Suskunluğun Olanaklılığı Üzerine İki Olası Anlatım


Emre Oral

Hayattan ne anlamalıydım? Bunu bilmiyorum. Dün dünyaya gelmişim, bugün gidiyorum; fakat benim bir yüzerbahçem[1] var. İnsanın bir yüzerbahçesinin olması, ne var olması anlamını taşıyabiliyor ne de bunu düşündüğünü düşündüğünün üzerine düşünebilmesi. Bu daha çok, eğer kelimelere tenezzül etmek zorunda kalsaydım, ölümsüzlüğün yeryüzüne bir ceza olarak geri dönüşüne benzerdi. Bana özgü bir hastalık gibi -insanı ölümsüzlüğe sürgün eden bir hastalık [Sürgün, bir zamanlar, kışkırtıcı ve çekici düşüncelerin imparator tarafından onurlandırılması demekti]. Elbette insan koca bir ülkenin sorumluluğunu omuzlarında taşıyabilir veya kayıtsızlığı sonsuza dek askıya alan bir adanmışlığın yükünü sırtlanabilir ya da gecenin birinde bilinçli olarak kaybolduğu sokaklarda tanık olduğu bir şeyleri unutmak baskısıyla karşı karşıya kalabilir; ancak bir yüzerbahçe, bunlardan farklı olarak, hiçbir sorumluluğu söz konusu kılmaz. Bir-sorumluluk-sahibi-olmak, epey değerli bir meziyet olabilir; ancak bir sorumsuzluk projesi olarak yüzerbahçe, hiçbir takdir vaat etmeyecektir.

Kendimi çoğu kez çoraklıkla sınamış olmama rağmen, yüzerbahçemin dünü de bugünü gibi, çiçeklerle dolu. Çikolata kokusu ve ağır renkleriyle birkaç kozmos; davetsiz kolibrileriyle birkaç yılan otu çiçeği; genç kız diriliğinde birçok yıldız çiçeği; turuncunun utangaç bir tonunu taşıyan bir ayçiçeği; tatmin olamamış aşkla ilişkisi gayri estetik olan üç adet sabah sefası; yıkıcılığı azaltılmış sevginin estetik sembolü olarak da bir dikensiz kaktüs. Daha sayamadığım birçok çiçek, burada; ancak bugün manzaranın bir de fazlası var: bir Zinnia. Zarif Zinnia, geceleri çöken soğuğa karşı çok hassas bir çiçek. Ellerim, sadık bir uşak gibi dile gelerek bu manzarada bir gariplik olduğunu söylüyor.

1

Adam, ona doğru aheste beste yaklaşırken, adımlarına giderek artan bir tedirginlik hâkim olmaya başlıyor. Gece vakti tatlı-sert bir rüzgâr, göl sesleriyle bir araya gelerek, bu davetsiz güzeli dansa zorluyor; ancak adamın dizlerindeki titreyişin bir açıklaması yok. Atlas, omuzlarındaki Dünya’yı adamın omuzlarıma yüklemiş olmalı.“Toprağa ne kadar zayıf bir kökle bağlısınız böyle! Tanrı aşkına, kim bilir nasıl ayakta duruyorsunuz… Yoksa sizi ayakta tutan da bu rüzgâr mı?”

Bahçenin yeni sakininin önüne geldiğinde, adamın avuçlarında oluşan ter, birer sulama arkını andıran parmakları boyunca ilerleyerek parmak uçlarına varıyor -insan iki ayak üzerine doğrulmuş olsa da, yerçekimi hep masumiyeti korumaktan yana. Seyirci, bunun bir tür teslimiyet hâli olduğunu düşünebilir, ama adam hâlâ durumun tek hâkimi (daha doğrusu, şu manzarada hâkimiyeti çağrıştıran tek şey, adamın kendisi). Bunun en büyük göstergesiyse, bahçe sahibinin hazla olan kesintisiz ilişkisi. O bu ilişkiyi kesintiye uğratmayıp süreklileştirerek, esasında kendisini bu derin hazzın içinde boğuyor. En ufak acı karşısında takındığı tavrı, herhangi bir haz karşısında takınamıyor; onda doğal bir adaletsizlik var, çünkü konuşuyor: “Sükûnetinde paylaşılamayacak bir şeyler var; onu benimle paylaşsan bile doymayacağım. Neyi verirsen ver, veremediklerin anlamına gelmeyecek misin?” O konuşurken, gösterdiklerinden başka hiçbir şeye sahip olmayan varlıklar olmaktan en çok da çiçekler uzak. “Leylaklarım ve zambaklarım vardı, uzun zaman önceydi ve onlarla birlikte uyurdum. Bir gün, söyledikleri şarkıyı kimsenin duymaması için söylediklerini bilmeden duydum onları, dinledim -şairin söylediği gibi, kulak, dillerden fazlasını söylemişti. Şimdi sen! Seni işitmemeli miyim? Ya artık çok geçse? Ya seni görmemem gerekiyorduysa?” En azından adaletsizliğinin derinliklerinde bir tutarlılık yatıyor: o kendisine karşı da adaletsiz.

Eğer insan oluk oluk terlemek yerine, havaya su damlacıkları hâlinde dağılmıyorsa, bunu bilinçli olarak yapmıyor. Akıp gitme metaforu, içkin bir özellik mahiyetindeki sürekliliği barındırarak, esasında gelip geçiciliği müjdeliyor (öyle ya, akıp gitmek). Şu hâlde öncelikle yerçekimiyle, rüzgârla veya toz fırtınasıyla anlaşmanın önemi bir kez daha vurgulanmış oluyor. Başka bir deyişle, ilginin odağındaki nesne pek az kere o odakta ve aynı durumda uzun süre kalabilmiştir; bu onu derinden rahatsız eder. Birincisi, erotist terlemez. Onun vücudu verimli bir araziye de benzemez, sulama arkları için elverişli koşulları da oluşturmaz. Dolayısıyla onun, bu davetsiz güzelliği beslemek, onu kuşatıp korumak veya ablukaya almak gibi bir amacı da olamaz. İkincisi, erotist, ilgisini boşluğa yöneltir, çünkü boşluk onun sadık uşağıdır. Bahçe sahibinin güzel olanla dolaysız bir ilişkiye girme çabası, pek çok yönüyle bir aşk mektubuna benzer; ancak aşk mektubunun bir insafı vardır, genellikle kısa sürer (bahsedebileceği bütün şeyler epey sınırlıdır aşk mektubunun; hatta belki hiçbir şeyi yoktur elinde kelimelerden başka). Sonra, aşk mektuplarında süregelen dil, iletişim için kullanılan dil; yani kişileri birbirinden ayırarak, aralarında bir kanal oluşturan dil. Bütünleşmeyi olanaksız kılan böylesi bir aracı tercih etmek, bütün bahçe sahiplerinin harcı olabilir. Onlar bundan büyük faydalar da sağlayabilirler, ancak erotist, dilin bu gümüş zincirlerini kullanarak tanrıları birbirlerine zincirleyen altından bir Silenos[2] heykelini andırır. Bir erotistin bu gibi bütün sırları, kulağa ne kadar inanılması güç; ne kadar efsanevi gelirse o kadar iyi (yalnızca başkaları için değil; kendi kavrayışı içinde bir sır olarak kalabilmiş birçok insanın içinden pek azı erotist çıkar). Bir zamanlar bahçenin sahibinin doğa bilimleriyle ilgilenen bir arkadaşı vardı ve ona, o daha sormamışken, çiçeklerin yerçekimine nasıl yenilmediklerini anlatmaya teşebbüs etmişti. Bahçe sahibi, o konuşurken duyduğu sıkıntıyı elbette ancak bir erotistin yapabileceği gibi, onun yüzünde keşfe çıkarak değerlendiremedi -sadece dinliyormuş gibi yaptı (dinliyormuş gibi yapmak, ciddiyetle dinlemekten çok daha yorucu bir durum olsa gerek -oysa keşif, dinlenmenin dâhice bir biçimidir). Hâlbuki adamın alnındaki kırışıklıklar, katlanmış bir mandalayı[3] andırıyordu.

İnsan parmaklarını toprağa sapladığında, sadece etrafına bakmaksızın nerede olduğunu anlama şansına sahip olmaz; aynı zamanda kayıp organlarından birini de az buçuk keşfetmiş olur. Bir kayıpla birlikte yaşamanın zorlukları türlü cambazlıklarla geçiştirilmedikleri sürece, insanı keşfe iten zorluklardır. Ortaçağ’ın sonunda köşeye sıkışan Avrupa’nın coğrafi keşiflerinin patlaması hiç de sürpriz olmamıştı. Ancak insanın kaybı, bir ya da birkaç ticaret yolunun veya jeopolitik getirileri olan bir bölgenin kaybından oldukça farklı, her şeyden önce onun kaybı sanal uzayda. Hastalıklı bir içe kapanıklık sergileyen bir insan sorguya çekilirken, bir noktadan sonra işkenceye başvurulabilir. Bu ona sanal uzayda katlandıklarını bir kenara bırakıp gerçek uzaya dönerek biraz nefes alma olanağı sunar -onu konuşturacak olan şey dışarıda değil, kendi içindedir. Ancak konuşmanın hazzını elinin tersiyle itememiş olmalı ki, konuşmaya devam ediyor: “Daha önce bir atsineğinden, parmaklarını kaybeden bir adamın yürümekte zorlanacağını duymuştum. Yürümeyi unutabilirim; hazzı unutmaya da azabı unutmaya meyilli olduğum kadar meyilliyim -ne eksik ne fazla [yalan]. Ancak bu seni bir meydan okuma olmaktan koruyamayacak; arka bahçemde yüksek sesle okunacaksın, sürekli ve rahatsız edici bir araya girme dürtüsüyle dinleyeceğim. İlk defa dinlemekte bu denli zorlanacağım; ilk defa sözümü dinletemeyeceğim kimseye [dinlemek hep zordu onun için, ama onu bir türlü keşfe zorlamıyordu]. Seni okunmuş olmaktan esirgeyemeyeceğim, ama okumayacağım da.”

Gece soğuğu pek çok kez karanlıktan erken çöker. Sıcak artık bir anıdan ibaretken, tek başına aydınlık, unutmak adına pek de elverişli olmayan bir ortam sunar. Böyle zamanlarda seyir bitince, bir erotist kendisini incelemeye başlar ve bundan sıkılınca da bir puro yakıp düşünmeyi bırakır -böylece kendisinde anlaşılmaz boşluklar bırakmayı ihmal etmez. Oysa bahçe sahibinin seyri bitmez ve dolayısıyla o kendisini hiçbir zaman unutamamıştır. Böylece sahip, bütün boşlukları doldurmuş olur. Tüm gözenekleri çeşitli sebeplerle tıkanmış bir yaprağın, hayat şarkısını daha gür söyleyebilmesinin aksine, kaybını telafi etmiş bir insan ölümle bir araya gelmek adına kuş uçumu bir tavır takınır. Zinnia için ikinci bir kader kurgulama girişimlerinin hepsi bu tavrın çeşitlemeleri olarak görülebilir. Nitekim çiçeğin toprakla kurduğu büyüleyici derecede zayıf bağın (ve diğer pek çok şeyin) bir sır olarak kalmasına izin vermeyen sahip, kendi ölümüne kavuşmak adına pek de beklemek zorunda kalmaz. Çiçekler de göçebilir.

2

Kapalı gözlerle bahçesini izleyen biri için davetsiz hiçbir şey olamaz, değil mi? Kıpırdamıyor bile; yüzerbahçenin her hareketi onun kalbinde o hareketlerin hemen öncesinde meydana gelen küçük depremler gibi. Yeni bir çiçeği oraya kimin getirdiği; onu oraya nasıl diktiği; bunu ne amaçla yaptığı gibi soruları başka zihinlere bırakmış. Bu hâliyle o, en güzel elbisesini parmakları arasında kendisi diken bir genç kıza benziyor. Bir şarkı bile mırıldanmamış hiç; bu hâliyle şarkıları olanaklı kılıyor. İçinden ne geçtiğini kim bilebilir? Ona bakan biri onun kötü görünüşüne, pis kokusuna, bakımsızlığına veya düzensizliğine dikkat kesilerek, izlediği kişinin pespaye biri olduğu sonucuna hemen varabilir; ancak içinden geçenleri merak etmeden de duramaz (sonuçta pespaye birinin de içinden bir şeyler geçebilir, ama yanından geçilmez).

Rüzgâr çiçeğe kastediyor, ona da kastediyor. Çiçek üşüyor, o da üşüyor. Sol yanağında hafif bir bükülüm… Zinnia’nın her bir hareketi bu bükülümü derinleştiriyor ve onu yasak bir tebessümün uçurumuna itiyor. Böyle anlarda Siddartha gibi hissediyor olmalı, ama Siddartha’nın yüzüne vurmuş olan ifade, onun göğüs kafesinden dışarı çıkamıyor. Ona kimse ketum diyemez; insanın ketum olabilmesi için önce bir şeyler söylemesi gerekir. Ondaki kapanıklığı, ifşanın başka bir türü olarak yorumlamak konusunda bir vergi tahsildarı ne kadar özgürse, bir filozof da o kadar özgür olabilir, bir analist de. Herkes ondan delirmişçesine mantıklı –ama özellikle mantıklı– bir ya da birkaç cümle beklerken onun konuşmasını kim duyabilir? O, kanatlarında kutup kristallerini taşıyan bir leylekle konuşuyorken veya karlı bir yamacın zirvesinden yuvarlanarak eteğine kadar inmesine rağmen, değil bir çığ, bir sese bile sebep olamamış bir kar kristalinin geride bıraktıklarını hissediyorken, kime ve nasıl bir konuşma yapabilir?

Ek

Güzel üzerine yaşanacak bir hayat, bu hayata sığmayacak kadar suskunluğa gereksinir. Yine de bahçe sahibinin sözü, tarihi vakada hep suskunluğa tercih edilmiştir. Zaten böylece bataklık perileri tarafından korunan Delphi Tapınağı gibi bir suskunluk mümkün kalır. Bir hayatta kalışa, bir direnişe benzemeden; Tolstoy’un kötülüğe karşı direnişsizliğinden çok önce, 15. Yüzyıl’da Petr Chelcicky’nin[4] dile getirdiği türden bir kayıtsızlık gibi. Suskunluk ortamında gelişen böyle bir kayıtsızlığın Tolstoy zamanında mutasyona uğrayarak bir karşı harekete dönüşmesi, günlerden bir gün suskunluk tercih konusu olduğunda, insanı, suskunluğu da bir şekilde ifade etme çabasıyla baş başa bırakmış olacaktı. Son günlerde Orlando’da gerçekleştirilen ve cinsiyet kavramını yeniden tartışmaya (ama yalnızca tartışmaya) açan saldırı, reaksiyonlara sebep oldu ve olmaya da devam ediyor [aksiyon, bu noktadan itibaren reaksiyondan ibaret]. Karşıt yürüyüşlere karşı tehditler ve tehditlere karşı davalar. Neyse ki sağlıksız ve yavaş işleyen bir yargı sistemi, insanlarda biriken öfkeyi ya da nefreti soğutmada bir merhamet ve şefkat pınarı işlevi görüyor.

Erotistin suskunluğunda eriyen ve özlerine kavuşan renkler, bahçe sahiplerinin meydanlarda salladıkları gökkuşağı bayraklarında katılaşmış ve ayrışmıştır. Rengârenk bayraklar ve onları izleyen karşıt söylemler, çok renkliliğin ve çok sesliliğin; yani temsili olmayan birer gürültünün ifadesi olarak, suskunluğu uzunca bir süre daha askıya almışlardır.

[1] Chinampa. Toprakla örtülü sallardan meydana gelen ve genellikle göllerde yüzen bahçe. Aztek Uygarlığı’nda, bu bahçelerin üzerine küçük çalılar ve çiçekler yetiştirilirdi. Günümüzde de Meksika göllerinde bunlara rastlamak mümkün.

[2] Frigya mitolojisinde suların ve nehirlerin hâkimi olan figür. Sahip olduğu engin bilgeliği saklamasıyla ünlenen bu iri yapılı, yassı burunlu ve sarhoş ihtiyar, zaman zaman Sokrates heykellerini bile andırır.

[3] Sanskritçe’de “çember” anlamına gelen kelime. Buddha tantra inanç sisteminde, evreni birer Hint kozmonisi biçiminde karakterize eden sembolik renklere sahip çizgisel şemaları niteler.

[4] 15. Yüzyıl Bohemya’sında yaşamış ilahiyatçı ve filozof.