Sosyal Psikolojinin Sosyalliğinden İçeri
Sercan Karlıdağ
Ege Üniversitesi
Psikoloji Böl. Öğr.
Sosyal Temsiller Teorisi, Moscovici, Merleau-Ponty, diyaloji, Bakhtin, Marková, Ego – Alter, Arendt, kolektif politik sorumluluk… Büyük ölçüde, [belki ilkokuldan kalma bir alışkanlıkla] yeni öğrenilen isim–sözcükleri cümle içerisinde kullanma ihtiyacıdır ki sosyal psikolojinin sosyalliğini konuşma girişiminin ürünü bu yazı, okuyanına, malum ihtiyaca hem ortak hem destekçi rolünü peşinen biçmektedir.
* * *
Sosyal psikolojide hâlihazırda farklı iki paradigma ayırt edilebilir. İlki insan davranışını determinist ilişkiler üzerinden ele alan, daha çok davranışı modelleyerek öngörme niyetiyle, çeşitli yöntemlerle yaptığı araştırmalarda elde ettiği verilerin nesnel istatistiksel analizleri üzerinden hareket eden pozitivist paradigma, ki sosyal psikolojide en uygun ifadesini davranışçı ve bilişsel sosyal psikolojide bulmaktadır; ikincisi, insanı tüm sosyalliği içinde kavramaya çalışan, kültürel yaklaşımıyla ön plana çıkan hermenötik ya da anlamacı yaklaşım, ki bu yönelim 1960’larda yetkin eserler ile tanınan fenomenolojik inşacılıktan, Harré ve Secord’ un (1972) etojenik psikoloji yaklaşımına, Gergen’in (1973) deklarasyonuyla başlayan ve post–modern vurgusuyla radikal inşacılığa kadar çeşitli tonlarda pek çok anlayışı barındırmaktadır. Söz konusu tonların bir ucunda Gergen’in inşacılığı bulunuyorsa, diğer ucunda Moscovici’nin sosyal temsiller kuramı bulunmaktadır.[1]
Ayırt edilen paradigmalar arası (ve özelinde, paradigmalar içi) sosyali/sosyal gerçekliği kavrayış farklılıkları, bireye dair farklı ontolojik tasarımlar biçer. [Monteil’in tariflemeleriyle] ilki olan pozitivist yönelimli/Amerikan sosyal psikolojisi “algılayıcı” ya da “bilgi işlemci” bireyin perspektifini benimserken; ikincisi insanı, birey veya grup olarak, sosyal çevreyi etkileyen ve ona katılan bir varlık gibi düşünen bir anlayış olarak belirir. Monteil, tariflemesinin devam sözcüklerinde, bu iki anlayıştan birincisinin bilişsel psikolojiye çağırırken ikincisininse sosyoloji gibi sosyal bilimlere çağırdığına işaret eder. “Ama sosyal psikoloji açısından, ilişkide bulunduğu bu bilimsel dallarda kendini bulmak değil, yaklaşımını besleyecek yeni kaynaklar bulmak söz konusudur. Sosyal psikoloji, bilişsel psikoloji ile bilgi sosyolojisi arasında bir medyan dal olmadığı gibi, psikolojinin sosyal eki veya sosyolojinin psikolojik uzantısı da değildir.”[2] Moscovici (1970), sosyal psikolojiyi, ideoloji[3] (sosyal temsiller) ve sosyal iletişime ilişkin olguların bilimi olarak tariflerken, [1] sosyal psikoloji bir sosyal bilim ve [2] özgül bir disiplindir, kalkış noktalarından hareketle işe başlar. O’nun problem addettiği, sosyal psikolojinin motoru gibi işleyen Amerikan sosyal psikolojisiyle bir tür davranışsal bilime dönüşen sosyal psikolojinin, hedef noktasının, toplumdan bireysele ya da bireylerarası davranışa doğru kaymasıyla, disiplinin sosyal ve politik bir bilim olma niteliğinin gölgede kalışı ve hatta unutulmasıdır. Malum iki noktanın üzerine, “salt bireysel, taksonomik veya diferansiyel bakış açılarının ne tür bir yanıltıcı etkide bulunduğu”na vurguyla, “insan psikolojisiyle insan toplumunun birlikte oluşumunu ve bunların birbiriyle eklemlenişini açıklayabilecek tek yaklaşım olan dinamik bir perspektifi benimsemek” gerektiğini söyler. Moscovici’ye göre, ancak bu yoldan, sosyal psikoloji kendine özgü kuramsal sorunları olduğunu iddia edebilir ve insanın bilgisine özgün bir biçimde katkıda bulunabilir.[4] Bu ‘kıstas’ı, yazının fikir örgüsünün akışı süresince, algı dâhilimizde ön sıralara yerleştirmemiz gerekiyor.
Paker’e göre, “Batılı olmakla birlikte hermenötik bir okumaya izin veren, Batı merkezli olmaktan belli ölçülerde uzaklaşmış yaklaşımlar, akademik anlamda hem yerli bilginin üretilmesine izin vermekte, hem de Batı dışı toplumların anlam üretme sürecini, toplumun öznel gerçekliği içinden anlama imkânı sağlamaktadır. Batı dışı toplumlarda anlamacı[5] bir sosyal psikoloji, öncelikle toplumu kendi dinamikleri içinde kavrama, kendine özgü sorunları araştırma gündemine getirme, eleştirel bir perspektifi koruma ve yeni anlayışlar geliştirebilme anlamında bazı avantajlar sağlamaktadır.”[6] Paker, Batı dışına özne olma imkânı veren, demokratik bir sosyal psikolojinin önemine işaret eder. Bu noktada yukarıdaki [yine Paker’den olan] alıntıda, sosyal psikolojideki paradigmalar panoramasında, pozitivizm dışı kampta yer edinen, Sosyal Temsiller Teorisi [bundan sonra STT] yazıya temel bir zemin sağlayacak.[7]
STT, ‘bireysel temsil’e karşılık, istikrarlı ve objektif oluşuyla sosyolojik olguların özerkliğinden temelli ‘kolektif temsil’den söz eden Durkheim sosyolojisinden beslenir. “Sosyal temsil kavramını sosyal psikoloji literatürüne sokan Moscovici bu kavramı aynen almamıştır. Durkheim’ın kolektif temsil ile bireysel temsil arasında bir karşıtlık kurduğunu, dolayısıyla dikotomik bir model oluşturduğunu söyleyen Moscovici’ye (1976) göre, gerçeklik (realite), bireysel gerçeklik ve sosyal gerçeklik olarak ayrı ayrı parçalardan oluşuyor gibi ele alınamaz. (…) Sosyal temsiller, gerçekliğin bir yandan kişinin tarihi ve yaşantısı tarafından bireysel olarak, öte yandan kişinin ait olduğu sosyal ve ideolojik sistem tarafından kolektif olarak yeniden inşasıdırlar.”[8]
Vardığımız bu noktada, Marková’nın, STT’yi sosyal bilginin teorisi oluşuyla ele alışı, sosyal psikoloji disiplinini birleştiren epistemolojik güç tahayyülünde ve bireyle sosyal olanın karşılıklı konuşmasına dayalı (diyalojik) kavrayışındaki yeni ontolojik zeminde, dikkate değer bir yaklaşım olarak görünmektedir.[9] Bunu açmaya çalışalım.
* * *
Merleau-Ponty, algılanan dünyada dışarıdan görünen insanı bulgulama teşebbüsüne soyunur. Bu teşebbüsten söz etmek konuyu ele almada makul bir girizgâh sağlayacaktır.
Düşüncelerini “varolduğumuzu duyumsuyorsak, ancak başkalarıyla çoktan temasa girmiş olduğumuz için duyumsuyoruz; düşüncemiz de hep kendimize bir geri dönüş – başkasıyla alışverişimize çok şey borçlu bir geri dönüş,”[10] sözleriyle serimler Merleau-Ponty. Bunu, birey ve sosyal olanın [ki bunu birey ve toplum/ grup yahut iletişimin sembolik düzeninde, ben ve öteki/diğeri/başkası, Ego ve Alter şeklinde açımlayarak kavram çerçevesinin yayvanlığında kavramak isabetli olacak] karşılıklı bağımlılığıyla, birinin diğerini var ettiği diyalojik bir yapıya işaret edişiyle anlamaya çalışalım. “Yetişkin insan da kendi yaşamında kültürünün, eğitiminin, kitapların ve geleneğin kendisine görmeyi öğrettiği şeyleri bulguluyor. Hep belli bir kültür üzerinden temas ediyoruz kendimize; en azından dışarıdan edindiğimiz ve kendimizi tanımamızda bize rehber olan bir dil üzerinden temas ediyoruz.” Dil ve diğer kültür öğeleri (din, bilim, hukuk, ahlak, sanat, felsefe v.d), yani tekil insan varoluşunun büyük formları[11], bu tasarımda sosyal olanla buluşma noktalarını ifade eder görünüyor. “Bundan dolayıdır ki araçsız, tarihsiz saf bir benlik ya da zihin her ne kadar çevremizden gelen düşüncelerin bizi düpedüz belirlemesinin karşısına çıkardığımız eleştirel bir makam ise de, tamamlanıp etkili bir özgürlüğe kavuşması ancak dil aracını kullanmakla ve dünyanın yaşamına katılmakla olur.”
Merleau-Ponty’nin sözlerine kulak verdiğimiz bu ufak girişin ardından, [sosyal bilginin teorisi olarak] STT’ nin, ontolojik düzleminin referans noktalarını tayin edebilmek adına tanışmamız gereken biri var: Mikhail Bakhtin
Sibel Irzık, Bakhtin’in seçme yazılarının derlemesinden oluşan Karnavaldan Romana isimli kitabın önsözüne, şu sözlerle başlıyor[12]: Mikhail Bakhtin yazarlığının en erken döneminde, yani 1920’lerin başlarında yazdığı “Estetik Etkinlikte Yazar ve Kahraman” başlıklı incelemede, insanın başkalarına nasıl göründüğünü görmek için aynaya bakmasının ne denli boş, hatta sahtekârca bir çaba olduğundan söz eder. Hiç kimseye aynada kendimize göründüğümüz gibi görünemeyiz; çünkü aynadaki imge bir başkasına bakmayan, bir başkasının bakışını öngörmek ve yanıtlamak durumunda olmayan bir insanın imgesidir. Dışarıdan nasıl göründüğünü anlamaya çalışırken dışarıyı dışlamış birinin görüntüsü. Ne kadar gülümsese, kaş çatsa ya da dil çıkarsa da, dışarıdan bir bakışla etkileşim içinde biçimlenecek her türlü ifadeden yoksun kalmaya mahkûm, eksik bir yüz. Öyleyse yalnızca başkalarına nasıl göründüğünü değil, düpedüz kendini göremeyen biri.
Bakhtin, 1960’larda Dostoyevsky üzerine çalışırken defterine düştüğü notlarda, “Yeraltındaki Adam Aynanın Önünde” başlığı altında, basit bir aynaya bakma fiilinin bile, bakış açılarının ve bilinçlerin karmaşık kesişmesi ve kompleks söyleşileri olduğunu söyler. (Stam, 1989, 1992) Aynada başkalarının bilincinden hayatımıza bakarız. Orada kişisel ve toplumsal ilişkilerimiz, onların bize bakışları; bizim o bakışları algılayışımızın ilişkisi vardır.[13] Kişinin ancak bir başkası yoluyla kendini bir bütün olarak ortaya koyabildiği, öteki tarafından görülebileceğini bilmenin benliği tanımladığı, öznenin ancak özneler arası bir ilişki biçiminde varolabildiği bu fenomenolojik model Bakhtin’in uzun ve çalkantılı yazarlık yaşamı boyunca çeşitli değişimlere uğramış, birçok kez farklı terimlerle yeniden yorumlanmış. Ama yine de Bakhtin’in felsefeden dilbilime, edebiyat tarihi ve eleştiri kuramlarından teolojiye, toplum bilimlerine, psikanalize dek uzanan çalışmalarını gevşek ve çelişkili de olsa bir bütün olarak görmek için çok elverişli bir çıkış noktası oluşturuyor.[14]
[Marková’nın aktarımıyla,] Michail Bakhtin (1895–1975) hayatının büyük bir kısmında, Sovyet Rusya’da kendi arzusu dışında akademik kurumların dışında bırakılarak yaşamış, bir Rus felsefecisi ve edebiyat bilginiydi. Çalışmaları son yüzyılın son kısmında “yeniden keşfedildi” ve Avrupa ve Amerikan bilim dünyasına girmeye başladı. Marková’ya göre, izini yirminci yüzyılın ilk yıllarındaki yeni–Kantçılığa kadar sürebilmemize ve ‘karşılıklı konuşmaya dayalı oluş kuralının’ Yahudilikten ve Hıristiyanlıktan gelmesine rağmen, karşılıklı konuşmaya dayalı olma fikri Bakhtin’in çalışmaları üzerinden yeniden keşfedilmiştir.[15] Bakhtin’in karşılıklı konuşmaya dayalı oluş kavramı, insanların dünyayı ötekilere göre kurduğu ve benliğin bütün varlığının, ötekilerin dili ve ötekilerin dünyasına göre yönelim kazandığı fikrine oturur.[16] Bakhtin için var olmak, öteki için ve ötekinden doğru var olmaktır. İnsanoğlu içsel dünyasının mutlak hâkimi değildir; kendiyle ötekinin gölgeli bölgesinde var olur (Stam, 1992).[17]
Öyle ki her kelime, insanın kendisiyle öteki arasındaki bir köprüdür. Bu köprünün bir ayağı kendisine dayanıyorsa, diğer ayağı da muhatabına dayanmaktadır. Bakhtin, bu noktada her ben deyişte, ötekinin bu ben deyişin içinde olduğunu söylemektedir. Konuşma ve varoluşumuz karşılıklı duruşlara dayalıdır; sohbettir (dialogical). O’na göre benliğin oluşumundan belleğe kadar psikolojik alanımız da toplumsal varoluşumuzdan ayrı olamaz. Kişinin kendinin farkına varması, kendine bakması ve bakarken başkasının gözleriyle, sınıfının, grubunun, çevresinin diğer temsilcisinin gözleriyle görmesiyle gerçekleşebilir.[18]
Marková, “Sosyal Temsiller ve Demokrasi” başlıklı yazısında Allport’un tanımı üzerinden gezinerek bildik sosyal psikoloji tarifinde sosyal olana yabancı bir ontolojik temel olduğunu tartışıyor ve Allport’un aşina sosyal psikoloji tanımı gibi, tanımın sosyal olana bigâneliğini de aşina olarak sunuyor. O’nun ortaya koyduğu şey; birey ve sosyal olan arasındaki kopuk bağın reddiyesi ekseninde, aksine karşılıklı konuşma hâline dayalı bir etkileşimsellikle, Ego ve Alter’in bizatihi sembolik ve iletişimsel karşılıklı bağımlılığını varsayan ontolojik düzlemde, STT’nin, sosyal psikolojideki teorik çeşitliliğe bir zemin sağlayabileceği ve sosyal psikoloji disiplinini tümleyici, holistik bir bakış getirebileceğidir.
Marková’ya göre; “hepsinin ötesinde, insan dünyasında olmak demek, sembolik olarak iletişim kurmak demektir. Bu konuma göre, birey ile sosyal olana neden iki ayrı bağımsız birim gibi muamele edemeyeceğimizi kolaylıkla anlayabiliriz. Birey ve sosyal olan iletişim içindedir. Bireyle sosyal olanı Ego – Alter veya Ben ve Ötekiler hâlinde yeniden tarif edeceğiz. Ben ve Ötekiler veya Ego – Alter karşılıklı şekilde biri diğerini birlikte kurar ve herhangi bir durumda bağımsız birimler olarak muamele edilemezler.”[19] Bu noktada denilebilir ki kalkış noktası olarak tekil birimlerin (bireyler, gruplar) “davranışı” yerine, etkileşim[20] kavramını dikkate almadan, STT’nin özgüllüğünü anlayamayız. Fakat sosyal psikoloji dâhil bütün bilimlerde, uzun zamandır kullanılagelen etkileşim kavramı tartışmaya açık durmaktadır. Etkileşim kavramı, birkaçını belirtmek gerekirse, istatistiksel etkileşimden Husserlyen ve Schützyen fenomenolojinin tahayyülündeki etkileşime, oradan sembolik etkileşime dek farklılaşan, muhtelif bir anlam ranjına gark olmuştur. STT açısından etkileşimin özgüllüğünü sağlayan şey, onun ontolojik mahiyetidir. Tıpkı göreli fizik açısından elektromanyetik alan kavramı olduğu gibi, etkileşim kavramı da yeni bir gerçeklik tayin eder. Etkileşen unsurlar, tamamlayıcı olarak, bir diğerini belirler; kurumlar karşısında çevreyi, kurumlar karşısında grupları, bir grup karşısında başka bir grubu –yahut daha genel ifadeyle– Ego karşısında Alteri.[21] Eğer Ego – Alter iletişimin ontolojisi ise ve bunu takiben, insan zihninin ontolojisi ise, düşünme ve iletişimin pek çok türünü üreten de karşılıklı konuşma hâlidir. Dolayısıyla, karşılıklı konuşma hâli, sosyal bilimin karşılıklı konuşma teorisi için, sözgelimi, sosyal bilgi teorisi olarak sosyal temsiller teorisi için bir zemin sağlayabilir.[22]
Böylelikle, eğer bu yeni gerçekliğin ontolojisini benimsersek, örneğin, Ego ve Alter tümleyen olarak bir diğerini açıklarsa, bu ayrıca onların bir bilgi nesnesine olan ilişkilerini belirleyecektir. Bu nokta, temel Ego–Alter–Object üçlüsünü hangi yolla kavramamız gerektiğidir (Moscovici, 1972; 1984; Marková, 2003). Jodelet (2008), bize, malum Ego–Alter–Object üçlüsünün 1970’den beri Moscovici’nin sosyal temsiller epistemolojisinin bir parçası olduğunu hatırlatır (Moscovici, 1970).[23] Moscovici, bütün akademik kariyeri boyunca her zaman iletişimsel ilişkideki değişmenin gücü olarak Ego – Alter arasındaki gerilimi ön planda tutmuştur. ‘Gerilim’ kavramıyla sosyal bilgi teorisinin dinamik birimini, karşılıklı konuşmaya dayalı bir üçlü şeklinde öne sürebiliriz. Ego–Alter–Object, içerisinde unsurlarının içsel olarak ilişkili olduğu bir üçlüdür (Moscovici, 1984).[24]
* * *
Yazıdaki fikir örgüsünü gözettiğimizde, başta, ilk yıldız ayrımından sonra, sosyal psikolojinin farklılaşan paradigmatik yaklaşımlarının birbirinden ayrışan sosyal gerçeklik tasarımlarıyla giriş yapıp sosyal bilginin teorisi tasavvuruyla epistemolojik bir kopuş olarak sunulan Sosyal Temsiller Teorisi’nden söz ettik. Ardından, önce varoluşçu fenomenolojik perspektifle Merleau-Ponty’nin görüşlerinden ve esasen Bakhtin’in aynadaki aksinden kopya çekerek (!) Marková’nın, STT’nin özgüllüğünü, birey ve sosyal olanı iki ayrı birim olarak ikame ettirmeksizin, karşılıklı konuşmaya dayalı oluşla ortaya koyduğu ontolojik düzlemi açıp karşılıklı konuşmaya dayalı üçlüyle [Ego–Alter–Object] ki ‘diyalojik sacayağı’ demeyi düşünebiliriz sanki buna (?), tamamladık ve sosyal psikolojinin sosyalliğinden içeri fikir fikir gelmiş olduk. Yazı bu açıdan amacını gerçekleyebildi gibi görünse de, başlarda Moscovici’ ye atıfla resmettiğimiz, sosyal psikolojinin sosyal ve politik veçheleriyle özgül bir sosyal bilim olması gerekliliğinden hareketle, sosyal psikoloji disiplinin etik–politik meselelere olan konumuna, sosyal psikolojinin ‘sosyal’ sorumluluğuna dair sözümüz eksik kalmamalı. Tüm bu girişimi bir tarif olarak görürsek bu tarif, sosyal psikolojinin ürettiği bilginin, buna yazının muhtevasını gözetirsek ‘sacayağı’nda pişen yemeğin diyelim, herkesin lezzetli bulmasını sağlayacak bir tarifini [ki esasında hiç de gizli yahut esrarengiz olmayan bir tarifini,] vermenin bilincinde kıymetli değil midir?
Göregenli, “sosyal psikolojinin sosyal sorunları anlama ve çözümler üretme arayışı önündeki epistemolojik engeller üzerine yürütülen tartışmalar, diğer sosyal bilim alanları içindeki değişimlerden de etkilenerek yoğunluk kazanmış ve pek çok yeni gelişmeye yol açmıştır,”[25], [26] demektedir. Fakat modernizme karşı post–modernist akımların, özne–nesne tartışmasına yönelik akıl yürütmelerin ve evrensellik–tikellik geriliminin ilgiyle karşılanıyor olmasına muhalif bir sesle “modernizmin evrenselliği ve tektip insan tasarımına yönelik bu eleştirilerin dünyada olduğu gibi Türkiye’de de özneye, tikel olana, kültüre ve fark’a vurgu yapmanın ötesinde, ‘yerel’in sorunlarına gerçekçi ve akademik, politik bir müdahale önerisi geliştirme kaygısı taşıdıklarını söylemenin zor göründüğünü” ifade ediyor.
Day ve Tappan’a göre, (1995) geleneksel psikolojinin psikoloğu bir bilim adamı, araştırmacı ve gözlemci olarak garantiye alan, ahlaki söylemini üretirken onu, psikolojik bir obje olarak söyleminin bir parçası olarak güç, kimlik, iktidar gibi gerçek hayata ilişkin alanlardan azade kılan şey, tarafsızlık mitidir.[27] Denilebilir ki doğa bilimine yaklaşan pozitivist yönelimli ana akım psikoloji kavrayışının tarafsızlık miti de, “bütüncül teoriler karşısında perspektif çokluğunu, evrensellik karşısında yerellik ve tikelliği, hakikat karşısında yorumu ve göreliliği koyan, fakat [yine] dünyayı anlamanın sosyal politik bir akademik öneriye dönüşmediği bu yaklaşımların”[28] var ettiği estetize edilmiş ruh hâlleri[29] de sosyal psikolojinin sosyal sorumluluğunu unuttuğu ve unutturduğu oranda, aslında netameli bir eğilimi paylaşırlar.
Göregenli’ye göre; Lewin’in ünlü sözü, “hiçbir şey –dünyayı tasarlamakla kalmayıp aynı zamanda onu keşfetmemize yarayan– iyi bir teori kadar pratik değildir,” bu noktada bilginin kurucu sayıltılarının ve mevcut epistemolojik kavrayış farklılıklarının olmasına rağmen “üretilen bilginin geçerliğine ilişkin en önemli ölçütün, onun ‘hayatı değiştirebilme gücü’ oluşu”na vurgusuyla oldukça değerli bir mottodur. Arendt, kötülüğün sıradanlaştığı mevcut toplum düzenine baktığında, modern ahlaksal öznenin zihinde kategorik olarak tasarlanan diğeri referansının, birlikte yaşanan somut diğerlerinin yaşamını güvence altına almadığını söyler; ahlaksal özne, diğerinin yok edilmesine izin verdi ve veriyor. O’na göre ortak yaşam kipinin temini adına yapılması gereken, insanın kendi yaşam ortakları olarak diğerleriyle birlikte iyi yaşamasının koşullarını aramaktır.[30] Bu noktada elbette sosyal psikoloji bilgisine ihtiyaç vardır. “Açıktır ki sosyal psikoloji tıpkı diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi hayatı değiştirme iddiasını doğasında bir varlık nedeni olarak bulundurur, yani kendiliğinden ideolojiktir ve akademik sosyal psikolojinin, sosyal olgulara tepki verme sorumluluğu, sosyal gerçeklikle bilimsel bilgiyi birbirinden ayırarak ve buluşmalarını hayatın rastlantısal akışına bırakarak sağlanamaz.”[31]
Sosyal psikolojiye ontolojik ve epistemolojik her bakış, ancak sosyal hayatın sorunlarını parantez içinden çıkarma ve yerele dokunmanın, iktidarın hayata geçirdiği yeni hegemonya biçimlerine karşın eşitsizlik ve adaletsizliklerin önüne geçme arzusundaki özgürleştirici sosyal psikoloji bilgisinin kolektif politik sorumluluğunda, sosyal psikolojinin sosyalliğinden içeri anlamlı ve değerlidir. Böylesi hâlde “iş, işyerinde; söz, mitinglerde; düşünce, yastıkta”[32] kalmaktan öteye gidebilir.
Kaynaklar
Bakhtin, M. (2001), Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yayınları.
Bilgin, N. (2013), Sosyal Psikoloji, Ege Üniversitesi Yayınları.
Göregenli, M. (2007), Şerif’ten Sonra Türkiye’de Sosyal Psikolojinin ‘Sosyal’liği ve Sosyal Sorumluluğu Üzerine Düşünceler, E. Aslıtürk ve S. Batur (haz.), “Muzaffer Şerif’e Armağan” içinde, İletişim Yayınları, 217-240.
Göregenli, M. Sosyal Psikoloji’den Hareketle Sosyal Bilimlerde Olgu–Değer İlişkisi Üzerine Düşünceler,
(http://melekgoregenli.blogspot.com.tr/2013/12/sosyal-psikolojiden-hareketle-sosyal.html).
Marková, I. (2004), Sosyal Temsiller ve Demokrasi, “Doğunun ve Batının Yerelliği” içinde, S. Arkonaç (haz.), Alfa Yayınları, syf.121-159.
Marková, I. (2008), The Epistemological Significance of the Theory of Social Representations, Journal for the Theory of Social Behaviour, 38:4, syf.461-487
[1] K. Oya Paker, Batı Dışı Toplumlarda Sosyal Psikolojiyi Yeniden Düşünmek: İnşacı Yaklaşımın İmkânları Üzerine Bir Deneme, (“Doğunun ve Batının Yerelliği” içinde.), Alfa Yayınları, 2004, syf. 208-209.
[2] J. M. Monteil, Le Soi et le Contexte; akt. Nuri Bilgin, Sosyal Psikoloji Tek mi? Çok mu?, (“Sosyal Psikoloji” içinde.), Ege Üniversitesi Yayınları, 2013, syf.414-415.
[3] “İdeolojinin, sosyal öneminden başka, zaten az çok belirgin bir biçimde sosyal psikolojinin bir kavramı olarak var olduğunu söyleyebiliriz. Bu kavrama, onun parçası veya kavramsal benzeri olan şu olgular bağlanabilir: tutumlar, önyargılar, kalıp yargılar, inanç veya düşünce sistemleri, sosyal tasarımlar, v.b.”
Serge Moscovici (1970), Sosyal Psikoloji: Özgüllüğü ve Gerilimleri, (Çev. Nuri Bilgin), Seminer dergisi içinde (Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları), Sayı 2/3, Aralık 1983/Ocak 1984, syf. 165-175.
[4] Serge Moscovici, a.g.e.
[5] Burada, denilebilir ki ‘açıklayacı’nın kontrastında, ‘anlamacı’/yorumsamacı sosyal psikoloji kullanımı, alıntının başında nişanesi olduğu üzere hermeneutiğe ve özelinde Weber sosyolojisine çağıran bir yan taşıyor. Daha genelde ise, pozitivizm dışı kampı ve inşacı yaklaşımları işaret ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır sanıyorum.
[6] K. Oya Paker, a.g.e, syf.214.
[7] K. Oya Paker, inşacı yaklaşımın imkânları üzerine olan yazısını “Sosyal psikoloji, beslendiği düşünsel kaynakları bakımından uzun geçmişe sahip olmasına rağmen, henüz sosyal bilim olarak entelektüel mirasını sindirmeden ve özgüllüğü, sınırları, analiz birimi gibi konularda bir noktaya demir atamadan, bir anda kendini, ‘post’ ön ekli yaklaşımlar ve paradigma kaymaları ile karakterize olan bir sosyal bilim Zeitgeist’ı içinde bulmuştur,” cümlesiyle açar. Bu zeitgeist’ı kavramak kuşkusuz önem arz etmektedir. Yazının tam da bu noktasında ancak inşacı psikolojiler ve onlar arasındaki gerilimleri atlamanın eksiklik olacağını söylemekle yetineceğim. Bir paradigmatik kopuşa karşılık gelen sosyal inşacılığın alandaki en güçlü ifadesi olan söylemsel psikoloji ile bir sosyal psikoloji epistemolojisi olarak ortaya konan sosyal temsiller teorisi arasındaki ilişki ve bu disiplinleri kavrayış farklılıkları yazının kapsam sınırını aşmaktadır.
Potter ve Edwards’ın derginin bu sayısında [Onto Online Psikoloji Dergisi, Sayı 08] çevirisi bulunan “Sosyal Temsiller ve Söylemsel Psikoloji: Bilişten Eyleme” başlıklı yazısı, sosyal inşacı kanadın muhalif bir sesi oluşu yönüyle bahsi edilen gerilime girizgâh adına güzel bir başlangıç olabilir diye düşünüyorum. Yazarların, STT ile söylemsel psikolojinin birbiriyle çelişen yanlarını, söylemsel psikoloji kanadından, [1-eylem, 2-temsil, 3-iletişim, 4-biliş, 5-inşa, 6-epis-temoloji ve 7-yöntem başlıklarıyla] yedi aksta ve denilebilir ki bu yazıdaki temel argümanlara kontrast oluşturacak bir açıdan değerlendirdikleri, yani STT’ye eleştirel bir yaklaşımla yürütülmüş bu tartışma okunmaya hayli değerdir.
[8] Nuri Bilgin, Sosyal Psikoloji, Ege Üniversitesi Yayınları, 2013, syf. 253.
[9] Sosyal temsiller alanında, sosyal psikoloji içerisinde, daha teorik düzeyde ya da akım anlamında da, bazı yaklaşımlar ayırt edilmektedir (Rateau, 1999; akt. Bilgin, 2013, syf.370):
- Genetik yaklaşım: Moscovici ve Jodelet gibi öncüleri izleyen araştırmacıların toplandığı bu akım, sosyal temsillerin içeriğinin ve sosyal yapının bunun oluşumuna etkilerinin araştırılmasına odaklaşmaktadır.
- Cenevre ekolü: Doise ve arkadaşlarının başlattığı bu akım, sosyal temsillerin organizasyonunda, temsilin sosyal ortamı, sosyal konumlanışını dikkate almaktadır. Sosyal temsillerin, birey ve grup etkileşimlerinde, iletişimlerde ortaya çıkması nedeniyle, bu etkileşimlerin temsillere ve temsillerinde etkileşimlere etkilerini incelemektedir.
- Aix-en-Provence ekolü: Bu akım, öncülüğünü Abric ve Flament’ in yaptığı araştırmacıları bir araya getirmektedir. Bunlar sosyal temsillerin yapısal özellikleri ve süreçleri üzerinde çalışmaktadır. Temsillerin içeriği ile merkezi ve periferik yapıları üstüne odaklaşmaktadırlar.
Bu açıdan, Marková’nın epistemolojik ve diyalojik/karşılıklı konuşmaya dayalı sosyal temsil modelini, sosyal temsil teori ve yaklaşımlarından biri olarak kavramak yerinde olacaktır.
[10] Maurice Merleau-Ponty, Algılanan Dünya, Metis Yayınları, 2014, syf.52-53.
[11] Bu kavramsallaştırma, Dilthey’den ödünç alınmıştır; bkz. Hermeneutiğin Doğuşu, (“Hermeneutik ve Tin Bilimleri” içinde.), Paradigma Yayınları, 1999, syf.83.
[12] Michail Bakhtin, Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yayınları, 2001, syf.7-8.
[13] Z. Akbal Süalp, Babil Kulesi Tutsaklarına Bakhtin’den Öneriler/ ‘Sesin gelmiyor, sen beni duyuyor musun?’, Toplumbilim, Sayı 14, Ekim 2001, syf.5360.
[14] Michail Bakhtin, a.g.e.
[15] Diyaloji gibi; çokseslilik, karnaval, kronotop v.s kavramsallaştırmaları da Bakhtin’in eserlerinde önemli kavramlar olarak yer edinmektedirler. Bakhtin ve onun yapısalcılıktan ayrılan dil görüşü [özelinde bu kavramları] üzerine fikir sahibi olabilmek adına, Terry Eagleton’un Özgür Edebiyat Dergisi’nde çıkmış “İçimde Kalabalıkları Taşıyorum” başlıklı yazısının ve Maurizio Lazzarato’nun “Diyalojizm ve Çokseslilik” başlıklı yazısının çevirilerine şu adreslerden ulaşabilirsiniz:
http://cigdemsirkeci.blogspot.com.tr/2007/09/iimde-kalabalklar-tayorum.html & http://hayriyeunal.blogcu.com/diyalojizm-ve-cokseslilik-maurizio-lazzarato/2308310
[16] Ivana Marková, Sosyal Temsiller ve Demokrasi, (“Doğunun ve Batının Yerelliği” içinde.), Alfa Yayınları, 2004, syf.128.
[17] Akt. Z. Akbal Süalp, a.g.e.
[18] Z. Akbal Süalp, a.g.e.
[19] Ivana Marková, a.g.e., syf.127.
[20] Marková, makalesinde geçen etkileşimsel epistemoloji kavramsallaştırmasını ve yani etkileşim kavramını, [pasajın devamı okunduğunda anlaşılacağı üzere] naif bir diyalogtan öte, üst satırlarda açımladığımız şekliyle ‘karşılıklı konuşmaya dayalı oluş’la, diyalojik tasarımla eşdeğer bir kullanıma tabi tutar. Şu hâlde, etkileşimi de Bakhtinyen teorik yaklaşımla diyalojizme içkin düşünmeliyiz.
[21] Ivana Marková, The Epistemological Significance of the Theory of Social Representations, Journal for the Theory of Social Behaviour, 38:4, syf.471.
[22] Ivana Marková, Sosyal Temsiller ve Demokrasi, syf.129.
[23] Ivana Marková, The Epistemological Significance of the Theory of Social Representations, syf.471.
[24] Ivana Marková, Sosyal Temsiller ve Demokrasi, syf.140.
[25] Melek Göregenli, Şerif’ten Sonra Türkiye’de Sosyal Psikolojinin “Sosyal”liği ve Sosyal Sorumluluğu Üzerine Düşünceler, (“Muzaffer Şerif’e Armağan” içinde.), İletişim Yayınları, 2007, syf.222.
[26] [Cümlenin devamında:] Haney’e göre (2000) sosyal psikolojinin insan ve dünya tasarımına ilişkin giderek değişen ve bağlama vurguyu öne çıkaran bakış açısı, diğer sosyal bilim alanlarının da, örneğin hukuk alanında suç ve suçlu kavramlarının ele alınmasında büyük değişimlere yol açmıştır.
[27] Melek Göregenli, Sosyal Psikoloji’den Hareketle Sosyal Bilimlerde Olgu–Değer İlişkisi Üzerine Düşünceler,
bkz.: http://melekgoregenli.blogspot.com.tr/2013/12/sosyal-psikolojiden-hareketle-sosyal.html
[28] Melek Göregenli, Şerif’ten Sonra Türkiye’de Sosyal Psikolojinin “Sosyal”liği ve Sosyal Sorumluluğu Üzerine Düşünceler, syf.222.
[29] Estetize edilmiş ruh hâlleri sözü, yazıda, Acar-Savran’a referansla geçmektedir. [Melek Göregenli, a.g.e., syf.222.]
[30] Nilgün Toker, Hannah Arendt'te Politik Sorumluluk ve Yurttaş Sorumluluğu, (http://www.birikimdergisi.com/guncel/hannah-arendtte-politik-sorumluluk-ve-yurttas-sorumlulugu)
[31] Melek Göregenli, a.g.e., syf.230-231.
[32] Eduardo Galeano, Kucaklaşmanın Kitabı, “Sözün ile eylemin uyumunu kutlama”dan.