Tango’nun Arjantin ve Kıbrıs’ta Barış Psikolojisine Katkısı


Caner Özdemir
Psikolog

Giriş

Toplumsal barış, bir toplumdaki tüm bireylerin bulundukları ülkeye aidiyet duygusu beslemesi ve farklılıkların bir arada yaşayabilmesiyle gerçekleşebilecek bir durumdur. Sanat, bu noktada toplumsal barışa katkı sağlayan bir güç olarak, farklı sınıftan, ırktan ve cinsiyetten insanları bir araya getiren ve insanlar arasında duygusal bağlar kurulmasını sağlayan bir araçtır.

Dans, özellikle de tango, iletişimin çok güçlü olduğu bir sanattır. İçinde beden dilini, tensel teması, yaratıcılığı ve barış psikolojisinin de parçalarından olan empatiyi, uzlaşıyı ve birlikteliği barındırmaktadır. Tango, bu sayede, Avrupa’dan gelen göçmenlerle yaşanan sürgün ve gerilim döneminde, Arjantin’in etnik bir savaş yaşamayışına önemli bir katkı sunmuştur. Ancak uzun süren ihtilafların içinde serpilmiştir. Kıbrıs’ta ise yakın bir geçmişe sahip olmakla birlikte, Rum ve Türk halkının savaş döneminden sonra birbirlerini kucaklamasına ve yaralarını sarmasına hâlâ katkı sağlamaktadır.oplumsal barış, bir toplumdaki tüm bireylerin bulundukları ülkeye aidiyet duygusu beslemesi ve farklılıkların bir arada yaşayabilmesiyle gerçekleşebilecek bir durumdur. Sanat, bu noktada toplumsal barışa katkı sağlayan bir güç olarak, farklı sınıftan, ırktan ve cinsiyetten insanları bir araya getiren ve insanlar arasında duygusal bağlar kurulmasını sağlayan bir araçtır.

Bu makalede Arjantin ve Kıbrıs’taki toplumsal yapıyı, ayrımcılığa neden olan politikaları, ihtilafları ve tangonun barış psikolojisine olan katkısını okuyacaksınız.

Arjantin’de Tutkunun Irksal ve Sınıfsal Çatışma Süreci

1840’tan bu yana Avrupalılığın ve beyazlığın dayatılmasıyla, Arjantin’in dünyayla bütünleşebileceğine dair kör ve ırkçı bir inanç vardı. 1880 ile 1910 yılları arasında milliyetçilik ve tango kaynayıp taşıyordu. Halk, yeni gelen göçmenlerin, beraberinde getirecekleri potansiyel değişikliklere karşı, bir tepki hâlindeydi. Kurulu iktidar içinde zenginlik yeniden düzenleniyordu. Daha önceden İspanya ile karşılaşmanın bir ürünü olan Criollo terk ediliyor, Arjantin kimliği ve Buenos Aires merkezli milliyetçi, Criollo olmayan bir tango isteniyordu (Savigliano, 2004, ss. 255-256).

Milliyetçilik, toplumsal yapının yeniden inşasında, tangoyu es geçemezdi. Farklı sınıf, ırk ve cinsel kimlikten insanları bir araya getiren sanatsal bir gücü tek tipleştirmek, bu insanları beyazlaştırmayı kolaylaştıracaktı. Giyilmek istenen kimlik Arjantinlilik olsa da Avrupa’ya ve beyaza yönelik bir arzuyla geliştiği için yerli bir politika olduğu söylenemez. Çünkü Arjantin’in köklerinden beslenmiyordu.

Bu politikanın tangoya yansımasına örnek verecek olursak, Arjantin yüksek sosyetesi, habanera ve mazurkayı kabullendiği gibi ‘Afrikalılaştırılmış’ milonga-tangoyu kabullenmedi (Çetinkaya, 2008, s. 3). Çünkü yüksek sosyete tek bir kalıba sokarak, kendine benzeyen bir tangoyu istiyordu. Onlarda Afrikalılara karşı üst bakışı ve özü koruma gayreti vardı. Ancak göçmen emekçileri ve fakir Arjantinlileri hayata tutunduran “varoluşsal” bir sanattı.

Avrupalı göçmenler için Arjantin, daha fazla sürgün, daha fazla endişe ve daha az kadın demekti. Tango kucaklaşması ne kadar sıkı olabilirdi? Siyah dansların kaskatı gövdeleri daha da katılaştı; sallanan kalçalar (quebradas) ve dans yürüyüşündeki keskin yarıda kesmeler (cortes) neşeli akıcılıklarını kaybettiler, ağırbaşlı oldular. Yüzler de öyle, hizmetçilikten kaçıp neredeyse hizmetçi olan esmer ve melez kadınlardan oluşan dikkatli bir seyirci için sergilenen ayak hareketlerinin (figures) telkarisine konsantre olmuştu. Tango kucaklaşması kimin kucaklaşmasıydı? Tangonun koreografisi, kentte bir bütün olarak var olan farklı ırklar, sınıflar ve etnisiteler arasındaki karşılıklı takdir ve küçümseyici kibirden ortaya çıkmıştır. Daha açık renkliler, siyahların becerilikli hareketlerini taklit ettiler ve kendi eksikliklerinin bilincinde olarak, kendilerini onları karikatürize eder buldular. Daha koyu renkliler, revaçtaki beyaz zarafetten bir miktar sürünmeye çalışarak, ama bunun onlara daha fazla bir saygınlık kazandırmayacağını da bilerek, kadrillerin, mazurkaların, habenaraların ve valslerin gevşek kucaklaşmasını, içine bedensel yakınlığı ve teri de katarak taklit edip alaya aldılar (Savigliano, 2004).

Göçmenler Arjantin’de, toplumsal yaşamın olağan akışını bozacağı ve yeni gelen kültürle, ulusal kimliğin kaybolacağı korkusuyla hoş karşılanmamıştır. Bu tepki, ‘tanımıyor’ olmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bilinmeyenin getirdiği belirsizlik, tangoyu katılaştırmıştı. Ancak sanatın etkileme gücüyle, siyahlar ve beyazlar tango yoluyla yakınlaşıyordu.

Tango şehirleşmenin ve savaşın yol açtığı ırksal ve sınıfsal yerinden edilmişliği iyileştirmeye çalışan, erkek-kadın kucaklaşmasının olduğu gerilimli bir dans olarak başlamıştır. Ama baştan çıkarıcı, tensel iyileştirme asla tamamlanmadı, gerilimler tekrar yüzeye çıktı ve yeniden üretildi. Tango çığ gibi gelen Avrupa göçüyle artan daha fazla ırksal ve sınıfsal gerilimler için bir katalizör oldu. Tango bu rastlaşmaların kışkırtılmasına yardımcı oldu ve aynı zamanda onların ortaya çıkışını ifade etti (Savigliano, 2004, s. 65).

Tangonun kucaklaşması bu gerilimlere rağmen veya bu gerilimlerden dolayı meydana geldi demek mümkündür. Bu, hükmedenlerin ve hükmedilenlerin kucaklaşmasıydı, birbirleriyle mücadele eder, sıkıca birbirlerine sarılırlar; yerinden edilmelerin dansını yaparken, birbirlerini yerlerinde tutmaya çalışırlar (Savigliano, 2004, s. 74).

Arjantin’deki tarihsel süreçten anlıyoruz ki tango, ötekileştirilmiş insanların dansıdır. Kolonileştirmek isteyenler, kadınlara emperyalistçe dokunmuş ve gerilimler tutkuya dönüşmüştür. Tango’ya daha çok sürgün edilen göçmenlerin ilgi göstermesi ve maçoluğun da baskın olması nedeniyle, tangonun kaotik bir ortamda çıktığını söyleyebiliriz.

Cinsiyet Çatışması

Maçoluk, bir yitirme duygusu ile beslenen, ‘otantik erkeklik’ kültüdür (Savigliano, 2004, s. 82). Mikropolitik düzeyde, ırksal ve sınıfsal atıflarda bulunan erkekler, farklı sınıf ve ırklardan kadınlar için mücadele eder. Erkek üstünlüğü için erkekler arasında süren, fakat kadınlar üzerinden yürütülen mücadeledir bu (Savigliano, 2004, s. 87). Makropolitik açıdan bakıldığında, erkeklik ve ulusal kimlik birbirinin içine geçen yollardan ilerlemektedir. “Macho” İspanyolcada da “erkek” sözcüğünün karşılığıdır fakat başka diller/kültürler tarafından “istenilmeyen” bir erkeklik türüne -gayri-erkeksi-erkekliğe- gönderme yapmak şeklinde benimsenmiştir. Latinolara atfedilen “barbar”, uygarlaşmamış “erkeklik” gücüyle eşanlamlıdır (Savigliano, 2004, s. 88).

Bu yıllarda, tangonun mikro ve makropolitik olarak etrafının sarıldığını görmek mümkün. Milliyetçiler tangoyu tek tipleştirmek isterken, farklı ırktan kadınlarla da birlikte olmak istiyorlar. Çünkü erkeklik, kadın üzerinden somutlaşarak haz verici oluyor. Ulusal kimlik olarak erkeklik daha soyut bir noktada duruyor.

Örneğin; Arraballar’da bıçakları ile gururlarını koruyan ‘compadre’ler (kabadayılar), 19. yüzyılın sonlarına gençleri de etkisine almış, sayıca artmış, yasadışı işler yapanlar ve potansiyel suçlular bu bölgedeydi. Genelevlerde çalışanların çoğu Avrupa’dan gelen göçmen kadınlardı. Erkekler hafta içi kendi aralarında pratik yapıyor, hafta sonları danslarda büyük bir yarış içine giriyor, çünkü en çok beğenilen hayat kadını ile tango yapabilmek, çok iyi bir dansçı olmayı gerektiriyordu. İyi bir tangocu olmak aynı zamanda, bir erkeklik ya da maçoluk göstergesiydi (Çetinkaya, 2008, s. 1).

Görüyoruz ki genelevlerdeki göçmen kadınlar, erkek göçmenlerden daha farklı bir acı çekişe sahip. Sadece fiziksel bir emek mücadelesi yok. Erkekler arası güç mücadelesi kendileri üzerinden yürüdüğü için beklentileri karşılamak gibi bir zorlukları var.

Periferide meydana çıkan bir popüler kültür olarak tango, erkek-kadın ilişkilerinin uygar-barbar türlerine ilişkin tartışmaların içine daldırılmış ve Avrupa’dan ithal edilmekte olan toplumsal cinsiyet kimliğinin modern burjuva kurgularına tepki gösterip meydan okumuştur. Tangonun erken döneminde, sınıf ve ırk çatışmaları, cinsel anlamdaki karmaşık toplumsal çatışmaları cinsel terimlerle dramatize eden cinsiyetleştirilmiş bir kodla açık biçimde sergileniyordu. 1880’lerden 1930’lara kadar romantik ve bıçkın olmak üzere, iki tango üslubu biçimlendi. Bıçkın, eski zaman; romantik, modern tangoydu. Tango, öykülerinin ana karakterini, burjuva ataerkilliğinin rahatsız edici toplumsal cinsiyet stereotiplerini ve heteroseksüel dinamikleri sergilemiştir (Savigliano, 2004, s. 89).

Arjantin’de Tango’nun Barış Psikolojisine Katkısı

Tüm bu çatışma süreçlerinden sonra “tango” ve “barış” kelimelerini yanyana getirmek kolay görünmüyor. Ancak, çatışmasız bir hayat, aynı zamanda, egemenlerin uyruklarını tek bir kalıba sokmayı başardığı bir hayat olacaktır. Farklılıklara bakış tarzlarından ileri gelen çatışmalar kaçınılmazdır ve aynı zamanda çatışmalar değişim ve gelişimin bir tür motorudur. Bu çatışmaların yumuşak zeminlere çekilmesi gereklidir. Çatışmalar çözülemez ama yönetilebilirler (Gezgin, 2015). Bu bağlamda tangoyu yumuşak bir zemin olarak görebiliriz ve aynı zamanda o yumuşak zemin cinselliktir.

Birbiriyle mücadele eden insanların aynı zamanda ısrarla birlikte tango yapması, barışta ısrardır. Bu yüzden tangonun sancılı erken dönemi, barış sürecinin erken ve sancılı dönemi gibidir. Bu tür büyük değişimleri yaratacak süreçlerin de sancılı başlaması gayet doğaldır.

Farklı ırktan ve sınıftan insanların tangodaki rastlaşması, gerilimleri kışkırtıp yeniden üretse de etnik bir savaşa yol açmamıştır. Çünkü tangonun mikropolitiği içinde, bütün toplumsal gerilimler cinsel tencere içinde kaynatılır (Savigliano, 2004, s. 76).

Tangonun Arjantin’de Barış Psikolojisine olan katkısını şu maddelerle kısaca açıklayabiliriz:

1. Benzerliğin Sağlanması

Savaşın tarafları, iç politikada daha fazla destek bulmak için ötekiler üzerinden bizliklenme sürecinden sık sık yararlanmaktadırlar. Bu nedenle, barış psikologları, iki tarafın kimlik övgücülerinin tersine, benzerlikleri (örneğin yemekler, gelenekler vb.) vurgulamak durumundadır (Gezgin, 2015).

Bu döneme barış süreci dedirtecek en önemli nokta, farklılıkların, tangoyla bir ‘benzerlik’ yaratmaya başlamasıdır. Çünkü benzerliğin kutuplaştırmayı bastıran bir işlevi vardır. Bu durum, tango gibi güçlü bir kültürle inşa edildiğinde barış da kökleşmiş oluyor. Buradaki benzerliğin milliyetçi bir benzetmeden farkı, toplumun farklı kesimlerinden insanların birbirlerinden etkilenerek benzemesidir. Milliyetçilerin benzerlik anlayışı ise tek tipleştirmek üzeriene kuruludur. Bu yönüyle tango milliyetçilikten ilericidir. Dekolonileşmeye hizmet vermektedir.

2. İç Savaşı Önleme Gücü

Savaşçıl bir kurum olan Arjantin hükümetinin ayrımcı tutumu iç savaşa oldukça elverişli bir ortam hazırlamıştır. Bu noktada insanların çektikleri acıları tango ile ifade etmesi, şiddet ile ifade etmesinin önüne geçmiş görünmektedir. Ayrıca, tango bir tutkal işlevi görerek ‘biz’ anlayışının gelişmesine de katkı sağlamıştır. Böylelikle tango toplumsal bir kurum vazifesi görmüştür. Eğer, Arjantin’in beyazlaştırma politikası, bir iç savaş doğursaydı tango da başarısız olmuş olurdu.

3. Farklı Kültürleri İçine Alması

Arjantin’de tangonun erken dönemindeki ‘çatışma’ sürecinin, dansa evrimsel yansımaları olmuştur. Örneğin, Afrikalı tangocular Arjantinli egemen tangoculara boyun eğmeyip, kendi stillerini katarak tangoyu melezleştirmiş, Avrupa’dan gelen emekçilerin, göç psikolojisinin de etkisiyle, kendi öykülerini yazmaları tangoyu zenginleştirmiştir. Tango böylece farklılıkların nefes aldığı bir hava sahası oluşturmuş ve dolayısıyla Arjantin’e olan aidiyet duygusunu beslemiştir. Aidiyet duygusunun toplumsal barış konusunda temel duygulardan biri olduğunu vurgulamak yararlı olacak.

4. Kadınları Yüreklendirmesi

Tangonun erken döneminde, ırk ve sınıf çatışmaları cinsel terimlerle cinsiyetleştirilerek ifade ediliyordu. Irkçılığı ortadan kaldırma vaadiyle Arjantin’in küresel kapitalizme dâhil olmasıyla, tango toplumsal cinsiyet mücadelesinin evrensel bir ifadesi haline gelerek (Savigliano, 2004, s. 89), bir tür mücadele hattına dönüştü.

Tüm yaşanan zorluklara rağmen kadınların edilgen olduğunu düşünmek müzisyen, söz yazarı ve dansçı kadınların katkısını göz ardı etmek olur. Tango eşitlik ve özgürlük mücadelesinde aşağıdaki sözlerdeki gibi kadınları yüreklendiren bir işlev de görmüştür:

“Dans salonlarının ışıkları
Asla körleştirmedi beni
Ve tango aşkla söylediğim,
Herkesin suçladığı gibi talihsizliğim değil
Onurla mücadele etmem için
Beni yüreklendiren kutsal sözdü tango"

(Savigliano, 2004)

Bugün kadın, tango bağlamında bir dans teklifine ‘hayır’ diyebiliyor, karşıdakinden bir çekim almadıysa, tek vücut olmadan mesafeli bir tarzda dans edebiliyor ya da teşekkür ederek dansı yarıda bırakabiliyor. Erken döneme göre tangonun şimdilerde toplumsal hayattaki varlığını sürdürme alanı olarak değiştiğini söyleyebiliriz. Ancak diğer bir yandan gelinen bu noktayı kadın haklarına dair kazanımlarla beraber değerlendirmek gerekiyor.

Örneğin, Arjantin, yasal aday kotası uygulamaya başlayan ilk ülkedir. Kota Yasası’nın (Leyde Cupos) kökeni Arjantin parlamentosunda 1950’li yıllarda kadın sayısı yüksekti, çünkü hükümetteki Adalet Partisi ve parti lideri Juan Peron %30 oranında gönüllü parti kotası uyguluyordu. Peronist Kadın Partisi olarak bilinen Adalet Partisi’nin kadın birimi de Juan Perön’un eşi Eva Peron liderliğindeydi. 1950’lerin sonlarında, son askeri diktatörlüğün ardından partili kadınlar dünya genelindeki kadın gruplarıyla ilişki kurmaya başladıklarında ortaya çıktı. 1950’lerin sonlarında partili kadınlar, ulusal kota yasasının geçmesi amacıyla baskı oluşturmak için partiler arası bir ağ oluşturdular. Ayrıca, kendi temsilcileri için lobi yapmaları hedefiyle ülke çapında kadınları harekete geçirdiler (Freidenvall, 2007)

Bugün Arjantin, milyonlarca kadın tangocunun eğitime gittiği, eğitmenlik yaptığı, hatta buraya yerleşip yaşam biçimi olarak ömrünü sürdürdüğü bir ülkedir. Ancak kazanımlar olsa da kadın hakları sorunu hâlâ vardır.

5. Genel Grevlerde Motive Edici Rolü

1910 yılına gelindiğinde, işçi sendikaları refahın adaletsizce dağılımını, katlanılmaz barınma ve çalışma şartlarını, sınır dışı edilmeleri ve göz altıları genel grevler örgütleyerek protesto ediyordu. Döneme ait tango şarkı sözleri de sefaleti, fuhuşu, işsizliği, akla gelmeyecek aile parçalanmalarını, yerinden edilmeleri, önüne gelenle yatıp kalkmanın katlanılmazlığını ve yalnızlığı betimliyordu. Tangolar bu dönemde kalkınmanın karanlık tarafını dans edip söylüyordu (Savigliano, 2004).

Barış psikolojisi için sınıf dayanışması çok önemlidir. Sömürenle yapılacak bir barışta eğer emekçi sınıfı ezilecekse, bunu ilerici olarak göremeyiz. Ancak, ezilen kesimdeki farklı sınıf, ırk ve cinsel kimlikten insanların barış içinde yaşayıp, sömürene karşı birlikte mücadele vermesini ilerici olarak görebiliriz.

Kıbrıs’ta Ayrışma ve Kutuplaşma Dönemi

Kıbrıs, tarihte birçok ülkenin üzerinde paylaşım mücadelesi verdiği bir ülkedir. En son Osmanlı ve İngiltere kontrolünde; eski çağlarda ise birçok medeniyetin kolonisi altında var olmuştur. Bu medeniyetler arasında, Asurlular, Fenikeliler, Mısır, Antik Yunan ve Bizans da vardır.

Osmanlı’dan ayrıldıktan sonra, 1931’den itibaren Rumlar, Enosis isteğiyle ayaklandı ve bunun üzerine Birleşik Krallığın politikası sertleşti (Hasgüler, 2007, s. 37). Ocak 1950’de Doğu Ortodoks Kilisesi, Kıbrıslı Türklerin boykot ettiği bir referandum düzenledi (Mavratsas, 1997). Referandumun sonucunda, referanduma katılan halkın %90’ı Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesi düşüncesi olan Enosis lehinde oy kullandı (İsmail, 1988, s. 29).

Kıbrıslılar, İngiltere yönetimi boyunca, ortak bir gelecek için güçlerini birleştirmemiş ve antikolonyalist bir mücadele yürütememişlerdir. 1940’lı yıllarda sendikacılık ve işçi hareketleri gelişse de Komünist AKEL, Türkleri yönetimden uzak tutmuş, Enosisi programına koymuş, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne giderek partiye bağlanmış ve bağlandıkça da daha çok Enosisçi olmuştur. Böylece, bırakınız Kıbrıs ulusu olmayı, bir ortak Kıbrıslılık bilincini bile oluşturamadıkları için sonuna kadar Rumlar ve Türkler kimliklerini korumuşlardır (Gürel, 1984, 1985).

Türkiye’de sosyalistlerin Kıbrıs’taki AKEL’den farkı, Türkiyeli Rumların yaşadığı sorunlara ilgi göstermesi, onları dışlamaması ve kültürlerini yaşamalarını desteklemesidir. Bu yüzden Türkiyeli sosyalistlerin Rum sosyalistlerden tarihsel olarak daha barışçıl tutum aldıklarını söyleyebiliriz.

Türkler için Kıbrıs, ‘Kanlı Noel, suikastlar, faili meçhul cinayetler ve yalnızlık demekti. 6-7 Eylül Olaylarını yaşayan Rumlar için de Türkiye, tecavüz, endişe ve ölüm demekti. Kıbrıslı Rumların fiziksel olarak Türkiye’de olmaması, daha az etkilenmelerini sağlasa da bu olayların Kıbrıs’a siyasal ve duygusal birtakım etkileri olduğunu söylemek mümkündür.

Aslında Kıbrıs Sorunundan öte Yunanistan’ın Osmanlı’dan ayrılmasıyla başlayan ve Türkiye, Kıbrıs ve Yunanistan’da hissedilen bir Türk-Rum sorunu söz konusudur. Ancak Kıbrıs’taki sorunun farkı, yönetim problemine yol açmasıdır. Henüz, Yunanistan ve Türkiye’deki siyasetçilerin kendi içinde yaşayan azınlıkların sorunları için kararlı adımlar atmazken Kıbrıs’a barış getirmelerini beklemek yanılgı olacaktır.

Şimdi Kıbrıs’ta savaş ortamını sürdüren faktörleri kısaca ele almaya çalışacağız.

Birincisi, “diplomasinin başarısızlığı” ekseni: Barış süreçlerinde halklar arası kardeşlik ve dayanışma duygularının geliştirilmesi yerine, siyasetçiler arası diyaloglara odaklanılmaktadır. Siyasetçiler arasındaki diyalogların halklar nezdinde bir karşılığı olmadığı için, bu diyalogların halk açısından monologlar olarak değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bu noktada, siyasetçilerle halklar arasındaki çatışmaların iç içe geçtiğini bilmek gerekiyor (Gezgin, 2015). Bugün Kıbrıs’ta yapılan barış görüşmelerinde, siyasetçiler arası diyalog üzerinde odaklanıldığını ileri sürebiliriz. Oysa 50’li yıllardan bu yana Londra Konferansı’ndan, Annan Planı’na uzanan birçok diplomatik hamlenin sonunda, Kıbrıs’ta ateşkesten öteye gidilmemesi, diplomasinin toplumda bir karşılık bulmadığını göstermiştir. Özellikle de Avrupa Birliği’nin popülist barışçıl söylemleri fiyaskoya dönmüştür. Çünkü devletleri de aşan halkı da içine alan bir savaş söz konusudur. Diploması sadece soğuk savaşlarda çözüm olarak değerlendirilebilir. Örneğin, 1955 yılında toplanan Londra Konferansı’nın dağılmasında, İngiltere’nin yeni bir anayasa ile Kıbrıs’ın kendisini yönetme teklifinin, Yunanistan ve Türkiye’nin farklı nedenlerle reddetmesi kadar, İstanbul’da yaşanan 6-7 Eylül Olayları da etkili olmuştur (Güler, 2004, s. 105).

İkincisi, “siyaset kurumu” ekseni: Bir ülkede savaş işlevselse, ülke kendi savaşçıl kurumlarını yaratır. Bunun sonucunda, savaşçıllık tüm toplumda kök salar. Bu kurumlarla ilgili akla ilk gelen örnekler ise okul, aile, medya ve hukuktur (Gezgin, 2015). Kuzey ve Güney Kıbrıs’ta hayatın her alanı bu soruna göre şekillenmiştir. Türkiye’de 1980 sonrası Türk-İslam sentezi kaynaklı eğitim ve siyaset anlayışı, KKTC’ye de yansımıştır. Kıbrıs Türkü olmakla Denktaş’ı desteklemek eşdeğer kılınmıştır. Denktaş iktidarda olduğu 20 yıl boyunca, ortak bir Kıbrıslılık bilincinin inşası için değil, Türkiye’nin resmî ideolojisini sürdürmüştür. 1974’ten sonra şekillenen yeni sınırların ardından, 1964’te, “Türk donanması adaya geldiğinde kurtaracak tek bir Türk bile bulamayacak” diyen Tasos Papadopulos, resmi Güney Kıbrıs siyasetini inşa eden en kilit isimdi. 2004’te yapılan Annan Planı referandumuna da “hayır” demişti. Ayrıca, Annan Planı’na “hayır” diyen Komünist AKEL, bu konuda barışçıl bir siyaset izlemediğini ispatlamıştır. Kıbrıs Sorunu, Yunanistan ve Türkiye’deki milliyetçi partilerin iç siyaset malzemesi olmuştur. Bu soruna çözüm yolları aramak yerine, varlığından yararlanma yoluna gidilmiş ve bu partiler oy potansiyellerini korumuşlardır. Özellikle Türkiye’de çok güçlü bir olgu olan ‘‘şehitlik” bu sorunda sürekli kutsanarak vurgulanmıştır.

Üçüncüsü, “ateşkes” ekseni: Ateşkes, fiziksel bir çatışma bağlamında düşünürsek, silahların susmasına karşılık gelir (Gezgin, 2015). Bu geçiş döneminde sıcak savaş yerini soğuk savaşa bırakır. Bu yüzden hem Türk hem de Rum kesimi sanki savaş varmış gibi strateji yürütmektedir. 1974’ten bu yana bu ateşkesin bozulmaması, hafızalara yeni acıların eklenmemesi ve sonuçsuz kalan birçok diplomatik görüşmeye rağmen, yeni görüşmelerin yapılması olumlu adımlar olarak değerlendirilebilir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) adadaki varlığı uluslararası toplumda, barışın önündeki bir engel gibi görülmektedir. Ancak, TSK’nın adadaki varlığı, Kıbrıslı Türklerin öz savunması anlamına gelmektedir. 15 Temmuz’da sağcı DİSİ partisinden gelen “Rum gecesi şansını kaçırdık” açıklamaları, Rum kesimine oldukça avantajlar sağlayan Annan Planı’na Komünist AKEL’in, aşırı sağcılarla “hayır” demesi gibi nedenler güven bunalımının sürmesine neden olmuştur. Annan Planı’nın oylandığı referandumda çıkan “hayır” sonucu, sorunun bir yönetim ve TSK’nın varlığından öte, Türklerle bir arada yaşama sorunu olduğunu göstermektedir. Bu yüzden nüfus dengesini ve donanımlı Rum ordusunu da düşünürsek, KKTC’nın TSK’dan vazgeçmesi mümkün görünmüyor.

Kıbrıs’ta Tangonun Barış Psikolojisine Katkısı

Ateşkes sürecinin yaşandığı Kıbrıs’ta gerçek anlamda barışın sağlanması, iki halkın birbirlerini tanımaya, empatiye ve birlikte üretmeye yönelten kurumları oluşturmakla mümkün görünüyor. Tango, içinde barındırdığı duygusal ve bilişsel özelliklerle, çatışmasızlık sürecine olumlu katkı sağlamaktadır. KKTC’de 90’lı yılların sonunda vals/salon tangosu revaçtayken, 2004-2005 yılları arasında Arjantin tangosu başlamıştır.

Tangoyle 1974’te titreyen bedenler dans ederek gevşemekte, cephelerin yerini dans pistleri ve milliyetçi bakışların yerini tutku almakta. Bu tensel yeniden tanışma süreci az sözcüklü, bol müzikli ve fazlasıyla duygulu. Bir zamanlar silah seslerinin yankılandığı kasvetli binalar, tangonun melankolisinde naifleşirken, hükmetme arzusu, direniş ve belirsiz bir gelecek kaygısı dansla sonlanmakta. Hafızalarda saklanan yerinden edilmişlik, kolonileşme korkusu, toplu katliamlar ve tecavüzlere bu süreçte yenileri eklenmiyor, tutkunun yıkıcı olmayan hâli olarak tango, uzlaşıyı ve birlikteliği öğretiyor.

Tangonun Kıbrıs’ta barış psikolojisini oluşturan parçalarını ise şöyle sırayalabiliriz:

1. Eşitlik Duygusu

Kıbrıs’ta Türklerin Taksim, Rumların ise Enosis talebinden ötürü bir üstünlük mücadelesi söz konusuydu. Tangonun tüm ırk ve sınıfları aşan ortak bir dili, etik kuralları ve pratiği olduğundan, tango herkesi eşit olarak kapsamaktadır. Tutkunun bu rolü dekolonileşmeye hizmet etmekte ve iki halkı da dengede tutmaktadır. Bir anlamda iki halkın eşit şartlarda yaşamasının mikro pratiğidir.

2. Önyargıların Kırılması

Avrupa’da ana akım tarih anlayışının bir ürünü olan Barbar Türkler tutumu, TSK’nın Kıbrıs’taki varlığına rağmen, tango yapan Rumların büyük bölümünde anlamını yitirmiş durumda. Birçok Rum kadınına, “düyada, Türk erkekleriyle ilgili Osmanlı’dan gelen Barbar Türk algısı hâkim. Peki, siz bir Türk erkeği ile ilk kez dans ettiğinizde ne hissettiniz?” diye sorduğumda, “bize öğretildiği gibi olmadığını anladık” cevabını aldım. Bu kişiler ilk zamanlar aileleri tepki gösterse de yılmamış ve ailelerini ikna etmişlerdi. Hatta bazı Rum kadınlarının babaları, “bakalım ne zaman bir Türk ile evleneceksin?” diye şaka yapmaya başlamışlardı ki tango sayesinde aşk yaşayan Türk ve Rum çiftleri de görmek pekâlâ mümkün.

Bu yakınlık sadece dansla kalmıyor. Örneğin, bir Milonga (tango gecesi) sonrası yediğimiz yemekte, yaklaşan Kurban Bayramı için Rumlar, Türkçe olarak “iyi bayramlar” diyerek ellerimizi sıktılar. Bunun yanında her iki tarafta da doğum günleri karşılıklı olarak kutlanıyor.

6 yıl üniversite öğrencisi 1 yıl da Subay olarak Kıbrıs’ta yaşadım. Bu sürenin 3 yılı tangoyla geçti ve bu dönemde, Kıbrıslı Türk ve Rumlarla onca anı biriktirip, Subay olarak geri döndüğümde, Rumlar bana soğuk davranmadılar ve “iyi ki Kıbrıs’a geldin yabancılık çekmeyeceksin” demişlerdi. Çünkü yıllardır beden dili ve tensel temas yoluyla tanışıyorduk ve bu tanışma, duyguları en açık şekilde ele verdiğinden, insan kişiliğini de çok iyi yansıtıyordu. Asker olmam dansımı hegemonyacı kılmamış ve tutkuyu yerinden etmemişti. Figürlerim özlem doluydu ve bendeki aidiyet duygusu artarak sürüyordu. Birbirimize yine güvenle dokunuyor ve barışın dansını yapıyorduk.

Kıbrıslı Türkler hem tango camiasında hem de diğer kesimlerde 15 Temmuz’da iyi bir sınav verdi. DİSİ’nin eski milletvekili Hristos Rotsas, “Türkiye’deki darbe gecesi büyük bir fırsat kaçırıldı. 42 yıldır eli kolu bağlı pasif oturulmasaydı, darbe girişimi gecesi belki de Rum gecesi olacaktı” (Hürriyet, 2016) demişti. Ancak Kıbrıslı Türkler, Rumlara karşı bir saldırıda bulunmadılar.

Önyargıları kıran diğer bir nokta ise Rum kadın imajı. Sinema salonlarında Rumca dublajlı film gösterimlerinin yapıldığı 1930’lu yıllardan,’Kıbrıs Sorunu’nun patlak vermesiyle 1950’lerden sonra bütün Rum kadınların ‘fahişe’, Rum erkeklerin ise ‘Megalo Idea’ uğruna Türkiye’ye karşı ihanet faaliyetleri yürüten karakterlere büründüğü bir sinemaya dönüşün öyküsünü görmek mümkün (Aydemir, 2013).

Türkiye’de milliyetçiler, erkekliği Türk ulusal kimliğine eklemlediği gibi Rum ulusal kimliğine de kadınlık ve fahişeliği bir arada eklemlediler. Böylece seksüelleştirilmiş bir ırkçılık yarattılar. Ancak Kıbrıs Rum Kesimi’nin böyle bir kimliği, tahmin edebileceğiniz üzere, yoktur.

3. Kadınların Öne Çıkması

Kadınlar Kıbrıs’ta tangoyu merkezine almışlar. Burada kadınlar dansçı oldukları gibi eğitmen ve organizatör olarak da yer almakta. Ve birçok organizasyona, erkekler kadar kendi imzalarını atmaktalar. Bu çalışmalar bazen tek bir okul tarafından bazen Türk kesiminde bir Rum kadını tarafından yapılmakta. Bu yüzden, bu kadınlar barış için büyük bir sorumluluk almaktalar. Özellikle bir Rum’un Türk kesiminde organizasyon yapması, bölgeye savaş için değil, kültürel katkı vermek için gittiği anlamına geliyor. Kadınların bu misyonu üstlenmesi, ataerkiyi de bu süreçten uzaklaştırıyor. Böylece tutkunun kucaklaşması daha naif, samimi ve barışçıl oluyor.

4. Negatif Çatışmadan Kaçınma

Tango sayesinde Rum ve Türkler önyargılarını kırsa da bazı kırmızıçizgiler yerini koruyor. Bunda tangonun çok yakın bir geçmişe sahip olması, Rum kesimindeki eğitim sistemi ve AKEL’in ulusalcı öğelere sahip olması etkili görünüyor.

Türk kesiminde dans etmek istemeyen Rum tangocular hâlâ var. Çünkü Türk bölgesinde bıraktıkları ailelerine ait olan evlerde, Türkiye’den gelen göçmenlerin yaşamasını kabullenemiyorlar. Kıbrıslı Türkler, Rum kesiminde kendi evlerini bıraktıkları için onların yaşamasında bir sakınca görmüyorlar. Ancak Türkiye’den gelen göçmenler, özellikle Türkleşmeyi ifade ettiğinden kabullenemiyorlar. Bazen de savaş dönemini ya da diplomatik süreçleri konuşurken, konu ‘kim haklı?’ tartışmasına varabiliyor. Ancak çıkan sesler, tangonun sesini bastırmıyor. Ben de bir gün bir tartışma içinde oldum. Dansı tamamladığım AKEL’li biriyle siyaset konuşurken, onun partisini eleştirdiğimde, “ulusalcı değiliz ve Komünizme inanıyoruz” dedi. Ben de ona “evet, sen Komünist olabilirsin ancak AKEL yönetimi, AB’nin ekonomi politikalarını izlemekte ve Nasyonal eğilimlere sahi” dedim. Bu tartışma sürdükten bir süre sonra, karşılıklı tebessümle yeniden dansa kalktığımızda, tutku hâlâ yerindeydi. Burada önemli olan, farklı görüşlerin ya da şikâyetlerin, tangocular arasında bir çatışma çıkarmaması ve gerektiğinde geri adım atabilmeleridir. Çocukluğunun geçtiği evde, Türkiyeli bir göçmenin yaşadığını bilen bir Rum’un, barışa zarar verecek bir eylemden kaçınmak için oradan geçmemesidir.

Sonuç Yerine

Arjantin ve Kıbrıs’a baktığımızda iki ülkenin de koloni geçmişi olduğunu ve milliyetçiliğin çatışmaya ve travmaya yol açtığını görüyoruz. Tango, Arjantin’de farklılıkları yakınlaştırarak etnik bir savaştan korurken, bugün ise önemli bir turizm kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Kıbrıs’ta ise savaş sonrasında Rum ve Türk halkı arasında ‘psikososyal dayanışma’ dayanışma işlevi görmekte ve ateşkesin barışçıl sürmesine katkı vermektedir.

Tangonun Arjantin’deki en önemli başarısı, kimlik bunalımı olan bir ülkede, toplumsal kimlik olma başarısını göstermesidir. Tango, Kıbrıs’ta henüz mikro düzeyde ancak gayet başarılı bir konumda. Kıbrıs tangosunun avantajı ise sol kesim içinde filizlenmesi, Anadolu’daki ataerkil toplumsal cinsiyet rollerini barındırmaması ve bıçkın tangoyla tanışmayarak, Arjantin’e Avrupa’dan ithal gelen toplumsal cinsiyet rollerinin etkisiyle ortaya çıkan, romantik tarzda dans etmesidir. Romantik tarz, tangoyu psikososyal açıdan daha iyileştirici kılmaktadır. Buna rağmen, Arjantin’deki gibi toplumsal hayatın tümüne yön verdiğini söyleyemeyiz. Ancak tangonun, gelecek kuşaklara savaşların değil, ‘yıkıcı olmayan tutkular’ı bırakmak için önemli bir adım olduğunu söyleyebiliriz.


Kıbrıs’taki tango serüvenimde, emekleri ve dostlukları için Süleyman Şakar, Gül Şakar, Ali Denker, Niyazi Öcal, Mazlum Atıcı, Hüseyin Gül, Julia Gorin, Jonatan Baez’e teşekkür ederim.

Kaynaklar

Aydemir, G. (2013, 7 Eylül). Rumlar fahişe, Ermeniler pansiyoncu, Yahudiler tüccar! Radikal. http://www.radikal.com.tr

Çetinkaya, Z. (2007). Tango tarihi. Dans Dergisi, 15.

Freıdenvall, L. (2007). Kotalar nasıl işlevsel hale getirilebilir? (C. İsat, Çev.). Biamag/Bianet. http://bianet.org/bianet/kadin/97330-kotalar-nasil-islevsel-hale-getirilebilir

Gezgin, U. B. (2015). Barışçıl bir toplum için barış psikolojisi. Biamag/Bianet. https://bianet.org/biamag/toplum/161238-bariscil-bir-toplum-icin-baris-psikolojisi

Güler, Y. (2004). Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, 5(1), 105.

Gürel, Ş. S. (1984, 1985). Kıbrıs tarihi, 1878-1960: Kolonyalizm, ulusçuluk ve uluslararası politika. Cilt 1-2, İstanbul: Kaynak Yayınları.

Hasgüler, M. (2007). Kıbrıs’ ta Enosis ve taksim politikalarının sonu. Alfa Yayıncılık.

Hürriyet (2016, 19 Temmuz). Güney Kıbrıs Rum Kesimi eski milletvekilinden skandal paylaşım! http://www.hurriyet.com.tr/guney-kibris-rum-kesimi-eski-milletvekilinden-skandal-paylasim-40154536

İsmail, S. (1988). 20 Temmuz Barış Harekâtının nedenleri, gelişimi, sonuçları. Kastaş AŞ Yayınları.

Mavratsas, C. V. (1997). The ideological contest between Greek‐Cypriot nationalism and Cypriotism 1974–1995: Politics, social memory and identity, Ethnic and Racial Studies, (20)4, 717-737, DOI:10.1080/01419870.1997.9993986

Savigliano, M. E. (2004). Tango: Tutkunun ekonomi politiği. (S. Aygün, Çev.). Ayrıntı Yayınları (Orijinal çalışma basım tarihi 1995).