza adaleti gereği kişiyi hapis cezasına çarptırma eylemini beraberinde getirmişken, alkolik olmayı bağımlılık, hastalık olarak görmek aynı şekilde psikiyatrik/psikolojik tedaviyi beraberinde getirmektedir… Kişiyi psikiyatrik/psikolojik tedaviye mahkûm etmek, alışılmadık bir ceza adaleti değildir. Geleneksel psikolojinin insan doğasını (problemli bir tabir) ve sosyal dünyayı keşfindeki bilimselliğe sırtını dayayan bir ceza adaleti! Bilimsel bilgi, teknikler ve söylemler, buram buram pozitivist nüanslar… Meşruluk, işin pozitivistliğinde elbette. Psikolojinin patolojikleştirilmiş, özcü insan inşasıyla cezalandırma erkinin bilgi nesnesi insan üzerindeki tahakkümü. Bilgi/iktidar. Bilgi neyse iktidarda o. Bilgi ve sosyal eylem birlikte gider ve evet, bilim meraktan daha başka şeylerle alakalı. Meraktan tahakküme geçildi. ‘Merak ettiğimiz için bilim yapıyoruz’ tahayyülü pre-modern bir bakış yahut safderunluk olur. Hep tahakküm.

Bilimsel Bilginin Karakteristik Özellikleri Ekseninde «Problemli»
Psikoloji ve Felsefi Temeller

Geleneksel psikoloji praksisine demdeme mahiyetinde Foucaultlu birtakım lakırdıların ardından yer yer ana akım psikoloji ve sosyal inşacılık kıyasıyla vardığımız bu noktada şimdi sıra ana akım (geleneksel, deneysel, nomotetik) psikoloji bilgisinin felsefik ethosu üzerinde durmaya geldi. Hâkim bilim anlayışının felsefi temellerinin kaba tasviri sayesinde, bir önceki bölümün üzerine, geleneksel psikoloji anlayışı (ve onun felsefik temeli) ile -alternatif yaklaşımlar özelinde- sosyal inşacılık arasındaki kontrastın ayırtına varmaya ve daha naif bir nokta olarak sosyal bilim felsefesinden yoksun bir psikoloji anlayışının eksiklik olacağına dikkat çekmeye çabalayacağız.

Bu satırlar Gulbenkian Komisyonu’ndan (Sosyal Bilimleri Açın'dan) alıntıdır:

Birkaç yüzyıldır hâkim olan, klasik dediğimiz bilim görüşü iki varsayıma dayanarak kuruldu. Bunlardan birincisi, geçmiş ile gelecek arasında simetri öngören «Newton modeli»ydi. Bu, neredeyse teolojik bir görüşü: Tanrı gibi biz de kesin bilgiye ulaşabilirdik, dolayısıyla her şey sonsuz bir bugünde var olduğuna göre, geçmiş ile geleceği birbirinden ayırmamız gereksizdi. İkinci varsayım, doğayla insanlar, madde ile akıl, fiziksel dünya ile sosyal/manevi dünya arasında köklü ayrımlar bulunduğunu varsayan «Kartezyen düalizm»di.

Yok ülke Benselam’dan esen batı rüzgârlarından hareketle diyebiliriz ki Francis Bacon’dan, Descarstes’ ten, 19.yy’ın ortalarına dek biricik bilim anlayışı, daha yukarıda değindiğimiz özcü/evrenselci yaklaşımla modern bilimlerin epistemolojik temellerini oluşturuyor. ‘Bilim, olgulardan ampirik yoldan deneysel yasalara ulaşmaya ve daha sonra açıklama gücü deneysel yasalara göre çok daha fazla olmakla birlikte deneysel/tümevarımsal değil, kuramsal/ tümdengelimsel yoldan ve buluşçu düşünme faaliyetiyle geliştirilmiş hipotezler ve teoriler ortaya koymaya ve böylece konusu hakkında tümel/evrensel bir açıklama getirmeye çalışan bir bilgi faaliyetidir.’ Doğan Özlem’in kapsamlı ve tahlili meşakkatli (özcü/evrenselci) bilim tanımı, temelde (doğa) bilimsel bilginin karakteristik özelliklerine mündemiç görünüyor: Bilimsel bilgi olguların ampirik yoldan araştırılması ve açıklanması faaliyetidir. Bilimsel bilgi rasyonel/mantıksal düşünme koşullarına ve ölçütlerine uygun ve yöntemli olarak elde edilmiş bilgidir. Bilimsel bilgide özne-nesne dikotomisi vardır. (Cogito ergo sum! Düşünen bir zihin olarak kendisine nesne bakışı getirebilen özne, bir başka özneyle olan ilişkisini onun da özne oluşundan değil, nesne oluşundan hareketle kurar. İnceleyen-incelenen ayrımının psikolojiye yansıdığı nokta…) Bilimsel bilgi, zaman ve tarih dışı, asosyal ve akültüreldir; evrenseldir, yasa bilgisidir! Bilimsel bilgide olgu-değer dikotomisi hâkimdir. (Değer yargılarından, insani eğilim, istek ve arzulardan uzaktır.) Kümülâtif ve ilerlemecidir. (Hâkim anlayışa göre Poppercı bir mantıkla çalışır.) Dahası bilimsel bilgi teknokratik temel anlamında, onu muteber ve cazip kılması bakımından, sorun çözücüdür de…

Sözü edilen ve içinde hapsolduğumuz, nesne merkezli, metodolojide birlik ilkesiyle yegâne yöntemi deneysel yöntem olan, hipotezleri tümden gelimli, soyut ve genelleyici bilim anlayışı ve yani esasında doğa bilimsel bilginin bu karakteristik özellikleri, kendisini bilim addetmek isteyen her türden entelektüel faaliyet için zorunlu koşullar olması hasebiyle hükümran anlayış olarak süregelmiştir. Oysa ortada konusu doğal olmayan (artefakta!), inceleyenin de incelenenin de insan olduğu (özne-nesne dikotomisinin olmadığı), tinsel, doğa bilimsel faaliyetlerdeki gibi ardışıklık, süreklilik ve tekrarlanabilirliği sorunsuz sağlayamadığından doğa bilimleri gibi deneysel karakterli ol(a)mayan, değişmez ve evrensel yasaları araştırmak şöyle dursun olayları eşsiz tikelliklerinde inceleyip onları göreli normlara bağlamaya çalışan bir faaliyet olarak psikoloji’ye hiç de uymayan, kasvetli, zor ödevler var. Ve felsefi bir disiplinden doğa bilimsel bir disipline dönüşen mevcut ana akım, geleneksel, nomotetik, deneysel/psikometrik (hepsi aynı şeye işaret ediyor) psikoloji; deneyim veya tin olan inceleme konusunu davranışa evirerek (davranışı ölçüp biçmek illüzyonu!), onu -davranışı- tüm tarihi boyunca (kişinin zihinsel süreçleri, bilinci, beyni, performansı -inceleme nesnesi neye işaret ediyorsa-) izole birimler hâlinde inceleyerek ödevlerini eksiksiz tamamlayabileceği umuduyla doğa bilimlerine benzemeyi arzulamakta.

Bu kesiti bitirirken işaret edilmesi yerinde iki isimden ilki Thomas Teo olacak. Thomas Teo, Eleştirel Psikoloji kitabında, psikolojinin felsefi dayanaklarını irdelediği yazısında, ‘akademik bir çalışma alanı karşılaştığı sorunları çözemiyor ve onları görmezden geliyorsa’ problemlidir diyor ve tam da bu yüzden psikolojinin;

  1. kendi konusu ve ontolojisine dair kısıtlı bir kavrayışı,
  2. kısmen dar bir epistemolojiyi tercih ediyor olması ve
  3. etik ve politik meselelere, kendi praksisine dair derinlemesine düşünmenin, eleştirel duruşun olmaması bakımından üç noktayla bakış sağlıyor. Birbiriyle ilişkili bu üç noktanın psikolojiyi problemli hâle getirdiğini savunuyor.

Ebbinghaus’un meşhur ‘geçmişi uzun, tarihçesi kısa’ bilim ifadesindeki kısa tarihçenin başını çeken ve deneysel psikolojinin kurucusu sayılan Wundt’un içebakışından ‘gözlenebilir davranışa’, bireyden ‘denek gruplarına’ kayan psikoloji (belki Wundt’u yanlış anlamak, belki işe öyle gelmesi?); mevcut mantıksal pozitivist hâliyle (‘değişkenler psikolojisi’(!)) doğa bilimlerinin modelini benimsemiştir. Luk van Langonhave, ‘Psikoloji sağ sağlim afiyettedir,’ girizgâhıyla başladığı Psikolojiyi Yeniden Düşünmek kitabındaki Deneysel Psikolojinin Teorik Temelleri ve Alternatifleri isimli makalesinde sorgusuz, tartışılmadan içselleştirilmiş doğa bilimleri modeline karşın, hermenötik model benimsenir ve bu model doğru bir ontolojik bağlamda uygulanır ise psikolojinin ancak o zaman iyi kurulmuş bir bilim hâline geleceğini tartışır. Vardığımız bu nokta ve aslında henüz bir yere varmadığımızı düşünenler, bu bölümü sonlandırmak istemeyenler için devam etmeleri için makul iki adres (Thomas Teo ve Luk Van Langonhave’ın makaleleri) amiyane tabirle bizi belli şeylere ‘uyandırıyor’ pekâlâ; ancak aynı oranda bir ‘tavşan uykusu’na da çağırıyor olabilir! Tavşan uykusunda sosyal bilim felsefesi yapmak ve psikoloji yeniden düşünmek.

Sosyal İnşacılığın Tarihsel Artalanı

Ana eksene döndüğümüzde, üçüncü ayrım noktamız sosyal inşacılığın tarihsel artalanı. Sosyal inşacılığın kökleri için Mead’in, 1934’teki çalışmalarıyla başlayan sosyal etkileşimciliği -kimliklerimizi gündelik hayatta sosyal etkileşimlerimizle inşa ettiğimiz görüşünü-, buna paralel olarak 1950li ve 60lı yıllarda sıradan insanların sosyal hayatlarını inşa eden süreçleri anlamaya çalışan sosyoloji alt disiplini etnometodolojiyi akılda tutmak gerekir. Bununla beraber Burr diyor ki; psikolojide sosyal inşacılığın ortaya çıkışı genellikle Gergen’in 1973 yılındaki ‘Social Psychology as a History’ başlıklı makalesine dayanır. Bütün bilgilerin, psikolojik bilgi de dâhil, tarihe ve kültüre özgü olduğunu ve bu sebeple soruşturmalarımızı bireyden sosyale, siyasete ve ekonomik alana, bugünün psikolojisinin ve sosyal hayatının evrimini daya uygun bir şekilde anlamak için genişletmemiz gerektiğini ifade eder. Gergen, sosyal hayatın yegâne özelliğinin onun sürekli değişiyor olması olduğunu öne sürer. Sosyal psikolojide kriz! 1970’lerde. (Kuhn’nun olağan bilim sürecinin işlemez olmasına binaen paradigma değişimi görüşünü hatırlamak gerek.) Burr devam ediyor: Bir disiplin olarak sosyal psikoloji İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika ve Britanya Devletlerinde insanların manipüle edilmeleri ve propagandada kullanılabilecekleri bilgiyi sağlamak için psikologların teşebbüsleriyle ortaya çıkmıştı: ‘Askerlerin morallerini nasıl yüksek tutabiliriz?’, ‘İnsanları popüler olmayan yiyecekleri yemeye nasıl cesaretlendirebiliriz?’ Sosyal psikoloji, ana disiplini olan psikolojinin doğa bilimlerinin pozitivist yöntemini edinerek kendine bir yer edinmeye çabaladığı sırada ortaya çıktı. Gestalt psikologları, Kurt Lewin, Muzaffer Şerif akla gelmeli…

Hâl böyleyken, Sibel Arkonaç’ın Sosyal Psikoloji’de İnsanları Anlamak’ta özetlediği üzere, 1970’lerin sonuna kadar psikologlar sosyolojik sosyal psikolojiyi ciddiye almadı, takip etmedi. Eleştirel sosyal psikolojinin, deneysel sosyal psikolojinin ciddi bir alternatifi olarak ilk hız kazanışı Moscovici’nin sosyal temsiller üzerine çalışması ile başladı. 1980’lerden itibaren Kenneth Gergen, Rom Haré, Derek Edwards, Jonathan Parker, Margaret Wetherel ve Ian Parker sosyal psikolojide paradigmatik bir değişiklik yaratarak sosyal inşacılık ve söylemsel psikoloji yaklaşımlarını alana soktular. Yine Vivien Burr’e dönüp bir toparlama çabasına girersek, sosyal inşacılığın kültürel arka planı postmodernizmdir elbet ama kendi entelektüel kökleri erken dönem sosyolojik yazılarda ve sosyal psikolojideki kriz üzerine endişelerde yatar.

Sosyal İnşacı Psikolojiler
Burr, sosyal inşacılığın tutarlı, tanımlanabilir tiplerinin olduğunu öne sürmenin yanlış bir takdim olacağı vurgusuyla ‘ne tür bir psikolojiye sosyal inşacı denebilir?’ sorusuna dört tür ayırt ediyor:

Eleştirel psikoloji/eleştirel sosyal psikoloji ana akım psikolojinin temel varsayımlarına itiraz eden bir yaklaşım olarak ona alternatif, muhalif bir yaklaşımdır. Eleştirel psikologlar; ana akım psikolojinin sınırlı analiz düzeyi, statükoyu güçlendirmede ideolojinin rolü ve psikolojinin gerçekte mümkün olmayan bilimsel olarak nesnel ve politik olarak tarafsız olma iddiasına odaklanırlar. Etkileşime ve sosyal bağlama vurgu yapması en olası geleneksel, ana akım sosyal psikolojinin dahi giderek bireyci hâle gelmiş olmasının ve yani hâkim birey indirgemeci tavrın -sınırlı analiz düzeyinden kasıt burasıdır- bireysel çözümleri meşrulaştırarak ‘kötü sistem yoktur, çürük elma vardır’ mottosunda, dönüştürücü ve değişime yönelik çalışmaların önünü kestiğini ve statükoyu güçlendirdiğini savunurlar. Diğer bir nokta nesnel ve tarafsız olma üzerine ise; Melek Göregenli, Sosyal Psikoloji’den Hareketle Sosyal Bilimlerde Olgu-Değer İlişkisi Üzerine Düşünceler başlıklı yazısında, ‘doğa bilimlerinin geleneğinden hareketle insan davranışının pozitivistik bir çerçevede anlaşılması, bilginin keşfedilmek üzere orada öylece bizi beklediği varsayımına dayanır,’ diyor ve ‘normatif’ olan bu yaklaşıma göre bilgi ve keşfin yeri kapalı bir mekân ya da bilimsel faaliyet sürecinde -yöntem ve biraz da modernizmin imanının gücüyle- bağlamından koparılabileceği varsayılan zamansız, mekânsız sosyal olguların içinde cereyan ettiği bütün bir dünya olarak laboratuardır, diyerek ekliyor. Göregenli’nin aktarımıyla, Tappan’a göre, geleneksel psikolojinin psikoloğu bir bilim adamı, araştırmacı ve gözlemci olarak garantiye alan ahlaki söylemini üretirken onu, psikolojik bir obje olarak, söyleminin bir parçası olarak güç, kimlik, iktidar gibi gerçek hayata ilişkin alanlardan azade kılan şey, tarafsızlık mitidir. Bunlara bağlı olarak denilebilir ki; olgunun bilgisine ne yapılacağına karar veren anlam ve değer sahibi insanın hiç şüphesiz kendilemediği hiçbir şey yokken, psikolojinin bilimsel olarak nesnel ve politik olarak tarafsız olma iddiası mümkün değildir. Eleştirel psikologlar, bu temel nüanslarla, geleneksel psikolojinin kabullenilmiş pratikler üreten ve toplumdaki hükümran iktidar yapılarıyla uyumlu fikirler yayan tavrına eleştirel, alternatif bir duruş edinir. Akıl hastalıkları, saldırganlık, zekâ, cinsellik gibi psikolojik olgulara alternatif okumalar sağlar.

Derek Edwards’ın söylem analizi ve konuşma analizinden yöntem ve kuralların psikolojik kavramlara uygulanması olarak tarif ettiği söylemsel psikoloji, ‘dilin içsel hâller olarak etiketlenen ve dışsal realiteyi tarif eden açık seçik bir işaret takımı olduğu varsayımına’ meydan okur. Dili ‘yeniden üreten’ olarak kavramsallaştırmak! Söylemsel psikologlar, insanların gündelik etkileşimlerinde, diğerleriyle ‘söylemlerinde’ dili nasıl kullandıklarıyla, dilin icra edici işleviyle ilgilidirler. Dile bakışlarındaki sosyal gerçekliği inşa edici rol atfı, dile dönüşe gönderir; bireyden, yani onların niyet ve amaçlarından dile -ve onun üreten potansiyeline. Bir dünya tasavvuru olarak söylem… Sosyal eylem biçimi olarak laflara bakmak! Söylemsel psikologlar, gündelik psikolojik kategorilerin söylemde nasıl kullanıldığına odaklanırlar, amiyane tabirle, insanların olaylar hakkında konuşurken ne yaptığına bakarlar. Bu bakımdan söylemsel psikoloji, inşa edici ve icra edici dil kullanımı anlayışıyla alışılmış, popüler psikolojik fenomenlere (hafıza ve nedensellik yükleme, tutum ölçümleri, duygular vb.) dair alternatif bir bakış sağlar.

Foucault ve Derida gibi post yapısalcı Fransız felsefecilerinin çalışmalarının çizdiği rotada söylemsel psikolojinin olaylara dair, insanların yaptıkları inşa edici işi vurgulayan görüşünden farklı olarak, doğrudan dilin inşa edici gücüne vurgu yapan yapısökümcülük ve Foucaultcu söylem analizi için üçüncü sosyal inşacılık modeli diyebiliriz. Bu yaklaşım söylemsel psikolojinin, tekil bireylerin dili inşa etmesi mikro bakışına karşıt olarak makro bir sosyal inşacı perspektif sağlar. Dilin inşa edici gücünün sosyal yapıların altında saklı olduğu görüşüne odaklanır. Bu görüş açısından, örneğin cinsellik ve akıl hastalığı hakkında konuşma ve düşünmeye tek tek bireylerin inşa ettiği bir gerçeklik mikro bakışı ile değil, iktidar ve güç ilişkileri bakımından makro bakış açısıyla bakılır. Burada amaç söylemin bu açıdan yapısökümüne giderek ideolojik ve iktidar etkilerini saptamaktır. Derrida, şeylerin sahip olduğu yegâne gerçekliğin dilin sembolik alanında verili olduğunu ve ‘metnin dışında bir şey olmadığını’ söyler. Bu rölativist bakış, aslında sosyal gerçekliğin inşa edilen olduğuna işaret eder. Burada odak nokta olan ‘metin’ içinse, Burr’un aktardığına göre Denzin şöyle diyor: Metin; okumaya, seyretmeye ya da işitmeye uygun herhangi basılı, görsel ya da işitsel bir üretimdir. Okuyucular bunlarla etkileşip bunları yorumladıkça metni yaratırlar. Bir metnin anlamı her zaman belirsiz kalır, açık uçlu ve de etkileşimseldir. Yapısökümü, metinlerin eleştirel analizidir.

Constructivism-yapılandırmacılık görüşü mutlak gerçekliğin, varsa bile, bilgisine ulaşılamayacağını ve gerçekliğin her kişinin kendi yaşantısal dünyasında kişinin kendisinin kurduğu bir şey olduğunu söyler. Her kişinin dünyayı farklı bir şekilde algılaması… Bu, algının, idealde dünyanın gerçek temsilinin içselleştirilmesi oluşuna tepkidir denebilir. Buna paralel olarak, Burr, bu görüşü savunanların gerçek dünyanın her birimiz için farklı bir mekân olduğunu söylediğini aktarıyor. ‘O ya da bu görüş açısındaki bir kişi kendi fenomenal dünyasını ortaya çıkarmakla meşguldür…’ Burada, Kelly’nin kişisel inşa psikolojisi-nin ve hikâyeleştirici (narrative) psikolojinin, dünyaya dair inşalarda değiştirme ve yeni eyleme ihtimallerini yaratabilme açısından kişisel faillik vurgusu önemli, ayırıcı bir noktadır.

Sosyal İnşacılıkta Farklılıklar ve
Sosyal İnşacıların Üzerinde Tartıştığı Temel Meseleler

Dazginger’in işaret ettiği üzere geleneksel psikolojiye bir tür gerilla harbi olarak radikal eleştirel tavra sahip sosyal inşacılığın paradoksal olarak popüler olana muhtaç olması ve kendini ancak negatifinin aynasında var ediyor olması bakımından eleştiri; güçlü-zayıf, aydınlık-karanlık sosyal inşacılık gibi ayrımlara karşın Vivien Burr’ün daha değer yüksüz bir kavramsallaştırmayla mikro-makro sosyal inşacılık olarak işaret ettiği üzere (söylemsel psikoloji ve Foucaultcu söylem analizi özelinde) araştırma odağı; Edwards, Potter ve Aschmore’un 1995’de yazdığı meşhur Death and Furniture makalesiyle alevlenen, esasında gerçekliğin inşa olduğu fikrine sıcak bakan fakat bazı dipçizgilerin de korunması gerektiğini savunan eleştirel realistler ile metnin dışındaki gerçekliği reddeden rölativistler arasındaki gerçeklik-görecelilik tartışması; bahsettiğimiz mikro-makro sosyal inşacı psikolojilere paralel olarak onların arasındaki kişisel faillik ve özne ölümüne vardırılabilir faillik tartışması; sosyal inşacı yazarların şahsi teorik yönelimlerine bağlı olmakla birlikte daha ziyade dilin analizine odaklı idiografik, niteliksel duruş çerçevesinde araştırma yöntemleri sosyal inşacı yazarların üzerinde tartıştığı temel meselelerdir denebilir. Bunların yanında, Sibel Arkonaç’ın Psikolojik Bilgide Yerel İnsan Tasarımı başlıklı yazısında işaret ettiği üzere, bilimsel bilginin oturduğu temel olarak batılı teorilerin batılı olmayanlara ithali, batıdan hareketle batıya doğru tektipleştirilmeye karşın, örneğin bizimki gibi toplulukçu bir kültürde -Descartesci paradigma özelinde- psikolojinin temel dokusunu oluşturan, tartışılmadan sahiplenilmiş ‘birey’, ‘öteki’, ‘fail’, ‘özne’, ‘gerçeklik’ gibi kavramlara ve yani Descartesci kartezyen tasarım ya da -psikolojide yeni epistemolojiler olarak- sosyal inşacı, söylemsel psikoloji tartışmalarının önüne, kendi dünya kavramsallaştırmalarımıza dair tartışmaları yerleştirmemizin gerekliliği önem arz etmekte.

Bitirirken…

Yazının ilk cümlesinden bu yana saklı bir tedirginlikle peşi sıra akan sözcükler, yazanın son kendilemesinde, geniş bir alana dair ancak bir panorama oluşturma amacının güdüldüğünü vurgulayarak ve başlangıç anlamında makul bir tanıtım yazısının ortaya çıkmış olduğunu umduğunu dillendirerek -tabii tedirginlikle- nihayet yazının bu son cümlesinde noktaya varıyor.

 

Kaynaklar

Arkonaç, S. (2006). Psikolojinin Değişen Paradigması ve Değişmeyen Sorunları. Türk Psikoloji Bülteni, 1 (39) 1–12.

Arkonaç, S. (2006). Psikolojik Bilgide Yerel İnsan Tasarımı. Türk Psikoloji Bülteni, 12 (39) 13-20.

Burr, V. (2012). Sosyal İnşacılık (2. Baskı). (S. Arkonaç, Çev.). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık. (Orijinal basım tarihi 2003.)

Edwards, D. (2005). Söylemsel Psikoloji. s/257-274 K.L.Fitch & R.E.Sanders (Eds.) Handbook of Social Interaction. Lawrence Erlbaum Associates. Publishers Mahwah, New Jersey London. (S. Arkonaç, Çev.).

http://sibelarkonac.blogspot.com.tr/2014/09/edwardsd.html

Fox, D., Prilleltensky, I. ve Austin, S. (Eds.) (2012). Eleştirel Psikoloji (1. Baskı). (TODAP Çev. grubu). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2009.)

Göregenli, M. Sosyal Psikoloji’den Hareketle Sosyal Bilimlerde Olgu-Değer İlişkisi Üzerine Düşünceler.
http://melekgoregenli.blogspot.com.tr/2013/12/sosyal-psikolojiden-hareketle-sosyal.html

Gulbenkian Komisyonu, (2012). Sosyal Bilimleri Açın, Sosyal Bilimlerin Yapılanması Üzerine Rapor (9. Baskı). (Ş. Tekeli, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1995.)

Langenhove, van L. (1995). Theoretical foundations of experimental psychology and its alternatives. J.Smith, R.Harré ve L.van Langenhove (Eds.) Rethinking Psychology, s/1-9 Sage Publication. (S. Arkonaç, Çev.). http://sibelarkonac.blogspot.com.tr/2014/09/van-l.html

Özlem, D. (2013). Felsefe ve Doğa Bilimleri (1. Baskı). İstanbul: Notos Kitap Yayınevi.