St. Andrews Postülaları I
Aydın Bayad
Arş. Gör.
Ulus (Nation)[1] kavramı şüphe yok ki içinde bulunduğumuz yüzyıla damgasını fazlasıyla vurmuş, hatta popüler olmasının ötesinde zihinsel kavrayışımızı çeşitli biçimlerde belirleyen düşünsel bir zindana dönüşmüş durumdadır. Bir bilim dalı olarak insana ve insan doğasına dair bilgi üreten psikoloji, evrensellik iddiası taşıyan tüm temel varsayımları ortaya koymaya başladığında dünya ‘uluslararası’ küresel sistemin temellerinin atıldığı bir atmosferden geçiyordu. Nitekim büyük yankı uyandıran ego teorisi ve kişilik çalışmalarının mimarı Sigmund Freud henüz ölmeden İkinci Dünya savaşı patlak vermiş ve nihayetinde Freud yurdunu terk etmek durumunda kalmıştır.
Şu an temel kabul edilen tüm varsayımlarımız geçen yüzyılın sonunda yaşanan politik depremlerin etkisinde ulus bilinciyle şekillenmiş ve yıllarca bu çerçeve içinden bakılarak dünya anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Ulus/uluslaşma çalışmaları psikoloji disiplinin boyunu çoktan aşan bir literatür olarak bir kenarda duruyor (ayrıca bkz. Hobsbawn, 2006; Anderson, 1995; Gellner, 1992 ve Eriksen, 2004). Bu yazı ulus kavramının psikoloji içindeki seyahatine dair kısa değerlendirmeden ibarettir.
Psikoloji işe ‘karakter’ kavramıyla başlamış ve sosyal çevremizi belirleyen temel dinamiğin ulusal karakter (national character) olduğunu iddia etmiştir. Gustave le Bon’un (1894) Les Lois Psycholoques de L’Evolution des Peuples adlı çalışması ile temelleri atılan ulusal karakter kavramı, toplumsal eğilimlerin sosyal dünyadansa doğamıza gömük olduğu fikrini 20. yüzyılın birinci yarısına kadar tartışmasız olarak ulaştırmıştır. Sosyal antropoloji ve sosyolojide 1930’lu yılların ortalarına kadar toplumların temel sosyal normunun –karakterinin- ne olduğuna duyulan merak, erken dönem psikanaliz yaklaşımındaki kişilik (personality) ile örtüşmüş ve kişilik, kültürün dışa vurumu olarak tıpkı sanat, ritüel vb. gibi antropolojik veri kaynağı olarak kullanılmıştır (Inkeles, 2014).
Toplumsal sistem ile birey arasında kişilik ve karakter kavramları üzerinden kurulan bu analojik bağ, yükselen ulus-devlet ve taşıyıcısı olan otonom bağımsız birey arasındaki ilişkinin bir gereği olarak sosyal bilimlerde dönemin ana akımını oluşturmuştur. Lindzey tarafından 1954 yılında yayınlanan Handbook of Social Psychology kitabında Inkeles ve Levinson’un yazdığı bir bölüm ulusal karaktere ayrılmış yukarda bahsedilen genel eğilim eleştirilmiştir. Kültürel örüntüler ile ve intra-psişik bir çağrışımı olan karakter arasında bağlantı kurmak için psikolojinin yeterince geçerli bir yaklaşımının olmadığından hareketle ulusal karakterin ancak ‘toplumdaki yetişkinlerin kişilik özelliklerinin tipik bir versiyonu olabileceğini’ söyleyerek ulusal karaktere istatistiksel bir açıklama getirilmiştir (Reicher ve Hopkins, 2001, s.30).
İkinci dünya savaşının yarattığı sosyal yıkım ve bir ulusal karakter fetişizmi olarak Nazi Almanya’sının yarattığı algı savaş sonrası sosyal psikolojinin genel eğiliminin değişmesine neden olmuştur. Nitekim Almanlar çok hızlı bir biçimde yeni toplumsal sisteme uyum sağlamışlardır. Ulusların davranış biçimlerini bu kadar hızlı bir şekilde değiştirebilmeleri sosyal psikoloji paradigmasında yaşanan dönüşümüne birinci neden olarak sayılabilir. Ayrıca bir ulus için geçerli olabilecek birden fazla norm ve değer sistemi karakterlerin çeşitlenmesine neden olabilmektedir. Bu anlamıyla dönemin yazarları için ulus-içi çeşitlilik uluslar-arası çeşitliliğe yenik düşmüştür demek yanlış olmayacaktır. Bu eleştiriler sosyal psikoloji alanında önemli bir kırılmaya neden olmuş, gruplar arası farklılık çalışmaları, insanların neden farklı olarak algılandığına doğru kaymıştır. Gordon Allport’un (1954) klasik eseri The Nature of Prejudice alandaki bu kaymanın en önemli göstergesi sayılabilir. Bu çalışmayla birlikte grupların birbirileri hakkında sahip oldukları bilgilerin aslında birbirlerine yüklenen atıfların abartılması ile ortaya çıkan kalıpyargılar olduğu sonucuna varılmıştır. Burada yaşanan dönüşüm yalnızca kavramsal değildir. Allport’un çalışması aynı zamanda analiz düzeyinde durumsal özelliklerin betimlenmesinden bilişsel mekanizmaların açıklanmasına doğru bir kaymayı tetiklemekle kalmamış, temsil de etmiştir.
Ancak Poppe ve Lindssen (1999) psikologların kalıpyargıları çalıştığı 60 küsur yıl boyunca kalıpyargıların içeriğinden kalıpyargılardaki bilişsel yanlılığa ve bunların sosyal gerçeklikle ilişkisine doğru bir kayma yaşandığını belirtmektedirler. Yani bir anlamıyla ‘ulus/ulusal’ kavramı içi boş veya önemsiz etiketler olmaya başlamıştır. Ulustan bu kadar etkilenilmesine rağmen ulusu bu kadar göz ardı etmek bir tesadüfle değil, ideolojik bir tercihle açıklanabilir ancak. Nitekim Micheal Bilig (1995) Banal Nationalism çalışmasında milliyetçilikten farklı olarak banal milliyetçiliğin, günlük hayatımıza gömük bir ideoloji gibi işleyerek bizi çevrelediğini ve bu ideolojik kabulün düşünce biçimimizi belirlediğini öne sürmüştür. O’na göre; bu ideolojik tercih ancak bağımsız bireyler olarak bağımsız uluslardan oluşan bir sistemde var olabilmemizi sağlamaktadır ve kesinlikle yeni bir şeydir.
Peki, psikoloji içinde hiç mi muhalif yoktur? Pekâlâ vardır. Hem de tanıdık bir isimdir. Bireye gömük ve bireye dönük psikoloji halkasını kıran Muzafer Sherif olmuştur. Sherif (1966) kolektif saldırganlığın bireysel bir eğilimle değil gruplar arası dinamiklerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Tajfel ise Sherif’in açtığı bir kapıyı daha da aralamıştır. Sherif gruplar arası rekabetin düşmanlığa neden olduğunu göstermişken; Tajfel, “gruplar arasında ayrımcılığı ortaya çıkaracak minimal koşullar nelerdir” sorusunun peşinden gitmeyi tercih etti. Ayrıca Tajfel’in grup kavramı Emerson’ın (1962) ulus kavramsallaştırmasından alınmıştır (Reicher ve Hopkins, 2001). Bu anlamıyla grubun ve bir grup olarak ulusun insan psikolojine etkilerini çalışmak açısından sosyal psikolojide en yaygın yaklaşım Sosyal Kimlik Kuramı olmuştur demek mümkündür.
Erken dönem çalışmalarda (Billig ve Tajfel, 1973; Tajfel, 1978) ‘minimal grup çalışmaları’ olarak bilinen deneyler ile seçkisiz olarak farklı gruplara atanan katılımcıların yalnızca herhangi bir grupta olmaktan kaynaklı iç-grup kayırmacılığı sergilediği ortaya konmuş ve birçok defa bu etki gösterilmiştir. Ancak bu çalışmalar sosyal sınıflandırmanın, yani bir grubun varlığına dair minimal koşulların sağlanmasının dış gruba yönelik ayrımcılık sergilendiğini söylemek için yeterli değildir. Devam eden çalışmalarla (Tajfel ve Turner, 1979, 1986) kişiler arası davranıştan gruplar arası davranışa doğru yaşanan kaymanın altta yatan psikolojik bir mekanizmayla, kişisel kimlikten sosyal kimliğe doğru bir kaymadan kaynaklandığını iddia etmişlerdir. Yani Sosyal Kimlik Kuramı sosyal kimliğe dayanarak davrandığımızda sosyal olarak tanımlanan öznelere dönüştüğümüzü söylemektedir. Özetlemek gerekirse aidiyet geliştirilen grubun tanımlanmasıyla başlayan süreç ilk olarak söz konusu grubu keşfetme ve özdeşleşmeyi (identification) gerektirir. Özdeşleşme durumunda kişisel düzeyden sosyal düzeye geçiş sağlanmış olur. İkinci aşamada, iç-grup tanımından hareketle bir dış grup ile karşılaştırma (comparison) yapılır. Üçüncü aşamada, dış gruptan pozitif anlamda farklılaştırma (differantiation) yapılarak olumlu sosyal kimlik elde edilir. Burada belirtmek gerekir ki Sosyal Kimlik Kuramının en çok yanlış anlaşılan veya yanlış tanıtılan kısmı farklılaştırma sürecidir.
Bu süreç aynı zamanda ulusal kimlik meselesini kapsayacak kilit önemdeki kavramdır. Çünkü farklılaştırma karşılaştırmanın kıymetlendirilmiş boyutlarıdır (valued dimensions of comparison). Ulus ve psikoloji hakkında geniş bir teorik tartışma ve ampirik bulgulardan oluşan çalışmalarında Reicher ve Hopkins (2001), bu sürecin psikolojik değil kültürel bir faktör olarak ele alınması gerektiğini söylemektedirler. Bu anlamıyla grupların ya da ulusların birbirilerine nasıl davrandıklarını anlamak için soyut psikolojik süreçler yerine davranışın ortaya çıktığı spesifik bağlamlar değerlendirilmelidir. Diğer yandan kategorileri belirginliğini (category salience) merkeze alan çalışmalar (Turner, Hogg, Oakes, Reicher ve Wetherell, 1987; Turner, 1999) sonucunda, araştırmacılar, sınıflandırmanın sosyal gerçeklikle ilişkili olduğunu ve grup davranışının ancak bağlamın etkileri değerlendirilerek anlaşılabileceği konusunda ısrar etmişlerdir (Oakes, Haslam ve Turner, 1994).
Çünkü ötekileştirmeden soykırıma varan oldukça geniş bir davranış spektrumunu kapsayan dış gruba yönelik olumsuz davranışları sadece kişisel psikolojik değişkenlerle açıklamak, söz konusu yıkıcı davranışları psikolojikleştirme ya da patolojikleştirme tehlikesini barındırır. Ulusa dayalı ırkçılık pratikleri, ulus devletlerin modernizasyonla zamansal olarak kesişmesi sonucu teknolojik ilerlemeyle mekanikleşen öldürme pratikleri, sorumluluğun paylaşılarak yok edildiği devasa bürokratik yönetim modelleri gibi insanlığın ilk defa maruz kaldığı yeni gelişmelerin hem sonucu hem nedeni konumundadır. Ulus mefhumu birçok açıdan insanlık için yenidir ve psikolojik olmanın çok ötesinde karmaşık ilişkilerle örülüdür. Bu yüzden bilişsel mekanizmalara sıkıştırılmamış bir psikoloji perspektifi ulus çalışmaları için daha uygundur. Çünkü gruplar arasındaki çatışmanın (Reicher, 1984) veya çatışma anlatısının (Paluck, 2009) bile kategori belirginleştirme gücü olduğunu gösteren çalışmalar olduğu gibi, Condor’un (1996) ufuk açan çalışması İngiliz ulusal kimliğinin İngilizliğin reddi üzerine inşa edildiğini göstererek kategorilerin belirgin olmadığı bağlamlarda bile kimliğin bir farklılaştırma aracı olarak kullanılabildiği görülmüştür. 1990’lı yıllardan sonra özellikle Sosyal Temsiller, etnometodoloji ve söylem çalışmalarının Sosyal Kimlik Kuramına yaptığı katkılarla ulus meselesinin psikolojik bir düzlemde çalışılmasına olanak tanınmıştır. Türkiye’de değişen politik sistem düşünüldüğünde milliyetçilik kavramı bile Yurtseverlik vs. Milliyetçilik üzerinden farklılaştırılmakta ve farklı gruplar tarafından kendi gruplarını değerli kılmak için kullanılmaktadır (örneğin; “biz yurtseveriz onlar milliyetçi”).
Yukarda değinilen literatür ışığında kategorik ayrımlar dolayısıyla Türkiye özelinde Ulusalcılık vs. Milliyetçilik; Muhafazakârlık vs. Dindarlık gibi ‘iç içe geçmiş’ bağlamları ve daha nicesini anlamak veya analiz etmek mümkün gözüküyor.
Kaynaklar
Anderson, B. (1995). Hayali Cemaatler. İstanbul: Metis Yayınları. Billig, M. (2002). Banal Milliyetçilik. İstanbul: Gelenek Yayıncılık.
Billig, M. ve Tajfel, H. (1973). Social categorization and similarity in intergroup behaviour. European Journal of Social Psychology, 3(1), 27-52.
Condor, S. (1996). Unimagined community: social psychological issues concerning English Identity. Changing European Identities: Social Psychological Analyses of Social Change içinde (ss.41-68). G. Breakwell ve E. Lyons (Ed.). Oxford: Butterworth Heinemann.
Emerson, R. (1962). From empire to nation: The rise to self-assertion of Asian and African peoples. Beacon Press.
Eriksen, T. H. (2004). Etnisite ve Milliyetçilik: Antropolojik Bir Bakış. İstanbul: Avesta Yayınları.
Gellner, E. (1992). Ulus ve Ulusçuluk. İstanbul: İnsan Yayınları.
Hobsbawm, E. ve Ranger, T. (2006). Geleneğin İcadı. İstanbul: Agora Yayınları.
Inkeles, A. ve Levinson, D. J. (1954). National character: The study of modal personality and sociocultural systems. Handbook of social psychology, 2 içinde (ss. 977-1020). G. Lindzey (Ed.). New York: Holt.
Inkeles, A. (2014). National character: A psycho-social perspective. Transaction Publishers.
Paluck, E. L. (2009). Reducing intergroup prejudice and conflict using the media: A field experiment in Rwanda. Journal of Personality and Social Psychology, 96(3), 574–587.
Poppe, E. ve Linssen, H. (1999). In‐group favouritism and the reflection of realistic dimensions of difference between national states in Central and Eastern European nationality stereotypes. British Journal of Social Psychology, 38(1), 85-102.
Reicher, S. D. (1984). The St Paul’s ‘riot’: An explanation of the limits of crowd action in terms of a social identity model. European Journal of Social Psychology, 14(1), 1-21.
Reicher, S. D. ve Hopkins, N. (2001). Self and nation: Categorization, contestation and mobilisation. London: Sage.
Sherif, M. (1966). In common predicament: Social psychology of intergroup conflict and cooperation. Boston, MA: Houghton Mifflin.
Tajfel, H. E. (1978). Differentiation between social groups: Studies in the social psychology of intergroup relations. London: Academic Press.
Tajfel, H. ve Turner, J.C. (1979). An integrative theory of intergroup conflict. The Social Psychology of Intergroup Relations içinde (ss. 33‐47). W. G. Austin ve S. Worchel (Ed.). Monterey: Brooks‐Cole.
Turner, J. C., Hogg, M. A., Oakes, P. J., Reicher, S. D. ve Wetherell, M. S. (1987). Rediscovering the social group: A self‐categorization theory. Oxford & New York: Blackwell.
[1] Nation dilimize hem millet hem de ulus olarak çevrilebilmektedir; ancak Türkiye siyasi tarihi açısından iki kavramın birbirinden farklı çağrışımları ve arka planları vardır. Bu yazıda nation ulus-devlet mekaniğine göre dizayn edilmiş kategoriler olarak ele alınmış ve ulus kavramı tercih edilmiştir.