Söyleşi Kolajı II: Belleğin İzinde Mücadele: Bu Coğrafyanın ve Öznelerinin Kolektif Belleği — Hafıza Merkezi/Mekânları ile Söyleşiler —
Hazırlayan:
Sercan Karlıdağ
Altınbaş Üniversitesi, Psikoloji Bölümü, Araş. Gör.
Yaygın bir nitelemeyle, neyi hatırlayıp unuttuğumuzun göstergesi olarak kolektif bellek, karmaşık bir olgu. Sosyal psikolojik bir zaviyeden okuma çabasıyla kolektif belleğin yamacına iliştirmek istediğim iki önemli nosyon var: Anlatı ve kimlik.
Kolektif bellek bir grubun tarihi ve ‘öyküsü’, bir grup kimliğinin zamansal tezahürü olmasının yanı sıra, grup-temelli duygular (örn., paylaşılan umutsuzluk) ve motivasyonlara (örn., öz-süreklilik) dayalı bir olgu olarak ele alınabilir. Ayrıca kolektif duygusal yönelimler ve motivasyonlarla harmanlı biçimde paylaşılan anlatılar (örn., kahramanlık anlatıları) açısından da kavranabilir. Kuşkusuz, anlatıda ‘saklı’ çok detay var. Kolektif travmalarla, kolektif suçlulukla ya da (iyimser olmayan) umutla bezeli paylaşılan anlatılar ile karakterize bir kolektif bellek içeriği düşünelim. Yahut da belleğin yüküyle öğrenilmiş çaresizlik imli gelecek tasavvurlarına demirlemek, (çok çabuk) ‘unutmak’ ve sessiz seyircilik ya da statükoyu meşrulaştıran tarzda ‘hatırlamak’…
Kolektif belleğin çeşitli içerimleri olabileceğini saptamak zor değil. Dahası, farklı içerimleriyle kolektif belleğin, kolektif kimliği, yani belirli tarihsel, sınıfsal, kültürel ve politik bağlamlar açısından grup kimliğini ve gruba mensup bireylerin eylem repertuvarını karakterize edebileceği ileri sürülebilir. Bunun iki yönlü, karşılıklı bağımlı olduğunu savunabiliriz. Kimlik ve sosyal normlar, tarihsel-politik olayların etkisi ve yaydığı duygular kolektif belleğin içeriği üzerinde belirleyici olurken, sözgelimi ‘tarihin sosyal temsilleri’ olarak kolektif bellek ve onun beslediği ve beslendiği duygular ise grup kimliğiyle özdeşleşmeyi ve sosyo-politik eylemliliği çeşitli açılardan etkileyebilir.i Anlatı ve kimlik nosyonları etrafındaki bu değiniler, kolektif kimlik olgusunun güç ilişkileri açısından başat önemini vurguluyor.
Belki de bu yüzden iktidarların hegemonik-denetimci bir vasıfla kolektif bellek ya da toplumsal hafıza üzerinde hoyratça tepinmeleri tesadüf değil. Belki de bu yüzden, sosyal psikolojik bu lakırdıların ya da akademik uğraşıların ötesinde, bellek/hafıza (hem bireysel hem toplumsal) bir ‘mücadele’ ve direnişin konusu.
Bellek mücadelesi lafzını en çok Göze Orhon’a atıfla anmayı yeğliyorum.ii Kolektif bellek, sözgelimi tarihsel mağduriyetler, nekropolitik şiddet, insanlığa karşı suçlar ve nefret suçları karşısında resmi tarih/anlatılar içinden gün yüzüne çıkarılıp savunulması gereken bir olgu olarak görülebilir. Diğer bir ifadeyle, geçmişin, toplumsal eşitsizlikleri yeniden üreten bir zeminde araçsal(laştırıl)masına karşı, kolektif bellek güçlü bir odak. Çünkü, yaşanabilir bir kamusal hayat tasavvurunda hak mücadelesi ve toplumsal özgürleşme için bir potansiyel vadediyor ve bu, kolektif bellek mücadelesinin etik/politik zeminine işaret ediyor.
Belleğin İzi temalı bu sayımızda, belleğin ‘kolektif yüzüne’ ve bellek mücadelesine özel olarak eğilmek istedik. Ve, bu coğrafyanın öznelerine hitap eden faaliyetleriyle dört kurum/merkezle iletişime geçip (ilerleyen sayfalarda göreceğiniz üzere) üç soru yönelterek kısa söyleşiler gerçekleştirdik. Kurum/merkezler ve söyleşi yaptığımız temsilcileri:
- 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı
Nayat Karaköse ve Aslı Yolcu - Hafıza Merkezi
Noémı Lévy-Aksu, Derya Bozarslan, Mert Koçak ve Merve Bakdur - Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi
Eylem Delikanlı - Madımak Katliamı Hafıza Merkezi
Eylem Şen
Hakikat arayışı, geçiş dönemi adaleti, onarıcı adalet, tarihsel adalet, yüzleşme… ve dahası, belki de en çok onlar sayesinde dağarcığımızda. İnkârın karşısında ‘hafızalaştırma’ faaliyetlerinin ve bellek olgusunu güç ilişkilerinin odağında görerek bir bellek aktivizmi çabasının, dört kurum/merkez için ortak bir payda olduğunu söylemek, zannediyorum yanlış olmayacak. Onlar sayesinde bakıyoruz bu coğrafyaya: Zorla kaybetmeler, 12 Eylül Darbesi ve işkenceler, Cumartesi Anneleri/İnsanları, Hrant Dink, Madımak’ta katledilen 33 canımız, Tahir Elçi…
Ne iyi ki, bu coğrafyanın özneleri için, toplumsal-tarihsel adalet için, bir kolektif bellek mücadelesi vererek söz ve eylem üretiyorlar!
i Burada izleri sürülebilecek, sosyal psikolojik perspektifte bazı kaynaklar ve okuma önerileri için bkz.:
- Bilgin, N. (Ed.) (2013). Tarih ve kolektif bellek. Bağlam Yayınları.
- Jovchelovitch, S. (2012). Narrative, memory and social representations: A conversation between history and social psychology. Integrative Psychological and Behavioral Science, 46, 440-456.
- Liu, J. H. ve Páez, D. (2019). Social representations of history as common ground for processes of intergroup relations and the content of social identities. D. Matsumoto ve H. C. Hwang (Ed.), The handbook of culture and psychology içinde (ss. 586–614). Oxford University Press.
ii Örn. bkz. “Türkiye’de Bellek Mücadelesi – Göze Orhon”: https://youtu.be/-LfuBzLDTZ4 (Son Görüntüleme Tarihi: 23.02.2025)

Söyleşi I: 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı
Nayat Karaköse
Hrant Dink Vakfı, Programlar Direktörü
Aslı Yolcu
23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, Ziyaretçi Programları Koordinatörü
“Bu coğrafyanın hafızası” sözü size ne anlam ifade ediyor? Coğrafyanın hafızasına özgü nitelikler ve karakteristiklere ilişkin değerlendirmelerinizin yanı sıra, sizin pencerenizden, kolektif bellek ya da toplumsal hafızaya nasıl yaklaşılabilir?
Bu coğrafyanın hafızası, uzun yıllardır var olan ve devam eden birikimi, derin katmanlı geçmişi ve aynı coğrafyada yaşayan çokkültürlü, farklı etnik ve dini toplulukların ortak hikâyesinin bir yansımasını görebildiğimiz bir hafıza. Sadece bu toplulukların birlikte yaşama deneyimlerini değil travmalarının, acılarının da izlerini taşıyan, geçmişle birlikte bugünü ve geleceği de şekillendiren bir hafızadan bahsediyoruz. 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı, Sebat Apartmanı’nın taşıdığı anlam ve hakikatin, Hrant Dink’in kolektif bellekte ve kamusal vicdanda edindiği yerin farkındalığıyla “hafıza ile umudun” birleştiği bir mekân olarak varlığını sürdürüyor. Bu nedenle 23,5 bu kolektif belleği daha adil, barışçıl ve kapsayıcı bir yaklaşımla ele alırken yüzleşme ve hakikat arayışını da her daim sürdürüyor.
Gündelik-siyasi kritikte bir hayli yer kaplayan “çok çabuk unutan bir toplum” değerlendirmesine katılır mısınız? Evetse, bunu yaratan/etkileyen koşullar hakkında neler söylersiniz?
‘Çok çabuk unutan bir toplum’ değerlendirmesi kısmen doğru olabilir; ancak bu unutma hâli toplumdaki bireylerin bir özelliğinden öte, büyük ölçüde sistematik olarak oluşturulan ve kültürel dinamiklerle ilişkili, hakikatin görünürlüğünün farklı söylemlerle gölgelendiği bir süreç. Türkiye’ye baktığımızda bir ay içerisinde başka birçok toplumun belki de beş yılda yaşayacağı toplumsal olaylarla sarsılıyoruz. Bunların büyük kısmı da ağır toplumsal yaralar açma potansiyeli olan, travmatik olaylar. Toplumun çoğunluğu çabuk unutuyor, çünkü unutmak belki bir koruma kalkanı işlevi görüyor, hatırlarsa belki de devam etmeyecek.
Hatırlamaktan korkan bir topluma sahip olduğumuz da söylenebilir, çünkü hatırlamak bir sorumluluk içeriyor; yüzleşmek, adalet talep etmek gibi. Unutmasaydık yüzleşir, adalete erişir ve daha demokratik bir topluma sahip olabilirdik. Unutturmamak için mücadele eden ve adalet mücadelesini sürdüren bir kesim var, onların katkısı ve çabaları çok değerli ve oradaki mücadeleyi çoğaltmamız gerekiyor. Fakat çoğunluk ya çabuk unutuyor. Ya hatırlamamayı seçiyor ya da çok çabuk alışıyor.
23,5, hafızayı her daim diri tutmaya çalışan, hatırlama ve yüzleşmeye cesaret etmeye davet eden, hatırlamanın ve yüzleşmenin iyileştirici gücüne ve bir arada yaşama olan katkısına odaklanmaya devam eden bir mekân.
Hiç bilmeyen birine, kendi faaliyetlerinizden ve bu faaliyetlerinizin arka planındaki motivasyon ve duygularınızdan bahseder misiniz? Yürüttüğünüz çalışmalar veya ilgilendiğiniz gündemlerin bu ülkenin toplumsal hafızası ya da kolektif belleği ile bağı nedir?
23,5 Hrant Dink’in hayatına, onun mücadelesine, Agos Gazetesi’nin hikâyesine, Türkiye’deki azınlıkların tarihine ışık tutan, cinayete giden süreci ve sonrasında yaşananları ele alan bir mekân. Bu açıdan 23,5 alternatif bir tarihe, Türkiye’nin yakın tarihine bakış için de bir fırsat sunuyor.
Hafıza Mekânı’nın arka planındaki motivasyonun, Hrant Dink’in uğruna mücadele ettiği adalet, eşitlik, demokrasi gibi evrensel değerler ve onun diyaloğa, bir arada yaşama dair yaptığı çağrılarını hem varoluşunda hem de tüm faaliyetlerinde öncelemesi olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki onun değerlerini toplumun geniş kesimleriyle de buluşturmak, daha kapsayıcı bir hafıza inşa etmek de buna dâhil. Mekânımızın ana anlatıcısı Hrant Dink, ziyaretçiler tüm hikâyeyi onun sesinden, bakış açısından dinleme fırsatı buluyorlar. 23,5 toplumda herkesin sesinin duyulduğu, kolektif bir farkındalığın oluşması için çalışan bir hafıza mekânı.
Sorular çok önemli bir yer kaplıyor, insanlara karşı konuşan değil insanlarla birlikte konuşan, soru soran, sorgulatan bir alan. Bu anlamda “23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı Öğrenme Programları” kapsamında yaptığımız atölyeler, turlar, etkinlikler kolektif belleğin adil bir şekilde inşa edilmesine, geleceğin dönüşmesine katkı sağlayan, bir arada olmanın iyileştirici gücüne ve umuda odaklanan içeriklerden oluşuyor.
Hafıza Mekânı’nın önemli özelliklerinden biri ziyaretçilerinin katkılarıyla çoğalan, mücadele biçimlerimizi ve dirayetimizi sürdürdüğümüz bir yer olması. 23,5’ta bu mücadele biçimlerini hem kolektif bellek üzerinden konuşabiliyoruz hem de mekân bireysel hikâyelerimize, mücadelelerimize de alan açıp bizi güçlendiriyor. 23,5’u adalet ve hakikat arayışının önemli bir yer tuttuğu bir hafıza mekânı olmasının ötesinde bir diyalog, buluşma, yüzleşme, vicdan, araştırma ve paylaşım mekânı olarak da değerlendirebiliriz.
Web-sitesi • https://hrantdink.org/tr/hafiza-mekani

Söyleşi II: Hafıza Merkezi
Noémı Lévy-Aksu
Derya Bozarslan
Mert Koçak
Merve Bakdur
Hafıza Merkezi, Hafıza ve Barış Çalışmaları Ekibi
“Bu coğrafyanın hafızası” sözü size ne anlam ifade ediyor? Coğrafyanın hafızasına özgü nitelikler ve karakteristiklere ilişkin değerlendirmelerinizin yanı sıra, sizin pencerenizden, kolektif bellek ya da toplumsal hafızaya nasıl yaklaşılabilir?
Çok kültürlü, çok değişken ve çok bileşenli bir ülke olan Türkiye’de coğrafya, içerisinde ve küçük ölçekli binlerce parçasında yaşayan ya da yaşamış toplumlardan, yaşanan olaylardan bağımsız değerlendirilmesi oldukça zor bir hafızaya sahip. Göçler, sürgünler, zorla yerinden etmeler, ekolojik yıkımlar, deprem, sel, yangın vb. felaketler yaşandıkları alanın hafızası ile ilişkili durumdalar. Nitekim mekânlar ve alanlar geçmişten bugüne farklılıklarıyla, benzerlikleriyle ve süreç boyunca geçirdikleri değişimlerle yapılanıyor. Bu yapının iki öznesi ise insan ve doğa. Doğal olarak doğada gerçekleşen bu değişimler insan yaşantısındaki mücadelelerden ve gerek sosyal gerekse politik müdahalelerden bağımsız değerlendirilemez. Hem insanın hem doğanın ürettikleri coğrafyada bırakılan izi şekillendiriyor. Kişisel hikâyelerdeki yemekler, şarkılar, alışkanlıklar, inançlar, gelenekler, ritüeller, somut olan ya da olmayan değerler insanın içinde bulunduğu mekân ve alan ile toplamda kolektif bir belleğin ortaya çıkmasını sağlıyor.
Bu bağlamda ‘coğrafyanın hafızası’ bizim çalışmalarımızda pek başvurduğumuz bir terim değil. Toplumsal hafıza, öznelerin yaşantılarını ve hikâyelerini ait olduğu mekân ve bölgeler, toplumsal mücadeleler, hatırlama ve unutma pratikleri ile okuduğumuz, jenerasyonlar arası aktarımları göz önüne aldığımız bir yapı diyebiliriz. Resmi devlet anlatıları ve ideoloji inşası karşısında direnen hafıza ve kimi zaman bu dirence yönelik tahribatın bıraktığı iz de bunun bir parçası. Edilgen bir yapı değildir kolektif hafıza, hem bireysel belleklerin toplamı ile yaratılıyor hem de kendi içerisinde bir olgu olarak var olmaya devam ediyor. Toplumsal hareketleri, siyaseti şekillendirmeye devam ediyor.
Neleri hatırlayacağınıza, neleri unutacağınıza ve neleri görmezden geleceğinize karar veren resmi anlatı ve bu anlatıyı takip etmek muktedir ve iktidar ilişkisinin bir parçası. Yıllar içerisinde sivil alanın daralması ve siyasi baskının artmasının da bunda büyük bir payı var elbette. Örneğin, anadili hakkı tartışmaları içerisinde yüzyıllarca biriken hikâye, efsane ve destanları yeni nesillere taşıyan Kürtçe dengbejler de kendilerine seslerini iletecekleri bir alan bulmakta zorlanıyor. (Kürtçede ‘ses’ anlamına gelen deng ve ‘söyle, ses ver’ anlamına gelen bêj sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan Dengbêj sözcüğü, sözün ahenkle icra edilmesini sağlayan kişi anlamında kullanılmaktadır.)
Gündelik-siyasi kritikte bir hayli yer kaplayan “çok çabuk unutan bir toplum” değerlendirmesine katılır mısınız? Evetse, bunu yaratan/etkileyen koşullar hakkında neler söylersiniz?
Aslında, bu, unutmaktan ziyade bir görmezden gelme, sessizlik ve sessizleştirme pratiği. Hafıza Merkezi olarak kuruluşumuzdan bu yana odaklandığımız konular arasında olan, 90’lı yıllarda Türkiye’de, yoğun olarak Kürt illerinde gerçekleşen zorla kaybetmeler bunun çarpıcı bir örneğidir. Kayıplara dair kayıp yakınları ile yapılan görüşmeler, adli başvurular, medyada çıkan haberler gibi pek çok kaynaktan doğrulayarak oluşturduğumuz bir veri tabanımız var. Derin bir siyaset bilgisi gerektirmeksizin zorla kaybetmelere ilişkin yapılan inceleme ve araştırmalarda rahatlıkla görebileceğiniz bir medya verisi var. Bugün oldukça kolay erişilebilecek bir arşiv çalışmasıyla dönemin günümüzde de anaakım olarak kabul edilebilecek gazetelerinde ve ana haber bültenlerinde kayıplara ve faili meçhullere ilişkin haberlere yer verildiğini siz de rahatlıkla görebilirsiniz.
Buna rağmen sadece bugün yaşananların unutulması değil, o gün dahi bunların görmezden gelinmesine, hayatın büyük insan hakları ihlalleri yaşanmıyormuşçasına devam etmesine, siyasilerin sessizliğine, toplumun suskunluğuna, adalet mensuplarının görevlerini ihlal etmesine bakarak bunun “kolay unutma”nın çok ötesinde olduğunu anlayabiliyoruz. Kaldı ki bugün hâlâ, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda buluşarak kayıplarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri/İnsanları gibi bir sivil itaatsizlik eylemi gerçekleşiyor. Bu yıl 1000 haftayı geçen bu eylemin temeldeki amacı hatırlatmak değil, “unutturmamak” ve kayıpların akıbetini sormak. İlk gününden bugüne 30 yıllık bir süreç boyunca aşikâr bir gerçeğin peşinden koşan insanlar, kayıplarının ve hâlâ en azından bir mezarları olmasını bekledikleri insanların isimlerini ve fotoğraflarını meydanlarda taşıyorlar. Dolayısıyla hiçbir zaman unutulmayan bir gerçeğe bile toplum tarafından nasıl kulak tıkandığını görmek, bizim, siyasetin günlük dilindeki gibi “kolay unutmadığımızı”, aslında “kolayca görmezden geldiğimizi” gösteriyor.
Bu örneğin dışında da Hafıza Merkezi’nin Türkiye’nin bir “amnezi” ülkesi olduğu yaygın görüşünü sorgulayan yaklaşımlardan esinlendiğini söyleyebiliriz. Nitekim Hafıza Merkezi’nin kurucularından biri, Özgür Sevgi Göral ikna edici bir biçimde, Türkiye’nin geçmişiyle ilişkisini anlamak için amnezi yerine, geçmişi konuşabilmenin kelime, kavram ve fikirlerinden yoksun olma anlamına gelen “afazi” kavramının daha uygun olduğunu öne sürdü.[1] Şüphesiz ki bu afazi hâkim ideoloji ve inkâr politikalarına doğrudan bağlıdır. Aynı zamanda, mağdur grupların çoğulluğu ve parçalanmışlığı da fragmante bir hafızayı doğurarak ait olmadığımız grupların yaşadıklarını unutmamız veya onlara kayıtsız kalmamızla sonuçlanabilir. Hafıza Merkezi olarak mübadele ile zorla yerinden edilmeler, Ermeni Soykırımı, Kürt illerindeki sistematik baskı politikaları gibi farklı dönem, süreç ve deneyimler arasındaki bağlantıları sorgulayarak daha kapsayıcı ve eleştirel bir hafıza sahasını inşa etmeye katkıda bulunmaya çalışıyoruz.
Hiç bilmeyen birine, kendi faaliyetlerinizden ve bu faaliyetlerinizin arka planındaki motivasyon ve duygularınızdan bahseder misiniz? Yürüttüğünüz çalışmalar veya ilgilendiğiniz gündemlerin bu ülkenin toplumsal hafızası ya da kolektif belleği ile bağı nedir?
Hafıza Merkezi 2011 yılında bir grup akademisyen, hukukçu, gazeteci ve insan hakları savunucusu tarafından kuruldu. “Geçiş dönemi adaleti” ilkelerinden yola çıkarak hakikat, adalet ve hafıza ilişkilerini düşünmeye davet eden, somut belgeleme çalışmalarla katkıda bulunan yeni bir yaklaşımı sunmaya hedeflendi. Bahsettiğimiz gibi kuruluşunun etrafında şekillendiği konu Türkiye’de Zorla Kaybetmeler gerçeğiydi. 90’lı yıllarda devlet şiddetinin en yakıcı örneklerinden biri olan bu olgu, bugün hâlâ etkisini cezasızlık problemi ile sürdürüyor. Merkez kurulduğunda, başta zorla kaybetmeler olmak üzere, ağır insan hakları ihlallerinin evrensel standartlarda belgelenmesi, emsal olabilecek davaların takibi ve belgelenmesi, mağdurlar ve aileleriyle görüşmeler ve tüm bu ağır ihlallerle ilgili hakikatlerin toplumun geniş kesimlerine anlatılmasına yönelik faaliyetler temel bir çalışma ekseni olarak belirlendi. Sonucunda da özgün bir veri tabanı ve çeşitli raporlar ortaya çıktı. Bu bir hafıza kaydıydı. Amaç, zorla kaybedilen, hukuk dışı infaz edilen insanları birer sayı olmaktan çıkarmak ve devlet nezdinde kabul edilmeyen bu suçu görünür kılmaktı.
Hâlâ eksenimizde olan bu çalışmanın yanı sıra, Hafıza Merkezi’nin çalışma alanları gittikçe genişledi. Hafıza ve Barış Çalışmaları programı bağlamında Türkiye’de Hafızalaştırma web-sayfamız, farklı fiziksel ve dijital hafızalaştırma projelerini inceleyerek Türkiye’deki hafıza sahasının dinamikleri, engelleri ve etkileri ile özgün bir kaynakça oluşturuyor. Buna ek olarak, Türkiye’yi kendi sınırları içinde monolitik bir bütün olarak görmemek adına, Türkiye’nin içinde bulunduğu daha geniş coğrafyada dâhil olduğu ağır insan hakları ihlallerini hafızalaştıran projelere de yer verdik (örn., Göçmenlerin Yunanistan’dan Türkiye’ye Kitlesel Geri İtilmesinin Dijital Canlandırması[2]). Aynı zamanda, Hafıza ve Gençlik projelerimizle atölye, saha gezileri ve küçük proje destekleriyle gençlerin eylemliliğini, tarihsel adalet ve hesap verilebilirlik tartışmalarına katılımlarını teşvik etmeye çalışıyoruz. Öte yandan, hukuk çalışmaları programıyla ortak olarak yürüttüğümüz yeni çalışma, 2000’li yıllarında yaşam hakkı ihlallerine odaklanarak nesiller arası şiddet deneyim ve hafızalarıyla birlikte onarıcı adalet imkânlarını araştırıyor.
Web-sitesi • https://www.hakikatadalethafiza.org/
[1] Göral, Ö. S. (2023). Yaramız derindir: Hafıza sahası ve sömürgeci afazi. İstos Yayınları.
[2] Bkz. https://memorializeturkey.com/tr/memorial/gocmenlerin-yunanistandan-turkiyeye-kitlesel-geri-itilmesinin-dijital-canlandirmasi (Son Görüntüleme Tarihi: 23.02.2025)
.jpg)
Söyleşi III: Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi
Eylem Delikanlı
Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi Yürütücü Direktörü
“Bu coğrafyanın hafızası” sözü size ne anlam ifade ediyor? Coğrafyanın hafızasına özgü nitelikler ve karakteristiklere ilişkin değerlendirmelerinizin yanı sıra, sizin pencerenizden, kolektif bellek ya da toplumsal hafızaya nasıl yaklaşılabilir?
“Bu coğrafyanın hafızası” dendiğinde ilk aklımıza gelen kavram yüzleşme oluyor. Geçmişle yüzleşme, hesap sorma pratikleri açısından ise ülke olarak son derece zayıf bir karnemiz var. Dolayısıyla coğrafyanın hafızası, yüzleşilmeden üst üste yığılmış, katmerlenmiş parşömenler gibi duruyor. Kimi sayfaların birbirine yapıştığı, ayrışamadığı ama üstüne yenilerinin eklendiği ve eklendikçe hakikate ulaşmanın zorlaştığı bir bütün gibi.
Türkiye’de bellek çalışmalarını bağımsız yürüten kişi ve kurumların sayısı az değil ve çok iyi işler yapıyorlar. Bu emeklerin ve eforların ancak birbirleriyle temas ettikçe, birbirlerini güçlendirip hem tematik bağlar kurarak hem de eylemde birleşerek bir dönüşüm yaratabileceklerini düşünüyoruz. Türkiye’de büyük kırılmaların yaşandığı toplu şiddet süreçlerinin yekpare olaylar olmadığını vurgulayarak ancak bütünlüklü bir tarih anlatısı ve bellek aktivizmiyle bu çalışmaların etkili olabileceğini düşünüyoruz. Dolayısıyla, sözgelimi 12 Eylül’ü anlamak için sadece biraz öncesi ve sonrasına bakmakla yetinmemeli, yüzyıl öncesinden bugüne değerlendirmeliyiz.
Gündelik-siyasi kritikte bir hayli yer kaplayan “çok çabuk unutan bir toplum” değerlendirmesine katılır mısınız? Evetse, bunu yaratan/etkileyen koşullar hakkında neler söylersiniz?
Çok çabuk unutan toplum yerine “seçici hatırlayan” veya “kolektif sessizliğe bürünen toplum” kavramları daha yerinde olur. Hatırlamak için bilmek gerekir. Aslında bellek çalışmaları yürüten kurumların, kişilerin hedefi, hakikati ortaya çıkarmak ve bu hedefi gerçekleştirirken hakikat üzerinden belli davranışların değişeceğine, dönüşeceğine ve bir iyileşme, sağaltım yaşanacağına dair olan inançları aynı zamanda. Bu çok önemli bir ayak olmakla beraber esas meşakkatli aşaması, beklenen dönüşümün gerçekleşmesine olan direnci kırabilmek. Bunun en önemli noktası ise kişinin özne olarak kendini kabul etmesi ile başlıyor. Daha somut konuşacak olursak, Türkiye’de insanlar 12 Eylül’de bir darbe olduğunu, bu süreçte işkenceler, hak ihlalleri olduğunu bilmiyor mu? Biliyor ama bu hikâyeler başkalarının başına gelmiş, kendi hayatlarıyla temas etmeyen hikâyeler olarak okunuyor hâlâ. Toplum, egemenlerin “sağ-sol çatışıyordu, kardeş kardeşi vuruyordu” temelinde, yaşananların içini boşaltan, silen ve yeniden yazan bir tarih anlatısında sessiz kitleler olarak yaşamına devam ediyor. Bunun daha geniş çerçevede bir demokrasi meselesi, mücadelesi olduğunu ve demokrasinin savunulmaya muhtaç olduğunu, özneler olarak bunda her birimizin payı olduğunu kavramakla başlıyor her şey. Ancak bu şekilde yaşanan ihlaller kime yapılırsa yapılsın ses çıkardığımız ve kolektif sessizliği bozduğumuz bir toplumu yaratabiliriz. Ancak bu şekilde ‘çok çabuk unutan toplum’ ifadesi hayatımızdan çıkabilir.
Hiç bilmeyen birine, kendi faaliyetlerinizden ve bu faaliyetlerinizin arka planındaki motivasyon ve duygularınızdan bahseder misiniz? Yürüttüğünüz çalışmalar veya ilgilendiğiniz gündemlerin bu ülkenin toplumsal hafızası ya da kolektif belleği ile bağı nedir?
Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi, Türkiye Araştırmaları Enstitüsü’nün kolektif hafıza ekibi tarafından 2021 yılının Ocak ayında hayata geçirildi. 12 Eylül 2022 yılında ise kamuoyuna açıldı. 12 Eylül 1980 Darbesi çokça konuşulan, üzerine yazılmış, çizilmiş bir konu; fakat dönemi, öncesi ve sonrasıyla anlatan derli toplu bir kaynak bulmak yine de zor. Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle toplu şiddet dönemleriyle yüzleşme ve hesap sorma pratikleri açısından önemli olan bellek müzeleri Türkiye’de ne yazık ki bir elin parmağını geçmeyecek sayıda varlık gösteriyorlar.
12 Eylül 1980 Darbesi’ni anlatabileceğimiz fiziki bir müzesinin yakın dönemde hayata geçemeyeceğini öngörerek bu müzeyi dijital bir mekânda inşa etmenin doğru bir strateji olduğuna karar verdik. Böylelikle 12 Eylül 1980 Darbesi’ne dair Türkiye’nin ilk dijital müzesi ve insan hakları arşivi hayata geçmiş oldu. Tarihsel Adalet için Bellek Müzesi, Sözlü Tarih, Bellek Nesneleri, Dava Dosyaları ve Adalet Arayışı adı altında daimî koleksiyonlardan oluşuyor.[1]
Bu koleksiyonlar içerisindeki farklı formatlardaki bilgi, belge ve verilerle özellikle darbe öncesi ve sonrası uygulanmış, başta işkence olmak üzere insan hakları ihlallerini ve insanlığa karşı suçları belgeliyoruz. Dolayısıyla hukuk çalışmaları Müze’nin ağırlık verdiği alanların başında geliyor. Dava dosyaları koleksiyonu içerisinde ilk yıl, 25 adet işkence dosyası başta olmak üzere, dönemin sıkıyönetim mahkemelerindeki dava süreçlerini inceleyerek 12 Eylül hukukuna dair bir analiz yapmaya çalışıyoruz. Sözlü Tarih Koleksiyonu ise sadece hak ihlallerine odaklanmıyor. Anlatıcıların kişisel tarihleri yanında kendi anlatıları üzerinden 60’lardan günümüze bir yakın tarih okuması yapabiliyoruz. Darbeler bir günden ibaret olmadıkları ve Müze’de bir süreç olarak ele alındıkları için öncesi ve sonrasıyla bütünlüklü bir anlatı oluşturmak gerektiğini düşünüyoruz. Bir diğer önemli koleksiyonumuz ise, Bellek Nesneleri Koleksiyonu. Bu koleksiyon hem döneme dair görsel bir dünyanın kapısını açıyor hem de biraz önce bahsettiğimiz hak ihlallerine dair kanıt olabilecek bilgi, belge ve dokümanın toplandığı bir arşiv işlevi görüyor. Bellek Müzesi her ne kadar dijital bir müze olsa da hâlihazırda fiziki bir müzenin içini dolduracak kadar fiziki arşiv malzemesini de topluyor ve arşivini bağışçıların destekleriyle büyütüyor. Müze’nin alamet-i farikası ise işkence haritası. Müze’deki anlatı, bilgi ve belgelerden teyit ettiğimiz veriler ışığında hak ihlaline uğradığını tespit ettiğimiz 8750 ismin, 478 ihlal mekanının, 45 işkence türünün ve bu ihlallerden sorumlu 500’den fazla ismin yer aldığı bu çalışma, arşivlere eklenen her yeni veride güncelleniyor. İşkence haritası Müze’nin tarihsel adalet kavramı etrafında gövdelendirdiği bir adalet arayışı pratiği olması açısından oldukça önemli. Cezasızlık zırhıyla korunarak hukuki süreçlerden sıyrılabilmiş, insan hakları ihlallerinden sorumlu tutulan herkesten bu şekilde hesap soruyoruz.
Bellek Müzesi Türkiye’nin demokrasi mücadelesinin bir bileşeni olarak kurgulandı ve hayata geçirildi. En önemli hedeflerinden birisi kuşaklararası bellek aktivizmini güçlendirmek, bu vesileyle hakikati netleştirmek, salt iktidarın güdümünde yürütülen yüzleşme pratikleriyle adaleti tesis etmenin mümkün olmayacağını; ancak aşağıdan yukarı bir tarih anlatımı, açık ve erişilebilir arşivler ve 12 Eylül’ün muhataplarının aktif katılımıyla yaratılacak dinamik bir sürecin bunu mümkün kılacağının altını çizmek.
Bellek Müzesi’nin sloganı “Geçmiş Bugündür.” Bununla iki konuyu anlatmak istiyoruz: Birincisi, 12 Eylül ile birlikte yerleşen ve ağırlaşan hak ihlalleri, antidemokratik uygulamalar ve 12 Eylül Anayasası ile yerleşen baskıcı kanunlar hâlâ devam ediyor. Bunların devam eden etkilerini bugün de yaşıyoruz. Bugün mücadelesini verdiğimiz birçok şeyin temelleri (YÖK, seçim sistemi, eğitim gibi), 12 Eylül ile atıldı. İkinci vurgulamak istediğimiz nokta ise, bu baskılara karşı mücadelelerin de geçmişte olduğu gibi devam etmekte ve örgütlülük, dayanışma, kolektif mücadelenin geçmişten bugüne bir gereklilik ve aciliyet olarak önümüzde durmakta olduğu. Dolayısıyla, Bellek Müzesi, yalnızca geçmişin hakikatlerini gün ışığına çıkarmak anlamında değil, aynı zamanda bugünkü mücadelelerle bağını kurarak kuşaklararası bir bellek aktivizmini de güçlendirme misyonunu taşıyor. Bellek Müzesi’nin bu konuda güçlü adımlarla ilerlediğini ve 12 Eylül’ün muhataplarının aktif katılımıyla dinamik bir sürecin yaratıldığı bir deneyimi hep beraber yaşıyoruz.
Web-sitesi • https://bellekmuzesi.org/
[1] Detaylar için bağlantılara bakabilirsiniz: bellekmuzesi.org/dava-dosyasi - bellekmuzesi.org/sozlutarih - bellekmuzesi.org/bellek-nesnesi - bellekmuzesi.org/iskence-haritasi (Son Görüntüleme Tarihi: 23.02.2025)

Söyleşi IV: Madımak Katliamı Hafıza Merkezi
Eylem Şen
Madımak Katliamı Hafıza Merkezi, Proje Koordinatörü ve Kreatif Yönetmeni
“Bu coğrafyanın hafızası” sözü size ne anlam ifade ediyor? Coğrafyanın hafızasına özgü nitelikler ve karakteristiklere ilişkin değerlendirmelerinizin yanı sıra, sizin pencerenizden, kolektif bellek ya da toplumsal hafızaya nasıl yaklaşılabilir?
Gündelik-siyasi kritikte bir hayli yer kaplayan “çok çabuk unutan bir toplum” değerlendirmesine katılır mısınız? Evetse, bunu yaratan/etkileyen koşullar hakkında neler söylersiniz?
Herkesin sıklıkla kullandığı bir cümle var: Coğrafya kaderdir. Bu, genelde yaşadığımız coğrafyanın olumsuz yanlarına gönderme yapmak için kullanılan bir cümle. Kader de insanın aslında içinde bulunduğu, kendisinin belirlemediği koşullar içinde yaşama durumuna işaret ediyor.
Coğrafya kaderdir lafı aslında hepimizin gündelik hayatında da sıklıkla kullandığı, yaşadığımız ülkede bugün hâlihazırda gündemimizde olan sorunlar, bizi üzen gelişmeler ya da birtakım felaketler karşısında kullandığımız bir ifade. Peki, insan hayatında ne için uğraşıyor? Kader ne? Onu yaşayacak mı? Onu değiştirebilecek mi?
İnsanın önce bu coğrafyanın ne olduğunu, nasıl bir tarihselliği olduğunun bilinmesi lazım. Bugün içinde yaşadığı koşullar niye böyle oldu? Nasıl bu hâle geldi? Peki bunu kim anlatacak? Kimin anlatımıyla, kimin tanıklığıyla bugününü anlamaya çalışacağız yaşadığımız toplumun, coğrafyanın? Esas mesele bu. Yani, toplumsal hafıza temel olarak bu toplumun görülmeyen en geniş kesimlerinin hafızası hâline geldikçe ezilenlerin hafızasını anlatan bir tarih bilinci ortaya çıktıkça coğrafyanın bugününü de anlamak mümkün oluyor.
Bunun bir kader olmadığını ya da kaderin nasıl oluştuğunu, bunun maddi temellerinin ne olduğunu görmek, anlamak ve buna ilişkin hem bireysel olarak hem yaşadığımız coğrafya açısından bir anlatı kurmak ve bunu değiştirmeye dönük fikir edinmek de mümkün olabilir. Dolayısıyla coğrafyanın hafızasına özgü nitelikler ancak o coğrafyayı temsil edenler tarafından yapılabilir. Bu yüzden hafıza çalışmaları çok önemli.
Eski bir Afrika atasözü bu noktada isabetli, ben de tekrar etmiş olayım: “Aslanlar kendi tarihlerini anlatıncaya kadar avcıların hikâyelerine mecbur kalacağız.” Dolayısıyla aslında bu coğrafyada yaşayanların, anlatıların, tanıklıklarının görünürlüğü mümkün oldukça kendi tarihimiz daha kolektif bir zeminde anlatılabilir.
Biz sadece galiplerin tarihini dinliyoruz ya da egemen olanların tarihini kuşaktan kuşağa aktaran bir tarihsel yapı ya da genel bir sistem içindeyiz. Esasında bu tür çalışmalar kadınların, ötekilerin, ezilen halkların kendi tarihlerini, kendi tanıklıklarıyla anlatması için bir imkân. Bunun başka bir boyutu ise sözlü tarih çalışmaları. Bu da şu demek özünde: Bireylerin tanıklıkları tarihin yazımından daha öte bir şey içeriyor.
Burada bireysel tanıklıklar aslında tek tek farklı kişilerin kendi özgün niteliklerine göre, sözgelimi kadın, erkek, yaş grubu, işte geldiği köken (vs.), bütün bu farklılıkları içeren bir arka planla, bir geçmişle var; yani yaşanan olaya tanıklık etmesi ve bu tanıklık üzerinden konuyu değerlendirmesini sağlıyor. Diğer bir ifadeyle, bu tür çalışmalar, birçok açıdan yaşananları görmek ve bütün tarihe farklı açıdan bakmak, yaşananları başka başka birçok perspektiften görme imkânı sağlayan hafıza çalışmaları. Dolayısıyla, kolektif hafıza, belirlenmiş resmi bir tarihin belirli bir kitleye aktarılması değil, çoklu bir tarih anlatımının özneyi gerçekten kolektif bir özne hâline getirerek farklı bakış açısıyla, ama birinin diğerinin üzerinde hegemonya kurduğu değil, bir tarih anlatımı anlamına geliyor. Hem demokratik bir platform hem de görme biçimleri ve tarih anlatım biçimleri açısından çok daha isabetli bir yerde duruyor, diyebiliriz.
Hiç bilmeyen birine, kendi faaliyetlerinizden ve bu faaliyetlerinizin arka planındaki motivasyon ve duygularınızdan bahseder misiniz? Yürüttüğünüz çalışmalar veya ilgilendiğiniz gündemlerin bu ülkenin toplumsal hafızası ya da kolektif belleği ile bağı nedir?
Ben bilgisayar mühendisliği okudum ve uzun bir süre bu alanda çalıştım. Bilgisayar mühendisi olarak çalışırken de sinema lisansı ve yüksek lisansı yaptım. Şimdi doktora öğrenimimi sürdürüyorum. Lisanstayken belgesel sinema yaparak başladım ve öyle devam ettim. Belgesel sinema benim için bir yolculuk gibiydi. Aslında tarihe bir yolculuk… Yani, Benjamin’in Tarihin Meleği gibi. Tarihin yıkıntıları arasında hem bireylerin hem toplumsal yaşantının yıkıntıları arasında bir şeyler aramak, onları bugüne getirmek ve herkesle paylaşmakla ilgili bir şeydi. Belgesel sinemaya dair çalışmalarım ve bilgisayar mühendisliği alan deneyimim, toplumsal hafızanın dijitalleştirilmesi çalışmalarına olan ilgimi pekiştirdi.
Sonuç olarak, benim bugüne kadar ilgi duyduğum alanların ortak kesişme noktası toplumsal hafızanın dijitalleştirilmesi ve sanal müze çalışmaları alanında kesişmiş oldu. Bu konuların, elbette sadece bu ülke, bu coğrafya açısından değil, tüm dünya açısından önemli meseleler olduğunu belirtmek gerekir. Evrensel bir bakış açısıyla, evrensel bir tarih anlayışıyla kendi bulunduğun yerden, yerelden, yereli anlamaya çalışmaktan söz ediyorum. Yerelin deneyimini evrensele taşımak ve bunlar arasındaki ilişki ve bağı ya da çelişki ve çatışmayı görmek, görünür kılmak… Çok şey öğrendiğim bir çalışma oldu, Madımak Katliamı Hafıza Merkezi çalışması. Hem tarihe nasıl bakılacağı hem de nasıl anlatılacağı konusunda da çok önemli bir deneyim oldu.
Web-sitesi • https://madimak.org/