Söyleşi Kolajı I: Bellek Araştırmacılarıyla Söyleşiler


Hazırlayan:
Beril Sercem Şengül
Üsküdar Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Arş. Gör.

 


Söyleşi I ● H. İlyas Göz
Üsküdar Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Prof. Dr.

Bu söyleşi, yazılı olarak gerçekleştirilmiştir.
 

Bellek konusunda kendi çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Şimdiye kadar bellek yanılması (false memory) konusunda çalıştım ama yakınlarda Türkçeye yönlendirilmiş unutma (directed forgetting) olarak çevrilen ve en az bellek yanılması kadar merak uyandıran bir konuya yöneldim: Deneysel yöntemle “Unut!” dediğimiz uyarımlar, “Hatırla!” dediğimiz uyarımlardan daha az anımsanıyor. Yani, “unutmak istediklerimizi unutuyoruz” gibi görünüyor; peki, sahiden de öyle mi? Bu olasılık, “nahoş anıların isteğe bağlı unutulması” gibi bin renkli bir umuda kapıları ardına kadar açıyor. İşte yönlendirilmiş unutmanın asıl çekiciliği, bu şekilde, belleği kontrol edebileceğimiz izlenimi vermesinden ileri geliyor. Bu olgunun açıklamalarından birisinin isminin de “İnhibisyon hipotezi” (Bjork, 1989) olmasının nedeni tam olarak budur: “İstiyoruz ve nahoş anılarımızın aklımıza gelmesini engelliyoruz!” Çok keyifli tabi ama en sıradan günlük deneyimlerimiz bile bu hayalimize hiç uymuyor: Mutlaka aklımızda tutmak istediğimiz birçok şeyi unutmaya engel olamıyoruz ama aklımızda tutmaya hiç niyet etmediğimiz bazı çok gereksiz ayrıntılar aklımızda kalıyor; bu nasıl mümkün olabiliyor? Bunun en zahmetsiz ama aynı zamanda en ikna edici açıklaması şu olabilir: Belleğimiz bizim düşündüğümüz gibi değil, tersine, bizim henüz anlamaya çok uzak olduğumuz bir şekilde çalışıyor; yani, onun çalışma prensiplerini keşfetmeye henüz yaklaşamadık. Bunu söylemekle belleğin unutma işlevi olduğunu inkâr etmiyorum; benim söylediğim, bu işlemin yönergeyle (niyetle) ilişkisinin olduğuna dair bulguların ve açıklamaların zayıflığıdır. Nahoş anıların unutulduğunu bildiğimiz bir tek olgu var (Freudyen anlamda bilinçaltına itme) ama bilinçaltına itme işlemi bilinç dışı bir işlemdir (klinik psikologlar ve bilişsel psikologlar dâhil birçok meslektaşımızın gayet rahat birbirinin yerine kullandığı apayrı iki kavram); yani kişinin isteğiyle olması bir yana, tam tersine, kişinin bu itme işleminden haberi bile yoktur; yani, isteyerek unutmayla (yönlendirilmiş unutma ile) arasında duvar var, nicelik değil, nitelik farkı var. Oysa yönlendirilmiş unutma olgusunun çok daha basit bir tekrar farkından (selective rehearsal) kaynaklanıyor olabileceğini (MacLeod, 1975) kuvvetle düşündüren yerleşik (established) bulgular var: İşleme seviyeleriyle (Craik ve Lockhart, 1972), dizideki yer etkisi (serial position effect) olguları (örn., Robinson ve Brown, 1926) bu çok daha sade açıklamayı destekliyor (Occam’ın usturası). “Hatırla” veya “unut” yönergelerinin etkisini bu kadar kolay açıklayabilme olanağını ve olasılığını bertaraf edemeden bir de bağlam değişikliği gibi yeni bir açıklamayla gayet güzel zaman geçiriyoruz (Sahakyan ve Kelley, 2002). Benim, doktora öğrencilerimle birlikte yakınlarda başlattığım birkaç araştırmamın amacı işte bu kodlama farklılığı açıklamasını test etmektir; mademki araştırmada öncelik daima mevcut açıklamaların sınırlarına varmaktır o zaman bu ilkenin gereği de yapılmalıdır. Bu temel ilkeyi gözden kaçırıp ses getirecek “Flaş” mekanizmalar elde etme hevesimize yenilirsek daha yakınlarda flaş anı (flashbulb memory, Brown ve Kulik, 1977) ile yaşadığımız hayal kırıklığını tekrar tekrar yaşamaktan kurtulamayız (bkz., McCloskey ve ark., 1988).

Size göre bilişsel psikoloji alanında bellek çalışmalarının en zayıf ve en güçlü yanları nelerdir? Bu açıdan Türkiye’de dünden bugüne neler değişti?

Hem güçlü hem de zayıf yönünü aynı değişken açısından açıklamayı seçiyorum ki bu değişkenin ne kadar önemli olduğunu hatta bellek (genel olarak da zihin) araştırmalarındaki başarının (ve başarısızlığın) belirleyicisi olduğunu en öne çıkarabileyim: Kontrol.

Bellek araştırmalarının hem en güçlü hem de en zayıf yönlerinden birisi değişimlenen değişken(ler)in dışında ama sonuçların iç geçerliğini düşürebilecek faktörlerin etkisini en aza indirecek önlemlerin alınmasıyla ilgilidir. Kısaca “kontrol” dediğimiz bu önlemleri almada bellek araştırmaları başı çekmektedir çünkü daha 1885 yılında Hermann Ebbinghaus unutma konusunu deneysel olarak araştırmıştır. Yani belleğin deneysel araştırmalarının yaklaşık 140 yıllık bir geçmişi vardır. İşte bellek araştırmalarının güçlü yanı bir bakıma bu uzun kontrol geçmişiyle ilişkilidir. Ebbinghaus deneysel bellek araştırmalarında dahiyane bir kontrol yöntemi kullanmıştır: Anlamsız heceler. Psikoloji alanında deney tasarlayan her araştırmacının önündeki en yüksek engel, bulgularının geçerlik düzeyini belirleyen kontroldür. Ebbinghaus bu “Gordion düğümü”nü, anlamsız heceler kullanarak tek hamlede çözmüştür; artık materyalin çağrışım gücü ortadan kalkmıştır. Anlamsız heceler, bellek alanında çalışan hemen her araştırmacının imrendiği bir yaratıcılığın ürünüdür. Deneylerini tek kişi (kendisi) üzerinde yapmış olması ise, bulgularının geçerliğini düşürmek bir yana, daha da yükseltmiş, bellek deneylerinde sonuçları etkilediği iyi bilinen (örn., Alavez, 2016) ve seçkisiz atamayla aştığımızı varsaydığımız bireysel farkları ortadan kaldırmıştır (Daha B. F. Skinner’in “Geçerlik açısından bin denekten birer veri almaktansa bir denekten bin veri almak daha iyidir” demesine yaklaşık 70 yıl var). Ebbinghaus’un bellek alanında elde ettiği bulguların günümüzde hâlâ takdir edilmesinin (örn., Murre ve Chessa, 2023) temelinde işte bu yüksek düzeyde kontrol vardır.

Öte yandan, bellek araştırmalarının en zayıf yönü de yine bu kontrol yeteneğindeki sınırlılıktır. Sonraki yıllarda belleği etkilediği bilinen deney materyalinin çeşitli özelliklerine ait normlar oluşturulmuş ve araştırmacıların kullanımına sunulmuş olsa da (örn., Kucera ve Francis, 1967; Tekcan ve Göz, 2005; Thorndike ve Lorge, 1944; Yüvrük ve ark., 2019) bu sorun hâlâ ilk sıradadır. Aynı materyali aynı koşullarda farklı deneklere sunuyoruz ve sanki o denekler aynı kişilermiş gibi işlem yapıyoruz. Oysa 50 öğrenci aynı konuyu aynı kişiden ve aynı koşullarda dinlediği halde, açık uçlu bir sınavda her birisinin farklı cevaplar vermesini olağan karşılıyoruz. Olağan karşılayacağız çünkü o 50 öğrencinin zihinsel kapasitesi, konuya dair önceki bilgileri, o andaki bedensel koşulları (aç, yorgun, uykusuz ...), duygu durumları (kaygılı, mutlu, öfkeli ...) ... farklıdır. Ve öğretim üyesinin kullandığı her bir ifadenin ve hatta her bir kelimenin her bir öğrencide yol açtığı zihinsel ve duygusal çağrışımlar başka başkadır. Bunu gayet iyi bildiğimiz hâlde deneyde farklı katılımcıların aynı materyali aynı şekilde işlediğini (proseslediğini) varsayıyoruz. Yansız atama yapınca, normal dağılım bulunca, aynı materyali ve prosedürü kullanınca kontrol sağladığımıza inanıyoruz ama bence temel sorun gözümüzün önünde cevap bekliyor: Katılımcı örneğin, araştırmacının verdiği ipucunun uyandırdığı bilemediğimiz sayıdaki ve nitelikteki anıları arasından neden bir başka anısını değil de o anıyı seçti? Aynı ipucunu vermiş olmak, bu sorunun cevabı gibi görünmüyor çünkü aynı ipucunun farklı kişilerde ve aynı kişide farklı zamanlarda farklı çağrışımlara yol açarak farklı anılara götüreceğini günlük deneyimlerimizden dahi biliyoruz. Yine aynı yere geliyoruz: “Betimleme ile açıklama arasında bağlantı kurulmalıdır” (Barrett, 2009). Bunları söylerken elbette kullandığımız yöntemleri küçümsemiyorum. Ben kaynağını bulamadım ama Yılmaz Özakpınar’dan defalarca duydum: “Hiçbir bilimsel araştırma, mümkün olanı yapmış olmakla suçlanamaz.” Bugünkü deney tekniklerimiz bu kadarına izin veriyor. Ben sadece, bana yöneltilen sorunun gereğini yapıyorum ve bellek alanındaki araştırmaların henüz üstesinden gelemediği en temel zayıflığı işaret ediyorum.

Bu söylediklerimi, yani bellek araştırmalarının güçlü ve zayıf yönlerini spesifik bir örnek üzerinde daha kolay görebiliriz. Bellek yanılmaları, bellek araştırmaları içinde önemli bir yer tutar çünkü teorik açıdan araştırmacıları zorladığı gibi uygulama alanında da (adlî alanda) önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bellek araştırmacıları bellek yanılmalarını araştırmak için güçlü bir deney tekniği geliştirmiştir: Deese-Roediger-McDermott (DRM) tekniği. Bu teknikte katılımcı, kendisine sunulan kelime listesinde olmayan bir kelimeyi listede gördüğünü iddia eder. Örneğin, döviz, maaş, banka, cüzdan, ... gibi bir kelime listesini dinledikten sonra, aklında kalanları söylerken listede olmadığı hâlde para kelimesinin de listede olduğunu hatırlayabilmektedir (!) (Roediger ve McDermott, 1995). Benzer şekilde, kendisine slayt veya video olarak sunulan bir trafik kazası olayında DUR levhası görmüş olduğu halde YOL VER levhası gördüğünü iddia edebilmektedir (Loftus, 1979; Loftus ve ark., 1978). Yani bellek araştırmacıları katılımcılarda bellek yanılması doğurmada çok başarılıdır. Bu çok iyi ama sıra bu bulguları, yani bellek yanılmalarını doğuran mekanizmayı açıklayacak teorilere gelince (örn., yapısalcılık, Bartlett, 1932; kaynak izleme, Johnson ve ark., 1993; bulanık iz teorisi, Reyna ve Brainerd, 1995) başarının yerini tatminsizlik alıyor. Neden? Çünkü bu teorilerin her birisi bulguların bazılarını açıklarken diğerleri için sessiz kalıyor. Oysa kapsayıcı bir bellek teorisinin “Bu yanlış anılar nasıl ortaya çıkıyor?” sorusunun (Reyna ve Lloyd, 1997) cevabını verebilmesi beklenir. Aynı durumu, yönlendirilmiş unutma olgusunda da görüyoruz. Bu olguyu doğuran mekanizmaları açıklamak için en az üç teori çıkıyor karşımıza (seçici tekrar, Bjork, 1970; geri getirme bastırma, Geiselman ve ark., 1983; context change hypothesis, Sahakyan ve Kelley, 2002). Yaklaşık 40 yılda bu üç teoriyi kapsayacak nitelikte bir teorinin ortaya çıkamamış olması veya birinden birinin elenememiş olması da bellek araştırmalarının bir zayıflığı olarak görülmelidir. Steve Stewart-Williams (2018) tıpkı doğal seçilim gibi bir kültürel seçimin de olduğunu, bu seçilimin bilimi de kapsadığını öne sürerek zayıf (açıklama gücü düşük) teorilerin elendiğini, güçlü teorilerin ise kaldığını söylüyor. Böyle bir pencereden bakılırsa denilebilir ki yukarıda bahsettiğimiz ve halen gündemde olan bellek teorileri, birbirlerini elemeyi başaramamış zayıf teorilerdir; bu da bellek araştırmalarının zayıflıklarından bir diğeridir.
 

Sizce bellek çalışmaları insan deneyim ve davranışını anlama konusunda günümüzde nasıl bir yere sahiptir?

“Bellek, tüm diğer bilişsel süreçlerin temelindeki süreçtir” dersek mübalağa etmiş olmayız. En temel bilişsel süreçler olan algı ve dikkat, belleğin “güdümünde” işler. Neredeyse sınırsız sayıda olan iç ve dış uyarımlar arasından hangisini seçeceğimizi (hangisine dikkat edeceğimizi) ve o uyarımı nasıl yorumlayacağımızı, hayatta kalmayı destekleyen doğuştan eğilimleri saymazsak, geçmiş deneyimlerimiz, yani belleğimiz belirler. Bu o kadar böyledir ki gözümüzün gördüğüne değil de belleğimizin (deneyimlerimizin) bize söylediklerine inanırız: Bir sergide ya da bir kitapta gördüğümüz bir resimdeki tüm ögelerin retinamıza düşen görüntüleri eşit uzaklıkta olduğu halde biz gayet güzel ve hiç yadırgamadan kimisini uzakta kimisini ise yakında algılarız. Böyle bakınca, gerçek hayatımıza illüzyonların hâkim olduğunu bile söyleyebiliriz ki bu, uyum için zorunludur. İşte bu uyumu mümkün kılan mekanizmanın temelinde belleğimiz (geçmiş deneyimlerimiz) vardır.

Bellek ile zekâ arasındaki ilişki ise neredeyse “eğlenceli”dir. O kadar ki bellek uzamı (memory span) ile IQ puanı arasındaki korelasyonun çok yüksek (.90’ın üzerinde) olması yüzünden birçok psikolog bu testi bir bellek testi olarak kabul etmez (Parkin, 1997). Bu ne anlama gelir? Bellek ile IQ adını verdiğimiz kapasite, birbirinden bağımsız işlevler değildir. Türkçesini de söyleyelim: Bir insanın IQ puanı yüksek ise onun güçlü bir belleği olduğunu ve tersini, söyleyebiliriz. Tabi bu korelasyondan haberi olmayanların rahatlıkla “Benim belleğim çok iyi değil” dediklerine de hepimiz tanık olmuşuzdur. Sonuç: Zekâ bir “dinamo”, bellek ise bir “çuval” değildir; belleğe kayıt yapmak (kodlamak) için gerekli olan zihinsel kapasite, bir banka soygunu planlamak için gerekli olandan daha az değildir; aksi takdirde, hatırlama (bulup-çıkarma) başarısız olur. Zihinsel kapasitesi yüksek olanların belleğinin de güçlü olmasının nedeni budur. Aynı korelasyondan habersiz olanlar ezberlemeyi de küçümser. Oysa ezberlemek, özellikle anlamı bilinmeyen materyali ezberlemek en üst düzeyde bir zihinsel beceri (IQ) gerektirir. Anlamını bilmeden yüzlerce ve binlerce sözcüğü okuma esnasında belirlenen ipuçlarıyla birbirine bağlamak, istenildiği zaman ise aynı ipuçlarını kullanarak kodlama aşamasında kurulmuş olan o bağlantılara tekrar erişmek (anımsamak) “zekâ” dediğimiz kapasite ile yapılmaz da ne ile yapılır? Bu çerçevede, logaritma cetvelini ezberleme ile Antwerp soygununu (2003 yılında yapılmış olan dünyanın en büyük elmas soygunu) planlamanın aynı zihinsel kapasiteyi kullandığını söyleyebiliriz.

Belleğin algı-dikkat ve zekâ ile olan bu bağlantısı, diğer bilişsel işlevler için de geçerlidir. Bu nedenle diyebiliriz ki belleğin işleyiş prensiplerini keşfetmeyi başaran araştırmalar, genel olarak insan bilişinin nasıl işlediğine dair sansasyonel gelişmelere yol açacaktır.
 

Kültür ve duygu gibi faktörlerin bellek süreçlerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu konudaki en iyi bilinen örneklerden birisi, birinci soruda bahsettiğim Bartlett’in (1932) araştırmasıdır; bellek, kodlarken ve saklarken ve elbette bulup çıkarırken “şema”lardan etkileniyor. Şema ise doğrudan içinde şekillendiğimiz kültürün oluşturduğu bir zihinsel yapıdır. Ve Bartlett’in deneylerinde, örneğin, yaşadığı koşullarda (kültürde) “fok” veya “kano” olmayan birisi hikâyede geçen bu iki sözcüğü, hiç farkında olmadan, belleğinde “balık” ve “kayık” olarak kodlamış ve saklamıştır. Kültürün belleğe olan etkilerinden bir diğeri de “İlk Anı Yaşı” adı verilen olgu ile gösterilmiştir: Bireyci (individüalist) toplumlarda insanların anımsayabildikleri en eski anı yaşı, toplumcu (kolektivist) toplumlardan bir yaş daha erkendir (örn., Göz ve ark., 2017; Wang, 2006). Kültürel faktörlerin genel olarak psikoloji araştırmalarındaki özel olarak ise bellek alanındaki bulguları etkilediği düşüncesi WEIRD (western, educated, industrialized, rich, and democratic) çerçevesindeki tartışmalarda kolaylıkla görülebilir (örn., Henrich ve ark.,2010; Hwang, 2023). Tartışmaların ekseni, psikoloji alanında yayımlanmış olan bulguların, ağırlıklı olarak WEIRD toplumlarından elde edildiği için, geçerliğinin tartışmalı olabileceğidir.

Duyguların belleğe olan etkisi ise kültürün etkisine kıyasla, daha iyi belgelenmiştir. Örneğin, duyguların eşlik ettiği anılar daha doğru şekilde anımsanmaktadır (Hirst ve ark., 2015) ve duygusal uyarılmanın belleği etkileyeceği de gösterilmiştir (örn., Kensinger, 2009). Spesifik olarak, örneğin, bir soygun esnasında silaha odaklanan bir tanığın, failin kendisine fazla dikkat etmemesi böyledir ki bu olgu tünel etkisi olarak bilinir (örn. Safer ve ark., 1998).

Ben hem kültürün hem de duyguların belleğe olan etkilerine aynı büyüteçle bakacağım.

Önce WEIRD itirazına bakalım. Şu söz 160 yıl önce söylenmiştir ama günümüzde yayımlanan makale ve kitaplarda hâlâ alıntı yapılmaktadır: “Koşullar değiştikçe prensiplerin etkisi de değişir ama kendileri değişmez” (Claude Bernard, 1865/1934). Piaget’nin zihinsel gelişim aşamalarında çocuğun matematik işlemlerini yapma becerisi için belirttiği yaş, Latin Amerika toplumlarında doğrulanamamıştır. Şimdi bu farklılığı nasıl açıklamalıyız? Latin Amerikalı çocukların zihinlerinin farklı şekilde geliştiğini mi düşünmeliyiz? Claude Bernard’ın sözü, bizim şöyle düşünmemiz için bir uyarıdır: Çocuk söz konusu aşamaya biraz daha erken veya biraz daha geç gelebilir ama o aşamaya mutlaka gelir ve o aşamayı tamamlamadan bir sonraki aşamaya geçemez. Meseleye böyle bakınca görüyoruz ki ortada prensibin işleyişine etki eden bir değişken (kültür) yani koşul var. Hepimiz suyun 100 derecede kaynadığını “biliriz” ama yine biliriz ki gerçekte su, hiçbir zaman 100 derecede kaynamaz; su sadece belirli bir basınç altında ve saf olduğu zaman 100 derecede kaynar. Koşul, örneğin yükseklik değiştiği zaman suyun kaynama derecesi de değişir. Kültürün zihinsel gelişime olan etkisi neden bundan farklı olsun! Her kültürde farklı bir zihinsel prensibin geçerli olamayacağını bilenler olarak (öyle olsa psikoloji bir bilim olmaz), neden kültürel farkı örneğin, yaş gibi bir değişken olarak görmeyi düşünmüyoruz? Nitekim, Latin Amerikalı çocuklara deney materyali olarak kendi ortamlarından aşina oldukları objeler (örn., çanak-çömlek) verildiği zaman Avrupalı yaşıtlarıyla aralarındaki fark ortadan kalkmıştır. Batıda bulunan ilk anı yaşı ile Doğuda bulunan ilk anı yaşının farklı çıkması bellek araştırmacılarına ne söyler? Belleğin Doğulu (feodal-kolektif) toplumlarda farklı işlediğini mi? Bunun altından kalkamayız.

WEIRD yaklaşımına ve bu yaklaşım çerçevesindeki tartışmalara bu kadar basit bakıyor olmamdan ben bile, WEIRD’in kendisinden şüphelendiğim kadar, şüpheleniyorum ama yine de bu bakışım bana üzerinde düşünmeye değer görünüyor.

Duyguların belleğe etkisi konusuna yaklaşımım aynıdır: Duygular da belleği yöneten prensiplerin etkilerini değiştirir ama o prensiplerin kendilerini değiştirmez. Son 50 yılda üzerinde çok araştırma yapılan “flaş bellek” yaklaşımına bakarsak (Brown ve Kulik, 1977) bunun böyle olduğunu kolayca görebiliriz. Bu kavramı ortaya atan araştırmacılara göre Challenger faciası gibi olaylara özgü bir bellek mekanizması vardır. Ama sonradan bu gibi olaylara dair belleğin, gündelik olaylara dair bellekten farklı olmadığı gösterilmiştir (örn., Talarico ve Rubin, 2003). Bence yine aynı önemli husus, önemsiz görülmüştür: Duygu sadece, belleğin işleyişini etkileyen çok sayıdaki değişkenden birisidir ve elbette farklı duygular belleği yöneten prensiplerin etkisini değiştirir ama o prensiplerin kendilerini değiştirmez. Biraz daha “sade” düşünmeye gayret etmeliyiz; yine Occam’ın usturası meselesi yani.
 

Hesaplamalı modelleme, yapay zekâ kullanımı gibi gelişen teknoloji etrafında bellek çalışmalarının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Yapay zekâ (YZ), hesaplamalı modelleme ve benzeri enstrümanların genel olarak işlevini doğru şekilde ifade ettiğimiz zaman sorunun cevabını da büyük ölçüde vermiş oluruz: YZ ile modeller kurulur ve denenir ama model teori değildir, açıklama gücü yoktur; açıklayıcı gücü olan model değil, teoridir ki bu, henüz YZ’nin yeteneğinin dışındadır. YZ doğal olayları yöneten prensipleri keşfetmez, bunu insan düşünmesi yapar. Peki nasıl yapar? Gözlenebilen davranışlardan yola çıkarak o davranışları doğuran ama gözlenemeyen süreçleri açıklama girişimlerinde (teori) bulunur. İşte YZ, insan zihninin bu açıklamalarını test etme aşamasında devreye girer. Örneğin, Pascal bir tüpteki cıva seviyesinin farklı yüksekliklerde değişip değişmeyeceğini anlamak için deneyler yapmış ve yükseklik arttıkça cıva seviyesinin düştüğünü göstermiştir. Burada Pascal’ın yaptığı test (deney), işlev olarak, YZ veya hesaplamalı modellerin işlevine benzetilebilir. Öte yandan, Pascal’ın yaptığı deneyin test ettiği fikir (açıklama-teori) ise Toriçelli’ye (kısmen de Galile’ye) aittir: Atmosferin, “yerin üzerindeki okyanus” olduğu, havanın da katı ve sıvı maddeler gibi bir madde olduğu ve yer seviyesinden yukarıya çıktıkça ağırlığının (basıncın) azalması gerektiği fikri. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bir doğa olayını yöneten prensip(ler)i açıklamak ile o açıklamanın doğada bir karşılığının olup olmadığını test etme işlemleri arasında nicelik değil, nitelik farkının olduğudur. Bu kısa açıklamadan sonra, paragrafın ikinci cümlesini bir defa daha tekrarlayabiliriz: YZ keşif (açıklama) yapmaz, teori üretmez. Peki, ne yapar? Bir açıklamanın realitede karşılığı olup olmadığını anlama işlemi demek olan test işlem(ler)inin yapılmasını kolaylaştırır. Bu kadar basit ifade edilmesi, YZ’nin bilimdeki işlevini küçümsediğimiz anlamına gelmez, sadece, doğa olaylarını açıklamadaki işlevinin sınır(lılık)larını işaret eder. Bunu bir de şöyle ifade edelim: Atmosfer (meteoroloji) olaylarını tahmin etmek bir hesaplamalı modelleme örneğidir ve bir’den fazla değişkenin (nem, ısı, basınç vb.) göz önüne alınmasını gerektirir. İşte bu kestirimin yapılmasında ve isabet oranında YZ insan zihninin katbekat üzerinde daha başarılıdır ama bu değişkenlerden belki en önemlisi olan basınç kavramı insan zihninin bir keşfidir ve bu nitelikteki bir keşif yapay zekânın yeteneğinin, şimdilik, dışındadır. Aynı yaklaşım, yer çekimi kavramı için de aynı şekilde geçerlidir. Bir önceki soruda söz ettiğimiz şema kavramının nasıl oluştuğunu anlamaya çalıştığımız zaman zihnin işleyişi ile YZ arasındaki bu farkı daha kolay görebiliriz. Zihin, belleğin işleyişini etkileyen şema kavramını hangi kurallara göre oluşturuyor? Zihin Nasıl İşler kitabında Steven Pinker (Terry Winograd’a atfen) bu kuralları keşfetmeye ne kadar uzak olduğumuzu eğlenceli bir şekilde anlatıyor: Bekârlık şemamız nasıl oluşuyor? Yani kimlere bekâr diyoruz? Çocuğunun annesiyle mutlu bir şekilde ama nikâhsız yaşayan bir adam? Askerlik hizmetinden kaçmak için anlaşmalı evlilik yapan bir adam? Birlikte yaşayan eşcinsel bir çift? Abu Dabi’de yasal hakkı olan üçüncü eşini aramakta olan bir adam? Katolik bir rahip? Ve Pinker ekliyor: “Zeki bir sistem, milyarlarca olguyla tıka basa doldurulamaz.” (Pinker, 2016, s. 29-30). Bence, ekleyecek bir sözü olanlara sadece gıpta etmek gerekir.

Bu basit çerçeve bize “YZ-bellek ilişkisinin geleceği” hakkında neler söyleyebileceğimizi ve neler söyleyemeyeceğimizi de söyler. Endel Tulving, “Episodik bellek-Semantik bellek” ayrımını öne sürerken yapay zekâdan bir destek almadı ama bu ayrımın gerçekliği temsil edip etmediğini test etmek için yapay zekânın tüm olanakları kullanılmaktadır. Aynı ilişkiyi bir de şöyle ifade edelim: Edison ilk akkor lambayı 1879 yılında icat etmiş ve ilk elektrik üretim ve dağıtım şebekesini ise 1881 yılında New York’ta kurmuştur. Tam aynı yıllarda Ebbinghaus bellek üzerinde çalışmaktadır ve bu çalışmalarını 1885 yılında yayımlamıştır. Ne yapay zekânın ne de etkileyici istatistiksel analizlerin olmadığı bir çağda elde ettiği bulguları bugün de geçerlidir (istatistiğin rolüne dair bir uyarı için bakınız, Amrhein ve ark. 2019).

Açıktır ki YZ ile insan belleği arasındaki farklar nitelik farkıdır, nicelik farkı değil. Yoksa, nicelik bakımından YZ’nin insan zihnini aştığı 1997 yılında Garry Kasparov’u satrançta yenmesiyle belli olmuştur. Nitelik farkı ise, en azından günümüzde, aşılamaz görünmektedir. Sapiens adlı eserinde Harari, yapay zekâ ile insan belleği arasındaki böyle bir farka dair çok başarılı bir gözleminden kısaca bahsediyor. Alanı ve konusu bellek olmadığı için yetindiği kısa açıklamasının devamını, ben şöyle getireceğim: YZ’nin insan belleğine kıyasla en üstün göründüğü özelliği yanılmazlığıdır ama aslında bu özelliği, onun en zayıf yanıdır. Öte yandan, insan belleğinin yanılma özelliği “dillere destan”dır (Tanıkların yanılması yüzünden sadece ABD’de binlerce insanın yanlışlıkla elektrikli sandalyede can verdiği bildirilmiştir; örneğin, Connors, 1996). Ama işte bu “zayıflık” insan belleğinin en güçlü yanıdır. Bartlett yaklaşık bir asır önce insan belleğinin yanılmaya ne kadar yatkın olduğunu gösterirken aynı zamanda belleğin yapay zekâdan ne kadar farklı işlediğini de göstermiş oluyordu: Bellek, reproductive değil constructive’dir; yani uyarımları kopya etmez, yeniden inşa eder. Bu özelliği yüzündendir ki bir sınıfta 50 kişiye aynı şeyi anlatırız ama açık uçlu bir sınavda (kopyayı engelleyebildiğimizi varsayalım) 50 farklı cevap alırız. Bir uyarım sadece kodlama (encoding) aşamasında değil, saklama (storage) ve bulup çıkarma/geri getirme (retrieval) aşamalarında da değişikliklere uğrar. Bu değişikliklerin (yeniden inşaların) kaynakları çeşitlidir: Kişinin geçmiş deneyimleri, ön bilgileri, beklentileri, kaygıları … Oysa yapay zekânın böyle sorunları (!) olmadığı için uyarımı (dersi) aynen kaydeder ve istenildiğinde “aynen hatırlar.”

Bu soruyla ilgili olarak son bir not: Türkiye’de (1970’lerde) yaygınlaşmaya başlayan televizyon, başlangıçta toplumun eğitilmesinde sıra dışı bir olanak olarak algılandı. Ne var ki kısa sürede bunun altı boş bir iyimserlik olduğu ortaya çıktı; bu teknoloji, toplumu eğitmenin etkili bir aracı olarak değil de düşünmeyi külfet görenleri oyalamanın ve bundan kazanç sağlamanın aracı haline geldi. Peki ya YZ? İşte YZ da ancak düşüncenin, olguları açıklama girişimlerinin (teorilerin) testi için bir olanak olarak (örn., modeller kurmak için) kullanıldığı ölçüde belleğin işleyiş prensiplerini anlamamıza katkıda bulunacaktır. Yani belleğe dair anlayışımız, ancak kapsayıcı bilişsel teorilerin inşasıyla ve “betimleme ile açıklama arasında bağlantı kurulmasıyla” (Barrett, 2009) mümkün olacaktır. İşte bu beklenti, en azından günümüzde, YZ’nin erişimine kapalıdır. Bu çerçevede son sorunun kısa cevabı: Bellek araştırmalarının geleceğini, bugünkünden ve geçmiştekinden farklı görmüyorum.

Kaynaklar

Bartlett, F.C. (1932). Remembering: A study in experimental and social psychology. Cambridge University Press.

Bernard, C. (1865/1934). Tıpta tecrübe usulünün tetkikine giriş. (G.p Ataç, Çev.). Devlet Kitapları.

Bjork, R. A. (1970). Positive forgetting: The noninterference of items Intentionally forgotten. Journal of Verbal Learning and Verbal Behavior, 9, 255–268.

Björk, R. A. (1989). Retrieval inhibition as an adaptive mechanism in human memory. H. L. Roediger ve F. I. M. Craik (Ed.), Varieties of memory and consciousness: Essays in honour of Endel Tulving içinde (ss. 309-330). Lawrence Erlbaum.

Brown R., Kulik J. (1977). Flashbulb memories. Cognition 5(1), 73–99.

Connors, E. F. (1996). Convicted by juries, exonerated by science: Case studies in the use of DNA evidence to establish innocence after trial. DIANE Publishing.

Craik, F. I. ve Lockhart, R. S. (1972). Levels of processing: A framework for memory research. Journal of Verbal Learning and Verbal Behavior, 11(6), 671-684.

Geiselman, R. E., Bjork, R. A. ve Fishman, D. (1983). Disrupted retrieval in directed forgetting: A link with posthypnotic amnesia. Journal of Experimental Psychology: General, 112, 58–72.

Göz, İ., Çeven, Z. İ. ve Tekcan, A. İ. (2017). Urban–rural differences in children's earliest memories. Memory, 25(2), 214-219.

Henrich, J., Heine, S. J. ve Norenzayan, A. (2010). The weirdest people in the world? Behavioral and Brain Sciences, 33(2–3), 61–83.

Hirst, W., Phelps, E. A., Meksin, R., Vaidya, C. J., Johnson, M. K. ve ark. (2015). A ten-year follow-up of a study of memory for the attack of September 11, 2001: flashbulb memories and memories for flashbulb events. Journal of Experimental Psychology: General,144(3), 604–623.

Hwang, K. K. (2023). An epistemological strategy for initiating scientific revolution against WEIRD psychology. Integrative Psychological and Behavioral Science, 57(2), 361-380.

Johnson, M. K., Hashtroudi, S. ve Lindsay, D. S. (1993). Source monitoring. Psychological Bulletin, 114, 3-28.

Kensinger, E. A. (2009). Remembering the details: Effects of emotion. Emotion Review, 1(2), 99–113.

Kucera, H. ve Francis, W. N. (1967). Computational analysis of present-day American English. Brown University Press.

Loftus, E. F. (1979). Eyewitness tesfimony. Harvard University Press.

Loftus, E. F. (1995). “Memory malleability: Constructivist and fuzzy-trace explanations.” Leaning and Individual Differences, 7, 133-137.

Loftus, E. F., Miller, D.G. ve Burns, H. J. (1978). “Semantic integration of verbal information into a visual memory.” Journal of Experimental Psychology: Human Learning and Memory, 4, 19-31.

MacLeod, C. M. (1975). Long-term recognition and recall following directed forgetting. Journal of Experimental Psychology: Human Learning and Memory, 1(3), 271-279.

McCloskey, M., Wible, C. G. ve Cohen, N. J. (1988). Is there a special flashbulb-memory mechanism? Journal of Experimental Psychology: General, 117(2), 171–181. 

Murre, J. M. ve Chessa, A. G. (2023). Why Ebbinghaus’ savings method from 1885 is a very ‘pure’ measure of memory performance. Psychonomic Bulletin & Review, 30(1), 303-307.

Parkin, A. J. (2013). Memory and amnesia: An introduction. Psychology Press.

Reyna, V. F. ve Brainerd, C. J. (1995). “Fuzzy-trace theory: An interim synthesis.” Learning and Individual Differences, 7, l-75.

Reyna, V. F. ve Lloyd, F. (1997). Theories of false memory in children and adults. Learning and Individual Differences, 9(2), 95-123.

Robinson, E. S. ve Brown, M. A. (1926). Effect of serial position upon memorization. The American Journal of Psychology, 37(4), 538-552.

Roediger, H. L. ve McDermott, K. B. (1995). Creating false memories: Remembering words not presented in lists. Journal of experimental psychology: Learning, Memory, and Cognition, 21(4), 803-814.

Sahakyan, L. ve Kelley, C. M. (2002). A contextual change account of the directed forgetting effect. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition, 28(6), 1064.

Safer, M. A., Christianson, S. Å., Autry, M. W. ve Österlund, K. (1998). Tunnel memory for traumatic events. Applied Cognitive Psychology: The Official Journal of the Society for Applied Research in Memory and Cognition, 12(2), 99-117.

Sahakyan, L. ve Kelley, C. M. (2002). A contextual change account of the directed forgetting effect. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition, 28(6), 1064-1072.

Stewart-Williams, S. (2018). Evreni anlayan maymun. Eksik Parça Yayınları.

Talarico, J. M. ve Rubin, D. C. (2003). Confidence, not consistency, characterizes flashbulb memories. Psychological Science, 14(5), 455-461.

Tekcan, A. İ. ve Göz, İ. (2005). Türkçe kelime normları [Turkish word norms]. Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

Thorndike, E. L. ve Lorge, I. (1944) The teacher's word book of 30,000 words. Bureau of Publications, Teachers College.

Yüvrük, E., Turan, H. ve Kapucu, A. (2019). Development of Turkish DRM lists with emotional words. Studies in Psychology, 39(2), 245-266.

Wang, Q. (2006). Earliest recollections of self and others in European American and Taiwanese young adults. Psychological Science, 17, 708–714.

 


Söyleşi II ● Aycan Kapucu
Ege Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Doç. Dr.

Bu söyleşi, sözlü olarak gerçekleştirilmiştir.
 

Bellek konusunda kendi çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Ben daha çok duygunun belleğe etkileri konusunda çalışmalar yapıyorum. Duygu ve biliş konusunun altında duygusal bellekle ilgileniyorum. Burada daha çok ilgilendiğim taraf hem duygunun boyutsal özelliklerinin; değerliğinin yani ne kadar negatif pozitif olduğunun ve uyarılmışlığının; ne kadar heyecan verici ya da sakinleştirici olduğunun bellek üzerindeki etkilerine bakmak. Bir diğeri de aslında bunların biraz daha ötesine geçerek spesifik duyguların belleğe olan etkisine bakmak. Yani aynı değerlik ve uyarılmışlık seviyelerinde olsalar bile örneğin korku ve anksiyete çok farklı iki duygu, keza tiksinti de öyle ve bunların bellek üzerinde farklılaşan etkileri olduğunu biliyoruz. Tiksintinin bellekte özel bir avantajı olduğunu, tiksinti içerikli olayların ve uyaranların bellekte unutulmaya karşı korku içeriklerine kıyasla daha dirençli olduklarını, daha iyi hatırlandıklarını biliyoruz. Dolayısıyla bu tür farklı duyguların etkilerine de araştırmalarımda bakıyorum. Bunları farklı araştırma yöntemlerini kullanarak inceliyorum. Örneğin, matematiksel modeller kullanabiliyorum ama çalışmalarımda temel olarak kullandığım araştırma yöntemi sinyal tespit kuramı ve ROC analizi. Bir de yine bellek alanında ilgilendiğim alanlardan biri yüz tanıma. Ege Üniversitesi’nden Profesör Doktor Sonia Amado’nun yürütücülüğünde çalıştığımız benim de araştırmacısı olduğum bir TÜBİTAK projesini yeni tamamladık. Yüz tanıma beceresindeki bireysel farklılıkları göz izleme yöntemi kullanarak çalıştığımız bir projeydi. Projede yüz belleği ve yüz algısı konularında çalıştık ve yüz tanıma konusunda hareketli uyaranların da içinde olduğu yüz tanıma doğruluğunun yani belleğinin daha iyi ölçülebildiği EGEFACE ismini verdiğimiz yeni bir test geliştirdik. Bellek çalışmalarım genel olarak bu çerçevede ilerliyor. Belleğin aslında her alanında çalışıyorum. Amerika’da doktora yaptığım dönemde oradaki özelleşmenin de getirisiyle çok daha spesifik bir bellek türüne yönelmiştim ve sadece tanıma belleği çalışıyordum. Ama Türkiye’ye döndükten sonra özellikle Ege Üniversitesi’nde çok farklı yüksek lisans ve doktora öğrencilerimiz oldu; farklı üniversitelerden, akademik iş birliği yaptığım arkadaşlarım da oldu. Bu sayede epizodik bellekten üst belleğe, çalışma belleğinden prospektif belleğe gibi pek çok farklı bellek türüne de dair araştırmalar yürüttük. Ama genel olarak hepsinde duygunun bu bellek türleriyle etkileşimlerini araştırıyorum diyebilirim. 
 

Size göre bilişsel psikoloji alanında bellek çalışmalarının en zayıf ve en güçlü yanları nelerdir? Bu açıdan Türkiye’de dünden bugüne neler değişti?

Bellek çalışmalarındaki genel zorluğun iki türlü olduğunu söyleyebiliriz. Bir yandan bellek çok çok ilginç bir konu; birinin neyi nasıl hatırladığı bunu hangi faktörlerden etkilediği gibi… Herhangi birine sokakta ben bellek çalışıyorum deseniz hemen kendi belleğinden, kendi kişisel anılarından bahsetmeye başlıyor. Aslında belleği gündelik hayata uygun olarak incelemek, gerçekten o çok zengin fenomenolojik yapısıyla birlikte incelemek önemli fakat bu deneysel kontrolü de önemsediğiniz, önceliklendirdiğiniz koşullarda mümkün olmayabiliyor. Yani ikisinin arasında bir ödünleme yapmak gerekebiliyor. Bununla birlikte belleğin zengin fenomenolojik yapısıyla ilgili, bu değerli bu konularda araştırmalar yapan hocalarımız Türkiye’de de var. Örneğin, Ali Tekcan hocam, Sami Gülgöz hocam var. Onları takip eden pek çok eski ve yeni doktora öğrencileri var. Onlar otobiyografik bellek çalışıyor ve orada gerçekten biraz daha derinlemesine otobiyografik anılarımız içinde neyi nasıl hatırlıyoruz gibi konuları inceliyorlar. Bu çalışmalarda tabii ki bellek değerlendirmeleri açısından hep daha subjektif, daha öznel değerlendirmeler söz konusu oluyor. Çünkü belleğin doğruluk kısmıyla değil gerçekten insanların ne hatırladığıyla, onların fenomenolojik detaylarıyla ilgileniyorlar. Ben ise kendi çalışmalarımda bunun doğruluk kısmıyla; insanların neyi ne kadar hatırladıklarıyla ilgileniyorum. Benim dolayısıyla bunu bu şekilde çalışabilmem için de daha kontrollü deneysel çalışmalar tasarlamam gerekiyor. Önce gerçekten tam olarak ne öğrettiğimi bilmeliyim. Yani, benim tasarladığım bir ortamda kişiler “anı” oluşturmalı. O kontrollü ortamda bir şeyler öğrenmeliler ve daha sonra orada öğrendiklerine dair belleklerini test edebilmeliyim. Bu, deneysel kontrolü sağlayabilmek için gerekiyor. Peki deneysel kontrol niye önemli? Biliyoruz ki gerçekten elde ettiğimiz bulgunun bizim merak ettiğimiz, bizim hipotez ettiğimiz faktörden mi yoksa bambaşka bir karıştırıcı değişkenden mi kaynaklandığını kesin olarak bilebilmemiz, o etkiyi gerçekten incelediğimiz faktöre atfedebilmemiz için deneysel kontrol gerekiyor. Bunun için yapıyoruz bunu. Ama bunun bedeli de o inanılmaz zengin insan belleğinin aslında çok küçük bir kısmına dokunabiliyor, onunla ilgili küçük bilgiler alabiliyor olmamız. Benim genel olarak bellek çalışırken zorluğum bu. Daha küçük, daha kısıtlı, daha çerçevesi daha belirli sorular sormam ve onları da belirli bir yöntemle incelemem gerekiyor diyeyim. Benim için zorluklarından biri bu. Onun dışında çok keyifli. Psikolojide çalışmayı, öğrenmeyi, okumayı, araştırmayı en çok sevdiğim konu bellek benim.

İşin içinde duygu girdiği zaman işler zorlaşabiliyor. Çünkü duyguları çalışmak çok zor. Örneğin, biz duyguyu laboratuvarda uyandırmaya çalışıyoruz. Aynı şekilde az önce söylediğim bütün problemler orada da geçerli. İnsanların gerçek hayatta yaşadıkları duygunun çok daha az yoğunluklu bir halini uyandırabiliyoruz belki. Ya da tam olarak uyandırdığımız duygunun istediğimiz duygu olup olmadığından emin olmaya çalışıyoruz. Böyle kontrol edilmesi gereken birçok detay var. Ama yine güzelliği de aslında oradan kaynaklanıyor. Türkiye’de araştırmacı ve akademiysen olmanın zorluklarının ötesinde benim çalıştığım çerçevede belleğe özgü bir zorluğu yok diyebilirim.

Sizce bellek çalışmaları insan deneyim ve davranışını anlama konusunda günümüzde nasıl bir yere sahip?

Çok kilit bir yerde durduğunu düşünüyorum. Çünkü bellek en temel bilişsel süreçlerimizden biri. Yıllardır bilişsel psikoloji dersi veriyorum ve bu ders için bir izlence hazırlıyorum. Orada sırayla bütün dönem boyunca işleyeceğimiz farklı bilişsel süreçler, konular var. Öğrencilerim hep takılır bana. “Hocam, siz bellekçi olduğunuz için mi bu kadar çok hafta bellek işliyoruz?” Çünkü başlıyoruz, dikkat, algı, sonra bellek, bellek, bellek diye böyle 3-4 hafta sadece bellek konuşuyoruz. Diğer bilişsel süreçlerden bahsediyoruz elbette ama bellek dersin gerçekten çok büyük bir ağırlığını oluşturuyor çünkü çok geniş bir konu. Aslında bellek tamamen bir şemsiye kavram elbette. Yani üniter bir yapıya sahip değil, pek çok farklı türü var, pek çok farklı yöntemle çalışılıyor. O yüzden de çok geniş bir çalışma alanı. Bu sebeple de belleği aslında bütün bu farklı taraflarıyla ve mikro düzeyden makro düzeye kadar farklı araştırma yöntemleriyle, bütün düzeylerin içerisinde araştırarak çalışmak insan davranışını anlamak için çok kilit bir yerde duruyor. Bütün üst düzey bilişsel süreçlerde de bellek hep kilit rolde bulunur. Kararlarımızı nasıl aldığımız, nasıl problem çözdüğümüz, dil süreçlerimiz, bütün bu daha üst düzey karmaşık bilişsel süreçlerin hepsinde de zaten bellek hep var. Aynı zamanda bellek disiplinlerarası da çalışılabilen bir konu. Psikoloji dışında diğer sosyal bilimlerde de önemli bir araştırma alanı olarak yer tutuyor. Psikoloji içerisinde de sadece bilişsel psikolojide değil psikolojinin farklı alanlarında da bellek çok çalışılıyor. Klinik psikolojide de çok önemli rolü var, sosyal psikolojide de öyle gelişim psikolojisinde elbette çocukluktan itibaren belleğin gelişimi ve yaşlanmayla birlikte değişen bellek süreçleri çalışılıyor. Belleği davranışsal, fizyolojik ve nörolojik düzeyleriyle bütün olarak anlamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. 

Hesaplamalı modelleme, yapay zekâ kullanımı gibi gelişen teknoloji etrafında bellek çalışmalarının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Geçmişte yaşayan insanlara kıyasla aslında belleğimizi de nasıl kullandığımız çok dönüşmüş durumda. Teknolojinin gelişimiyle birlikte şu anda bile bir kayıt cihazına konuşuyorum ben. Dolayısıyla tabii ki sen beni can kulağıyla dinliyorsun ama anlattığım her şeyi hatırlamak zorunda değilsin. Çünkü anlattığımı hatırlaması için dışsal bir kaynağa güveniyoruz. O kaydediyor ve daha sonra oradan hatırlayacağız. Birçok konuda Google’a güveniyoruz. Sadece ezberlememiz gereken şeylerin çoğunu artık ezberlemiyoruz. Hiç kimsenin telefon numarasını bilmiyoruz. Yolları ya da etrafımızın genel, uzamsal oryantasyonunu öğrenmeye çok gerek duymuyoruz çünkü başka bir kaynağı her zaman bulabiliriz. Bazen arkadaşlarımıza güveniyoruz; bizim için bazı anıları saklamaları, bilgileri tutmaları için. Yani pek çok dışsal kaynağa da yüklüyoruz belleğimizi. Bu, bir taraftan belleğimizi daha etkili hale getirmesi açısından önemli. Yani daha önemsiz, dış kaynakların saklayabileceği şeyleri oraya atfedelim de biz kişisel anılarımızı saklayalım, daha önemli bilgileri tutalım, belleğimizin kısıtlı kaynaklarını daha verimli kullanalım. Ama diğer taraftan bu durumun belleğimizi körelttiğini, dışsal kaynaklara bu kadar güvenmenin aslında hatalı bir aşinalık hissi oluşturduğunu ve aslında her şeyi sanki hatırlayacakmışız, her şeyi bilecekmişiz gibi davrandığımızı ya da daha belleğin ilk kodlama aşamasında bir yanılgıya sebep olduğunu ortaya koyan yaklaşımlar da var. Mesela, bir müzede gezdiğimizi düşünün. Çok güzel bir deneyim. Hep gezmek istediğiniz bir müzedesiniz, sanat eserlerine bakıyorsunuz. Ve o sırada aslında sanat eserine odaklanmak ve o anı duyumsamak, o bütün o epizodun içindeki zamansal, mekânsal detayların hepsini belleğinize kodlamak yerine biraz daha hızlı hareket edip müzeyi fotoğraflar çekerek geziyorsunuz. Yani “bu anın bir fotoğrafını çekeyim de ben daha sonra dönüp buraya bakarım” diyorsunuz. Ya da derste not tutarak dinlemek yerine kayıt almaya çalışmak ya da ekranın fotoğraflarını çekmeye çalışmak da benzer bir yönelim. Kullandığımız bütün bu dış kaynakların bir şekilde belleğimize getireceği bedeller var. O anda bilgiyi iyi kodlayamamak gibi, daha sonra kesin hatırlayacağımıza olan güvenimizden aslında hatırlamadığımız halde hatırlıyormuşuz gibi zannetmek ve dolayısıyla bellek hataları yapmak gibi… Ama tabii ki teknolojinin gelişmesiyle birlikte bahsedilen hesaplamalı modeller aslında çok yeni değil. Belki Türkiye'de, özellikle bilişsel psikolojide yoğun olarak kullanılmaya daha yeni başlanmış olabilir ama 1970'lerden itibaren bilişsel süreçleri anlamak üzere kullanılan hesaplamalı/matematiksel modeller var zaten. Ama tabii ki hem bilgisayarların gelişmesi hem de gelişen teknolojiyle beyni daha iyi anlamamızla birlikte nöral ağları modelleyebilme; bir makineye bilgileri öğretip onun daha sonra bunları nasıl hatırlayacağını, hangi koşullarda hatırlayacağını ya da hatırlamayacağını tahminleyebilme becerilerimiz artmış oldu. Bu çalışmalar çok heyecan verici bulgular elde edilmesini sağladı. Bellek çalışmalarında bu araçları kullanmak kolay değil çünkü bunların hepsi ayrı eğitim ve deneyim gerektiriyor. Bir psikoloji lisans öğrencisinin gözünden baktığında hesaplamalı modellerle çalışmak daha uzun, zorlu bir yol olarak görünüyor. Tek yol bu değil ama sahip olduğumuz pek çok diğer araca ek olarak bu araçları da elbette bellek çalışmalarına dâhil etmemiz, halihazırda kullandığımız araçlardan elde edemediğimiz bazı bilgileri buradan almamız heyecan verici geliyor bana. Yapay zekâ ve bellek araştırmalarında nasıl kullanılabileceği ise hâlâ üzerine çok düşündüğüm bir konu. Daha bugün doktora öğrencilerimle laboratuvar toplantımızda okumak için bir makale inceledik. Bellek yanılgıları, yanlış bellek konusunda çok önemli çalışmaları olan Elizabeth Loftus ve ekibinin yaptığı bir çalışma. Onlar, yapay zekaya birtakım imgeler/anılar oluşturtmuşlar ve bunlara yapay anılar hatta sentetik bellek demişler. Ve bu yapay anıların bellek yanılgıları üzerine etkilerini incelemişler. Bizim de yapay zekanın çalışmalarımızda nasıl yer alabileceğiyle ilgili giderek daha yaratıcı olmamız gereken dönemlere giriyoruz. Bu konularda yeni hipotezler üretmek mümkün gibi görünüyor bana ama üzerine derinlemesine düşünmeye ihtiyacım var. 

Kültür ve duygu gibi faktörlerin bellek süreçlerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarihsel olarak uzun bir süre sadece bellek alanında değil, genel olarak bilişsel süreçlere duygu, kültür gibi faktörlerin değmesi pek hoş karşılanmıyordu. Çünkü bilişsel süreçlerin evrensel olduğu ve zaten duygu gibi, kültür gibi faktörlerin biliş dışı olduğu yönünde bir görüş vardı. Artık bir yanılsama olduğunu bildiğimiz bu görüş bilişsel psikolojiye uzun süre hakimdi fakat bilişsel psikoloji o görüşten uzaklaşalı uzun zaman oldu. Bugün duygu ve bellek, genel olarak duygu ve biliş etkileşimleri çok popüler bir araştırma konusu. Duygunun tüm bilişsel süreçlerimize pek çok farklı şekilde etki ettiğini biliyoruz. Dolayısıyla belleğe de nasıl etki ettiği hâlâ popülerliğini ve canlılığını koruyan bir konu. Keza kültür de öyle. Biz de bu konuda ucundan çalışmaya başladık. Sonia Amado hocamla birlikte, Kanada'da Quebec Üniversitesi’nden bir ekiple iş birliği içerisinde farklı kültürel özelliklerin yüz tanımada yaratabileceği farklıklar üzerine bir proje yürütüyoruz. Örneğin, farklı kültürel özelliklere bağlı olarak insanların kimi zaman yüzü daha bütünsel algılayıp tanıdığını kimi zamansa tersine merkezi bir noktaya (örn., burun köküne) bakarak tanıdığını gösteren araştırmalar mevcut. O yüzden duygu gibi kültürün de belleğe olan etkilerini çalışmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Hatta üçünün kesişimi bana çok heyecan verici geliyor, henüz böyle bir araştırma alanına giremedim ama gerçekten çalışmayı istediğim konulardan birisi bu.

 

Söyleşi III ● Sami Gülgöz
Koç Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Prof. Dr.

Bu söyleşi, sözlü olarak gerçekleştirilmiştir.
 

Bellek konusunda kendi çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Ben ilk olarak yazılı metinlerin anlaşılması ve hatırlanması üzerine çalışmaya başladım. Bu çalışmalar, yazılı metinlerden öğrenilen bilginin ne kadar kalıcı olduğunu ve metinlerde hangi değişiklikler yapıldığında bu bilginin daha kalıcı hâle gelebileceğini araştırmayı kapsıyordu. Ancak zamanla, yaptığım işin bir yere gitmediğini hissederek sıkıldım. O dönemde Türkiye’de bilişsel alanda çalışan çok az kişi vardı ve özellikle dil alanında Türkçe çalışmalar için gerekli altyapı neredeyse yoktu. İngilizcede mevcut olan araştırmaların Türkçe karşılıkları olmadığı için, Türkçe araştırma yapmakta epey zorlanıyordum. Kendimi köşeye sıkışmış hissettiğim için de alan değiştirmeye karar verdim.

Otobiyografik bellek zaten uzun süredir ilgimi çeken bir konuydu. Bu nedenle çalışmalarımı bu alana kaydırdım. Başlangıçta, otobiyografik belleğin kişisel hayatla, yani yaşadığımız olaylar ve kendimizle ilgili bilgilerin hatırlanmasıyla nasıl ilişkili olduğunu inceledim. Yıllar boyunca otobiyografik bellek ve duygu sistemleri arasındaki bağlantılar üzerine çalışmalar yaptık. Belleğin dil tarafından nasıl etkilendiğine, toplumsal olayların nasıl hatırlandığına baktık. Son zamanlarda ise belleğin geleceği tahmin etme, yordama ve öngörmeye nasıl yardımcı olduğu üzerinde çalışıyoruz. Öğrencilerimle birlikte bu konuya ağırlık veriyoruz; yine de belleğin farklı boyutları üzerinde araştırmalar yapmaya devam ediyorum.

Size göre bilişsel psikoloji alanında bellek çalışmalarının en zayıf ve en güçlü yanları nelerdir? Bu açıdan Türkiye’de dünden bugüne neler değişti?

İlk dönemlerde, birlikte araştırma yapacak veya elde edilen sonuçları paylaşacak kişi sayısı gerçekten çok azdı. Bunun yanı sıra, araştırmalara maddi destek sağlayacak kurumlar da yeterince yoktu; hâlâ çok fazla olduğu söylenemez. Genellikle sadece TÜBİTAK’a güvenmek durumunda kalıyorsunuz. Benim de orada karşılaştığım en büyük zorluk, defalarca sunduğum proje önerilerinin reddedilmesiydi. Bu nedenle birçok araştırmayı, kendi bulduğum veya oluşturduğum imkânlarla yürütmek zorunda kaldım.

Örneğin, katılımcılara araştırmaya ayırdıkları zaman için bir ödül vermek istedik, ancak yeterli kaynağımız olmadığı için bu ödülleri sağlayamadık. Dolayısıyla uzun bir süre, sosyal medyadan duyuru yaparak ve gönüllülük esasıyla çalıştık. Bu durum katılımcılara karşı biraz haksızlık yaptığımızı düşündürdü; neticede zamanlarını alıyoruz fakat onlara bir karşılık veremiyoruz. Öte yandan, tek bir kurumdan (TÜBİTAK) gelecek desteğe bağlı olduğunuzda, o kurumun karar vericilerinin bakış açısına uymadığınız sürece projelerinizi kabul ettirmeniz de oldukça güçleşiyor.

Türkiye’de bilişsel alanda çalışan grubun küçük olması ve araştırma fonlarının kısıtlılığı başlıca problemlerdi. Fakat son yıllarda bu konuda önemli bir değişim yaşandığını görüyorum ve bu gelişme beni gerçekten heyecanlandırıyor. Öncelikle, bu alanlarda çalışan insan sayısı geometrik olarak arttı ve çok güzel çalışmalar ortaya konuyor. Örneğin, Kasım ayında New York’ta düzenlenen bir Psychonomic Society toplantısı var; Türkiye’den katılan çok sayıda araştırmacı olduğunu gördüm. Bu kişilerin oraya gidip çalışmalarını sunması benim için çok heyecan verici bir gelişme.

Ayrıca, bilişsel alanın gelişim psikolojisiyle de zaman zaman kesiştiğini belirtmekte fayda var. İki alan da Türkiye’de çok hızlı bir gelişim gösterdi. Literatürde ve akademik dergilerde, yalnızca nicelik değil nitelik anlamında da büyük bir artış söz konusu. Sadece sayı artsaydı şüpheye düşebilirdik ama nitelik de ciddi şekilde yükseldi. Dolayısıyla, eskiden bu konuları konuşacak, tartışacak, toplantı veya konferans düzenleyecek kimse bulamazken, bugün Türkiye’de bu alanlarda çok daha geniş katılımlı konferanslar yapılabiliyor. Bu da gerçekten heyecan verici bir durum.
 

Sizce bellek çalışmaları insan deneyim ve davranışını anlama konusunda günümüzde nasıl bir yere sahip?

İnsanlar bana sık sık hangi psikoloji alanında çalıştığımı soruyor. Ben ise kendimi bilişsel psikolog olarak değil, “bellek araştırmacısı” olarak tanımlamayı tercih ediyorum. Çünkü bellek yalnızca bilişsel psikolojiyle sınırlı bir konu değil. Belleğe gelişim açısından baktığınızda çocuğun öğrenmesiyle ilgili konular ortaya çıkıyor ve bu gelişim psikolojisine uzanıyor. Sosyal etkilere baktığımızda, toplumsal olayların hatırlanması, medyanın hafıza üzerindeki etkisi ya da çevremizdeki insanların neyi nasıl hatırladığımızı etkilemesi gibi konular sosyal psikolojiyle kesişiyor. Hatırladığımız olayların duygusal yönlerine baktığımızda ise bellek, klinik psikoloji açısından da çok önemli bir rol oynuyor.

Yaptığımız bazı araştırmalar, bu etkileşimi açıkça gösteriyor. Örneğin, “kapanmamış” veya “sonlanmamış” olaylar kavramını ele alalım. Bu, yaşanan bir olayın bellek kayıtlarımızda tam olarak kapanmamış olması demek. Bazen geçmişte yaşadığınız bir olaya ilişkin bir tür hesaplaşma, helalleşme ya da cevap verme ihtiyacı hissedersiniz. Bunu gerçekleştiremediğinizde, olay bir ukde olarak içinizde kalır. Bu tür olayların istemsiz bir şekilde akla gelme sıklığı oldukça yüksektir. Duygusal açıdan rahatsız edici olduğu için de insanlar genellikle terapide bu olayları anlatır. Sonuçta terapiye giden kişiler, yaşadıkları olayları, bu olayları nasıl yorumladıklarını ve nasıl etkilendiklerini paylaşıyorlar; tüm bu süreç de hafızaya dayanıyor.

Dolayısıyla bellek çalışmalarını, psikolojinin pek çok farklı alt alanıyla bağlantılı bir araştırma alanı olarak görüyorum. Sadece bilişsel psikolojiye değil, bazen sosyal psikolojiye, bazen sağlık psikolojisine, bazen de gelişim psikolojisine dokunabiliyoruz. Bu nedenle kendimi daha çok “bellek araştırmacısı” olarak tanımlıyorum.
 

Hesaplamalı modelleme, yapay zekâ kullanımı gibi gelişen teknoloji etrafında bellek çalışmalarının geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Bu soruya farklı açılardan bakılabilir. Öncelikle, biraz önce sözünü ettiğim doktora tezimden örnek vermek istiyorum. 1989’da savunduğum tezde, insan hafızasının nasıl çalıştığını simüle eden bir bilgisayar programı kullanarak metinlerin anlaşılması ve hatırlanması üzerinde çalıştım. İnsanlara okuttuğum metinleri aynı şekilde bilgisayar programına da yükleyerek, programın “hatırlamadığı” bilgileri tespit edip bu simülasyonun sonuçlarını insan deneyleriyle karşılaştırdım. Aslında bilgisayar biliminin geçmişi, 1950’lerin sonu ve 1960’ların başından itibaren, bilişsel bilimlerin de katkısıyla çeşitli simülasyon çalışmaları üzerine kurulmaya başladı. Günümüzde bilgisayar gücünün artmasıyla modelleme kapasitesi çok büyüdü ve bu da daha gelişmiş modeller üretmemizi sağlıyor.

Ancak önemli bir noktaya hep dikkat çekiyoruz: Bir bilgisayarın, herhangi bir işlemi “insan gibi” yapıyor olması, o işlemi insanın gerçekten o şekilde yaptığı anlamına gelmiyor. Simülasyonlar, bilimsel model sınamak için güçlü bir yöntem sunuyor; insanın bir işlemi nasıl gerçekleştirdiğine dair oluşturduğumuz modeli bilgisayara aktararak çalıştırıyor ve sonuçları insan verileriyle karşılaştırıyoruz. Bu, modelimizi destekleyici bir kanıt sağlıyor. Yine de bu, diğer deneysel verilerle birlikte değerlendirilmesi gereken bir bulgu.

Geldiğimiz noktada, sayısal modelleme ve simülasyon çalışmalarının hâlâ yeterince kullanılmadığını düşünüyorum. Çünkü pek çok teorimiz aslında büyük ölçekli “kuram”lardan ziyade küçük, sınırlı modellerden oluşuyor. Bellek konusunda örneğin, elimizde sadece birkaç çalışma belleği modeli var ve hâlâ bunlarla yetiniyoruz. Daha kapsamlı bir kuram geliştirmek, eldeki çok sayıda araştırma bulgusunu açıklayacak büyüklükte bir çerçeve sunmayı gerektiriyor ki bu, araştırmacıları haklı olarak korkutan, insanüstü bir çaba gibi görünüyor. Eskiden Freud, Erikson veya Skinner gibi insanlar tarafından daha “büyük”, kapsayıcı kuramlar ortaya atıldı; ancak günümüzde elimizdeki veri miktarı o kadar fazla ki tümünü kapsayan bir “büyük kuram” geliştirmek oldukça zor.

Yapay zekâya dair en büyük umudum, bu teknolojinin insanı destekleyici ve birleştirici bir araç olarak kullanılabilecek olması. Yapay zekâ elbette insandan bağımsız düşünmüyor; girdi neyse ona göre bir çıktı üretiyor. Şu anda en çok tartışılan konulardan biri, yapay zekâ sistemlerinin ürettiği çıktıları tekrar girdi olarak almaya başlamasıyla ortaya çıkabilecek kısır döngü. Bu döngü, özgün içerik üretimini zorlaştırabilir. Dolayısıyla asıl soru, “Yapay zekâyı günlük yaşantımızda nasıl verimli kullanabiliriz?” olmalı.

Bellek bağlamında konuşursak, yapay zekânın bize örneğin günlük iş listemizi hatırlatma ya da basit bazı işleri otomatikleştirme gibi konularda yardımcı olması mümkün. Fakat tamamen özgün bir akademik makale yazması gibi beklentiler, şu an için gerçekçi görünmüyor. Çünkü yapay zekâ var olan bilgiyi yeniden düzenleyip sunuyor; yepyeni bir kuram veya özgün bir bulgu üretmesi kolay değil.

Ayrıca yapay zekâyla verimli çalışabilmek için “promt mühendisliği (prompt engineering)” gibi alanlarda da bilgi sahibi olmamız gerekiyor. Yani, yapay zekâya hangi soruları nasıl soracağımızı öğrenmemiz şart. İnsanlığın belleğini dışarıya aktarma çabası aslında yazının icadından da önce başlamış olsa da yazıyla birlikte belirginleşti. Zihnimizde tutmamız gereken bilgileri bir yere kaydederek hafızamızı belli ölçüde özgürleştirdik. Daha sonra bu kayıtlar bilgisayara aktarıldı ve şimdi yapay zekâ, hafızayla ilgili bazı görevleri üstlenip zihnimizi farklı alanlarda kullanmamıza fırsat tanıyabilir. Bu, belki yakın gelecekte daha da somut hâle gelebilir; ne var ki kendi ömrüm içinde ne kadarını göreceğim, ondan emin değilim.

Kültür ve duygu gibi faktörlerin bellek süreçlerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Duyguyla başlayalım. Duygu alanında çalışıp pişman olanlardan biriyim diyebilirim; çünkü aslen bir duygu araştırmacısı değilim, daha çok insan hafızasıyla ilgileniyorum. Duygu, benim için bellek araştırmalarında kullandığımız değişkenlerden yalnızca biri. Fakat araştırma yaparken görüyoruz ki insanlar belirli bir duyguyu “saf” olarak yaşamıyor; genellikle birden fazla duyguyu aynı anda deneyimliyorlar. Örneğin, en mutlu anında bile “Bu mutluluğu bir daha yaşayamayacak mıyım?” gibi kaygılar hissedilebiliyor. Bu durum, duyguyla ilgili bulguları karıştırıyor ve çalışmayı zorlaştırıyor.

Politika da önemli bir faktör, çünkü kişilerin grup aidiyetleriyle ilişkili olabiliyor. Siyasi görüşler, insanları bir gruba bağlayabildiği gibi tam tersi de mümkün: Kişi, önce bir gruba ait olduğunu hissedip sonra o grubun siyasi görüşünü benimseyebiliyor. Bu özellikle toplumsal olayların hatırlanmasında ve gelecekteki toplumsal olayları öngörürken çok etkili oluyor. Çünkü siyasal bakış açısı, insanların nasıl bir dünya beklediğini veya öngördüğünü ciddi biçimde şekillendiriyor. Bu noktada sadece siyasi görüşten değil, yaş, cinsiyet ve diğer kimlik unsurlarından da söz etmeliyiz. Özellikle cinsiyet, araştırmalarda giderek daha önemli ama aynı zamanda daha karmaşık bir konu hâline geliyor. Eskiden kadın-erkek olarak ikili bir bakış açımız varken, günümüzde cinsiyetin sadece bu iki kategoriden ibaret olmadığını görüyoruz. Bu da araştırmalarda “Cinsiyeti nasıl ölçeceğiz?” sorusunu doğuruyor ve işleri daha da karmaşıklaştırıyor.

Kültür konusuna gelince, kültürü tek başına bir değişken olarak kullanmayı doğru bulmuyorum. Kültür o kadar geniş bir kavram ki hem tanımlaması zor hem de kültürel grupları net biçimde ayırmak kolay değil. “Türk kültürü” dediğinizde 85 milyon insandan söz ediyoruz; bu insanların tamamının aynı kültüre sahip olduğunu söylemek bence safdillik olur. Kültürü parçalara ayırıp alt başlıklardaki unsurları çalışmak bana daha mantıklı geliyor. Örneğin, “Çocuk yetiştirme tarzının hafızaya etkisi” gibi belirli bir bileşen üzerinden ilerlemek mümkün. Ama “Kültürde hafıza nasıl gelişir?” gibi çok genel bir soru, yanlış bir araştırma yaklaşımı gibi görünüyor.

Aynı şekilde, “kolektivist kültür” gibi etiketler kullanmaktan da kaçınıyorum. Çünkü “kolektivist kültür” dediğinizde içine Hintlileri, Taylandlıları, Korelileri veya devasa nüfusa sahip Çin toplumunu koyuyoruz. Bir buçuk milyarlık bir ülkede, tek bir yemek kültürünün veya tek bir dilin bile olmadığını düşünürsek, herkesin aynı kültürel değerlere sahip olduğunu varsaymak pek mümkün değil. Bu nedenle bu tür genel kategoriler bana çok indirgemeci ve yanlış geliyor.