Süregiden Notlar-1
Hottobil
1
Bir buluşmada, flört psikolojisi ve kadın-erkek doğası ile ilgilendiğimi şimdi nasıl anlattığımı hatırlamadığım bir şekilde kısaca anlattığımda, öyle tahmin ediyorum ki kızın kafasında flörtü benim bir bilim olarak görüp görmediğim sorusu oluştu ve bana bu anlama gelen bir şeyler sormuştu. Flört, bence bir bilim değildir ama flört süreçleri bilimsel bir düşünceyle analiz edilebilir. Kıza eğer siyaset bilimiyle ilgileniyorum deseydim sanırım hiç rahatsız olmayacak, bilakis mutlu olacaktı. Ancak, bu bence bilim konusunda çift tavırdır. Kız, bence şunu diyebilir, benimle ilişkini bilimsel düşünceden uzak tutabilir misin? gibi… Buna anlayış gösterebilirim. Ne kadar bunu uygulayabilirim o ayrı konu. Ancak, bu tür tanışmalarda bilimsever görünen homo sapiensler, bazılarını haklı gördüğüm bazılarını görmediğim, bilime karşı çeşitli çelişkili tutumlar sergileyebiliyor. Bunlar her zaman açık değil ama flört psikolojisiyle ilgilensem dahi bu türden bir tanışmada bunu konuşmayı korkutacak sorularla hatta belki tepkilerle karşılaşmışımdır bilimsever olarak görülenlerden bile.
Bunun en açık örneklerinden biri, facebook sayfamda bazılarını değil artık hiçbir flört bilimiyle ilgili yazı ve düşünce paylaşamayacak kadar tedirgin oluşumdur. Üstelik bu tedirginliğim flört ilgisiyle tanıştığım psikoloji bölümündeki kadın öğrencilerden bile buna benzer bana karşı geri adım atışlar görebileceğimdendir. Durum bence budur ve bu durumda dünyada pek çok insan olduğunu düşünüyorum. RTÜK hepimizin içindedir.
2
Bir düşünce ruhundan bahsetmek istiyorum. Sosyal teori diye bir laf var. Sosyal teori üzerine diyebileceğim bir makale yazarken, beynimin ayrı bir ruha ve çalışma sistemine geçtiğini fark ettim. Mesela üzerine sıklıkla düşündüğüm –özellikle benden küçüklere hitap edecek biçimde aslında genel bir tecrübe aktarımı ve uyarı olacak biçimde yazacağım– internette porno izleme, facebook’a seksi fotoğraflarını koyup beni ekle diyen kızlar ve nasıl aşk yaşarsınız gibi işediğim çiş kadar gerçek ve önemli olan bir konuyu, o zihin hâli önemsemiyor ya da şimdi yazdığım gibi kolay anlaşılır cümleler ve basit bir dille tespitini ortaya koyamıyor gibi… Hatta o zihin ruhunun ilgisini çekmiyor sanki. Ama burada aynı kişiden bahsediyoruz yani benden… Bir zihinde böyle kaç tane zihin ruhu olabilir ki? Aklıma kişilik bölünmesi geliyor, kendime böyle bir teşhis koymam saçma olur ama böylesi bir ihtimalin bile beni korkuttuğunu itiraf etmeliyim. Şimdi yazıyı bu şekilde zihin-yazı akıcılığı* hâlde yazarken, daha önce aile içinde konuştuğum bu konular da geliyor aklıma. Yani bu neden önemli? Çünkü benim temel korkularımdan birisi, hafızanın silinebilir ya da bir şekilde unutabilir bir boyutunun olmasıdır. Ancak zihin-yazı akıcılığında mesela bu konu hakkında bizimkilerle konuşurken aklıma gelen, tekrar geliyor. Tek bir zihindeki zihinsel mantaliteleri**, psikotik bir kişilik bölünmesinden belirgin biçimde ayıran şeylerden biri de, bunun aslında aynı zihinde ve daha çok ruh hali olarak adlandırılacak biçimde gerçekleşmiş olmasıdır. Birbirine karşı olan ve ayrılmış görünen kişilik tipleri değil. Daha çok mantalite. Şimdi kendime göre sosyal teori düşünüyorum. Zihnim bunu düşünürken, düşüncede soyutun soyutuna geliyor. Bu konuda iyi olduğumu düşündürecek biçimde var olanın görülmeye alışılmayan pencerelerine, konunun başka bir altın damarını bulacak ağına inecek düşünceler kafamda kurarken uzaktan bir sis gibi, tam göremediğim ama görebileceğim bir manzara… İşte bunu zihnimde oluşturabilme yeterliliğim olduğunu düşünüyorum. Başka bir özelliğimin de şimdide olduğu gibi, zihinsel akışı kolaylaştıran bunun gibi zihinsel günlüklerim ve dolayısıyla gündelik hayatın eleştirisi. Gündelik hayat üzerine tespitleri çoğu felsefi kitaptan daha önemli bulurum ve bunu önemli bulacak bir zihnim de var. Bir yanda akademik felsefeci gibi sosyal teori çalışması bir yanda bu türden felsefecilerin çoğunun basit bulacağı anlatılar… Daha çok kişisel gelişim kategorisinde. Belki de sosyal teori konusunda kendime çok güveniyorum ama şimdi kendime içsel olarak alçak gönüllülüğü tavsiye etsem de sanki karşımda beni yargılayacak birileri varmış, ben de onların karşısında bir budala gibi gözükmek istemiyormuşum gibi hissediyorum. İşte zihnimden buna benzer belli belirsiz uyarılar gelip geçiyor. Bunlar gelip geçerken birkaç fotoğraf yakalıyorum gibi oluyor ama bu, daha çok orada gördüğümün elle çizimi gibi bir şey…
*Zihin-yazı akıcılığı, yazarken yazılanları zihnin kendiliğindenliğine bırakma.
**Mantalite (Fransızca; mentalité): düşünme yapısı, anlayış.
3
Oğlu babasına dönüyor ve şunları anlatıyor;
‘Kapitalizm toplumsal bilinçdışını şekillendirirken bir erkek, eş ve ebeveyn temsili yaratıyor. Aile oluşumu, ihtiyaçları temelde para ve sosyal kabule dönüştürürken, benliğin yerine toplumsal benliğin geçişine doğrudur. Bir gençten baba figürü olmaya geçen süreçte ideolojinin üretim-tüketim diyalektiğinde, üretimi motive eden tüketici kategorisinden, bir baba figürü olarak çocuklarının tüketimine imkân sağlayan bir tüketici-üretici durumuna gelir. Çağın kültür yayınları, toplumsal bilinçdışında büyük oranda bilinçsiz bir süreçle bu seçimi güçlendirir. Gençliğinde dinamizmin, değişimin ve kişisel benliğin ayrıntılarına inen davranış, ileriki yıllarda toplumsal benliğe ve ego'nun parçalanmasına ya da biçim değiştirmesine dönüşür. Ama bu yeni bir süreci başlatırdı ki, bunun oluşumu beynin nörobiyolojik değişimine bağlıdır. Aile oluşumu, ebeveyn temsilinin çocukları üzerinde değişen bir benlik farklılığında ortaya çıkar. Toplumsallaşmanın ve kapitalizmin asal hareketi ihtiyaç duydurmak ve ihtiyaç duyulmasını sağlamaya dönüktür.’ …
Bu hâliyle bitirmek istemediğim yazının kendisi, adlarını uzaklardan duyduğumuz iki düşünürün (Slavoj Žižek ve Noam Chomsky) birkaç gündür okuduğum tartışmasında, (Chomsky'e göre Žižek'in) yazılarının aslında gösterdiğinden az şey içerdiğini anlatıyor. Žižek'in Lacancı olduğunu, taşıdığı Lacan pankartındaki ismi okuyarak ilk bakışta öğrenmiştim. Lacan pankartı, bir söyleşide Žižek'in Lacancı olduğunu ima eden seyirciye verdiği şu cevabına dayanıyor;
‘sen zaten açık olan bir kapıyı açıyorsun, ben zaten pankart taşıyan bir Lacancıyım’
Genç Fransız entelektüellerinin, tam olarak anlaşılmadığı ya da kolay anlaşılmadığı için dibi görünmeyen bulanık göletin içinde, ilk bakışta kolay görünmeyen ama kendini göstermeden var olan hazinenin, aslında görmeseler de orada var olduğuna dair oluşan kanıları ile ayartıldığının düşüncesi…
Şu felsefiymiş gibi yapan sanat ürünleri ama aslında öyle olmadığı yönünde suçlamalar alan bilindik filmlerden birisi de Revolver isimli film. Şimdi okuduğum beyazperde yazarı, filmdeki anlaşılmazlığın nedenlerinden birisi olarak, bilinçli yapılmış karmaşık montajından olduğunu söylüyor. Böylece bazılarına göre yılın en iyi filmiyken, bazılarına göre en kötü filmi oluvermiş. Gerçekten montajı karıştırırken elimizde hiçbir şey yokken, bir şey varmış gibi yapabilir miyiz? Olabilir. Diğer taraftan elimizde hiçbir şey olmadığını, hiçbir şey olmadığını gösterecek biçimde göstermek bilgece bir yol bile sayılabilirdi. Bir yönetmenin filminde –çok meşhur bir yönetmen olduğu için adını söyleme fetişine girmek istemeyeceğimden adını söylemeyeceğim– bu tür anlaşılmaz durumlar için “Carnegie Hall'da bir adam sahneye çıkıp kusarsa, her zaman buna sanat diyecek birkaç kişi bulursun.” demesi, mesela siyah bir tablo ya da bembeyaz. Yine mesela sevgilimle yaşadığım problemler yüzünden canımın bir şey çizmek istemediğini anlatmanın sanatsal bir yolu olabilirdi.
Yukarıdaki oğul babasına anlatıyor yazısına dönersem, çoğu okuyucu o dilin, bu dilden farklı olduğunu fark etti. Bazılarına göre kolay anlaşılır da değil. Yani ben bu şekilde bir makale okuduğumda bazen anlamak için aynı cümleyi 2-3 kere okurum. Bazen de anlamış gibi yaparım hatta bazen yapamayacak kadar anlamam. Ancak bu yukarıdaki de öyle mi? Bir şey anlatırmış gibi yapıyor da ama aslında anlatmıyor mu? Ve istenirse bunlarla dolu bir kitap yazılıp bütün genç entelektüeller ayartılabilir hatta insan kendisini ayartabilir mi? Aslında bu yukarıdaki yazıda da, o filmde anılan montaj karmaşasını birkaç yerde belirgin biçimde yapmışken, tekrar tekrar okuduğumda bunun sadece anlamsız bir cümle olduğuna kani olup sildim. Anlamsızdı ama ilk okuduğumda o cümle bende bile vay be etkisi oluşturuyordu. Hatta anlamsız olduğunu bile kolay kolay anlamadım. Çünkü zihnim, yazarken elime tuvali almış gibi yani kullandığım her boyayı resmin genel bütünlüğüne hizmet edecekmiş gibi oluyor. Bir şekilde zihinden geçen soyutlandırmalar konuyla ilgiliymiş gibi görünüyor. Yani burada insan kendisi de fark etmeyebiliyor diyorum. Şimdi gördüğüm kadarıyla o cümleler yok, peki hâlâ buradaki cümleler kadar daha kolay anlaşılır olmasına engel nedir?
O makalemde, teorik soyutlamaları yaparken, tek bir cümle içinde pek çok etki (kavram) noktasını almaya çalışıyordum. Orada aldığım her etki noktası, açıklamaları olan kendi başına birer olgu. Bir makale, olguların konuyu açıklamak için edebi bir düzende bir araya gelmesi gibi bir şey.
4
Gelecekte, geçmişten pişmanlık duymak istemediği için olası mantalite değişimine karşı, bilinçdışında, hafif ya da güçlü etkide bulunan olası zihin parçaları… Bir insanın ideolojisi veya dünya görüşü zihinde nasıl oluşur, nasıl kendi zeminini sağlamlaştırır ve nasıl vazgeçilmez hale gelir? Homo sapienslerin bilinçdışı süreçlerinde, bir mantalitenin vazgeçilemezliği o mantalitenin götürüleri ve getirileri ölçüsünde sağlamlaşabilir. Logos, zihnimizde bir ideolojiyi şekillendirirken, hayatın diyalektiğinde o ideolojinin yaşatacakları konusunda yine her şey diyalektiktir ve bir şekilde, ödünler vererek yatırım yaptığımız ya da uyduğumuz dünya görüşünün, geçip giden yıllarda yatırım ve kısıtlama açısından bir pişmanlık duymak istemeyen zihnin bilinçdışı süreçleri tarafından değişimi zorlaştırıcı bir diyalektiği olabilir. Çünkü her değişim, değişimden öncesine pişmanlık duymayla başlayabilir. Değişen mantalitenin eski mantaliteyi bir yargılama biçimidir bu ve sonunda pişmanlık gecikmeden gelebilir. Burada, şimdiki durumuna göre değişimi isteyen ve değişime engel olan zihin parçalarının birbiriyle mücadelesine tanık oluyorsunuz. Zihinsel mantalite değişiminin önündeki en büyük engelin, kişisel geçmiş için yaşayacağı olası pişmanlığa karşı korumak amacıyla, bilinçdışının bu türden bir psikolojik savunma mekanizmasından olduğunu düşünmesem de, bunun düşük ya da yüksek seviyede değişen, olası bir etkisi olduğunu öngörmekteyim.
5
Kafasına takılan içsel bir meseleyi irdelemek ya da bir pasta yerken duyulan zevki duyarmış gibi duymadan düşünmek, nasıl olabilir? Düşünmek sürekli kendini uyanık tutmak ve alternatif düşünceye geçiş gibi bir şeydi onun için; güzel görünen bir pastayı temel bir bilinç seviyesinde yemektense; bilinçdışını, görece rahat bilinci sarsarak ortaya çıkarmak için parçalamayı severdi. Aklıselim düşünürlerden, kendini canavar olarak tanımlayan düşünürlere…
6
Felsefi gibi gözüken ve bazılarına çok derin gelebilecek ama aslında anlam bozukluğu içeren cümleler kurabildiğimi ve hatta bazen o cümleleri beni daha derin gösterdiği için, o hâlleriyle yazmak isteyeceğimi fark ettim. Acaba bunu hisseden sadece ben miydim? Ancak bu, o yazıların büyük ölçüde aldatıcı olduğu anlamına geldiğini değil; eğer istersem anlamı daha zor ortaya çıkarılır hâle getirebileceğimi mi gösterir?
7
Her taraf seksi ve güzel kadınlarla dolu ancak çoğu ya fotoğrafta ya da azınlıkta. Ve buna bağımlı hâle gelen vatandaşlar… Bu kadınlar ya fantezisi kurulanlar ya da peşinde koşulanlar oluyor. Şimdi buna Žižek’ten takip ettiğim kadarıyla Lacancı bir bakış açısıyla baksaydım, sanırım bu fantezinin hayatın üstüne sonradan eklenmiş değil, hayatın bu hâlinin kendini gerçekleştirme yolu gibi bir anlama geldiğini düşünebilirdim.